“Ontolojik” Leninizm: Devlet ve Demokrasi Üzerine Bir Deneme

Ege Aydın26 Mart 2026

Marx’ın, Kapital’in altıncı cildi olarak tasarladığı “devlet” çalışmasını hiçbir zaman yazamadığını biliyoruz. Marx ve Engels’in geride bıraktığı külliyatta da tam teşekküllü bir devlet teorisi olmadığı sık vurgulanır.

Yine de Marx ve Engels’in çeşitli çalışmalarında doğrudan ya da dolaylı olarak devlet üzerine çeşitli önemli saptamalarda bulundukları ortadadır. Öyle ki, farklı dönemlerde yapılan bu saptamaların taşıdığı vurgu farklarından ve değişimlerden ötürü oluşan farklı eğilimleri (yapısalcı, araçsalcı, işlevselci vs.) de yansıtan bir “Marksist devlet teorisi” yazını ortaya çıkmış [1] ve halihazırda azımsanmayacak bir hacim kazanmıştır. Marx ve Engels’in devlet üzerine geride bıraktığı fikirlerden bütünlüklü ve tutarlı bir devlet kuramı inşa etmeye çalışırken, bu bütünlüğe iyi oturmayan şu ya da bu spesifik saptamayı dışarıda bırakmak gerekebilir. Fakat yola çıkarken bunların hepsi, layık oldukları ihtimam gösterilerek değerlendirilmeli ve tartışılmalıdır.

İşte Marx ve Engels’in yazınsal külliyatıyla günümüze aktarılan (ve Marksist literatür içerisinde bile hala tartışmalı olan) saptamalardan bir tanesi, Paris Komünü deneyiminden çıkartılan şu önermedir:

“(…)proletaryanın, egemen sınıfların ve onların rekabet hâlindeki farklı hiziplerinin zaferleri sonrasında yapmış oldukları gibi, mevcut devlet kurumuna basitçe el koyması ve bu hazır devlet mekanizmasını kendi amaçları için kullanması mümkün değildir. Siyasal iktidarını elinde tutmasının birinci koşulu, bu alışılagelmiş iş mekanizmasını dönüştürmesi ve sınıf egemenliğinin bir aleti olarak onu tahrip etmesidir.” [2]

Burada hedef tahtasına oturtulan şeyin, günümüzde devlet tüzel kişiliği altında örgütlenen sağlık gibi çeşitli kamu hizmetlerini gören idari mekanizma olmadığı belirtilmelidir. Kast edilen şey, Marksizm dışı ve hatta anti-Marksist devlet kuramlarında dahi genellikle merkezi konum atfedilen baskı aygıtlarıdır.

Marx ve Engels’in yukarıda aktarılan önermesinin günümüz Marksizmi içerisinde hala belli bir yer tutmasını sağlayan en önemli faktörlerden birisi, hiç şüphesiz ki Lenin’in müdahalesidir. Hem Devlet ve Devrim gibi Ekim Devrimi’nden önce kaleme alınmış çalışmalarda, hem de Proleter Devrimi ve Dönek Kautsky gibi Ekim Devrimi sonrası yazılan metinlerde Lenin, Marx ve Engels’in bu fikrini çeşitli muhataplara karşı dillendirmiş ve savunmuştur.

Öyle ki bugün Marksist yazın içerisinde devlet ve toplumsal dönüşüm meselesi üzerine yürütülen tartışmalarda, yukarıda Marx ve Engels’ten aktarılan görüşün Leninist görüş olarak adlandırıldığını görürüz.

Gelgelelim, konu pratiğe geldiğinde işler farklı yürümüştür. Bu konuda şahidimiz, bizzat Lenin’in kendisidir. Nitekim Lenin, her ne kadar Kautsky ile polemiklerinde eski devlet aygıtını ve bürokrasiyi tamamen parçaladıklarını iddia etse de daha sonraki metinlerinde Dış İşleri Halk Komiserliği haricinde bütün devlet mekanizmasının ufak değişikliklerle Çarlık Rusya’dan devralındığını bizzat ifade eder. [3] Elbette Lenin, bunu bir olumsuzluk olarak dillendirir ve bu durumu açıklamak için Bolşeviklerin içinden geçtiği çetin koşullara başvurur. Fakat daha önceki metinlerinde bunun aksini iddia ederken ömrünün sonuna doğru böyle bir itirafta bulunması yine de çarpıcıdır.

Bu durumda şu soruya cevap arama ihtiyacı hasıl olur: Proletaryanın burjuva devlet aygıtını olduğu gibi devralıp kendi amaçları için kullanmamasını, kendine ait bir “proleter devlet” aygıtı tesis etmesini nasıl anlamak gerekir?

Bu soruya koşut olarak bir dizi soru daha: Bir devletin, başka bir devlet ile aynı ya da ondan farklı olmasını sağlayan şey nedir? Yahut bir devletin belli bir zaman dilimi içerisinde “aynı devlet” olarak kaldığını ya da “başka bir devlete” dönüştüğünü ayırt etmemizi sağlayan kerteriz noktası nedir? Kadroları mı? Tüzel kişiliği mi? Sembolleri mi? Devlet ne zaman “var”dır ve ne zaman “yok”tur? Devletin “var olması” ne demektir?

Bu sorularla tam olarak neyin sorgulandığını somutlamak üzere iki örneğe başvuralım: Yukarıda Lenin’den yaptığımız aktarım, devlet “mekanizması”nın, devlet “aygıtı”nın neredeyse olduğu gibi Çarlık Rusya’dan devralındığına işaret ediyor. Burada devam eden şeyin devletin ismi, tüzel kişiliği, sembolleri vs. olamayacağı açık, zira Rusya Federatif Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin ve akabinde de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin kuruluşu ile bu “resmi” belirteçlerin tamamının değiştiği gün gibi ortada. O halde Lenin’in dikkat çektiği ve yakındığı “devamlılığı” sağlayan nedir?

İkinci örneğimiz ise kendi ülkemizden. 2016’daki darbe girişimi sonrası ve 2017’deki anayasa değişikliğine giden süreçte iktidar sözcülerinin televizyonlarda “biz artık yeni bir devlet inşa ediyoruz” minvalinde ifadeler kullandığı hatırlanacaktır. Burada kurulan devletin “yeniliğinden” kast edilen şeyin, devletin isminde, tüzel kişiliğinde, sembollerinde vs. bir değişiklik veya kesinti anlamına gelmediği ortadadır. O halde iktidar sözcülerinin dile getirdiği bu “yenilik” nereden gelmektedir?

Bu sorulara yazının ilerleyen satırlarında tekrar değineceğiz. Ama bunu daha verimli biçimde yapabilmek için evvela şunu fark etmemiz gerekecektir: Bu sorular bizi, bugün “sosyal ontoloji” olarak anılan alanın içine çekecektir. Bir sandalyenin var olup olmadığından bahsederken kast ettiğimiz şeyle, bir devletin varlığından bahsederken kast ettiğimiz şeyin aynı olup olmadığını kestirmek güçtür. “Varlık” kavramı, bu iki durumda birbirinden epey farklı düzeylere tekabül edecek şekilde kullanılıyor gibidir. Bunun sebebi, devlet dediğimiz şeyin dolaysız anlamda fiziki bir olgu değil, sosyal bir olgu olmasında yatar. Stanford Felsefe Ansiklopedisi’nde sosyal ontoloji şu şekilde tanımlanmıştır: “Sosyal ontoloji, sosyal dünyanın doğasını ve özelliklerini çalışan alandır. Bu alan, dünyadaki sosyal etkileşimlerden doğan şeyleri çözümlemekle ve onları oldukları şey yapanın ne olduğunu açıklamakla, diğer bir deyişle sosyal dünyanın nasıl ‘inşa olduğunu’ açıklamakla ilgilenir.” [4]

Devletin doğrudan fiziksel değil sosyal bir olgu olduğunu söylediğimizde, devletin Marksist analizini yapma çabasının bir tür Marksist sosyal ontoloji olmaksızın daima eksik kalacağını da söylemiş oluruz. Genelde “eleştirel” kuramcılar ve özelde Marksistler, bilhassa Lukacs’tan bu yana bu meselenin üzerine bir miktar mürekkep damlatmışlardır.  “Her toplum ya da siyaset teorisi, insan olmanın ne anlama geldiği, toplumun ne ‘olduğu’ vb. hususlara ilişkin örtülü ya da açık bir ontoloji ile çalışır”. [5]

Marksist sosyal ontolojinin göbeğinde, somut ve kolektif insan eylemi, toplumsal dünyanın insanı şekillendirdiği kadar insanın ürünü olan bir gerçeklik olduğunun tanınması yatar. Marx’ın sosyal ontolojisi, teleolojik gücü haiz insan faaliyetine, diğer bir deyişle praksis olarak insan faaliyetine dayanır. [6] Bu bakımdan Marksist perspektifte sosyal ontoloji, fiziksel anlamda “doğal” ya da “objektif” olmayıp, köklerini insan pratiğinden alması itibariyle ayırt edici biçimde sosyal nitelik taşıyan bir gerçekliktir. [7] Diğer bir deyişle, Marksist sosyal ontolojinin ana konusu toplumsal insanın somut pratiğidir.

Toplumsal insanın somut pratiği dediğimizde, meseleyi bir bütünlük perspektifi ile değerlendirmemiz gerektiğini de söylemiş oluruz. Fakat bu bütünlük, toplumu oluşturan kişilerin yalıtık bir şekilde üst üste yığılması olarak kavranamaz. Gyorgy Lukacs’ın sözlerine kulak verelim: “Daha ziyade, her bir olguyu, diğer bütünlerle karşılıklı ilişki içinde olan ve çeşitli yasalarca hem içsel hem de dışsal olarak belirlenen dinamik bir bütünün parçası olarak kavramak gereklidir. Toplumsal varlığın Marksist ontolojisi, yasa ve olgunun (doğal olarak ilişkileri ve koşulları da kapsayan) bu materyalist ve diyalektik (çelişkili) birliğine dayanır.” [8]

Bütün bunları kısa ve sarih bir formüle sıkıştırmayı deneyebiliriz: Devlet olgusunu irdelerken, onu var eden somut toplumsal pratiği irdelemek gerekir. Ortada o somut pratiği eyleyen bir insan özne, diğer bir değişle devletin kendisinden müteşekkil olduğu insanlar ve kadrolar vardır. Fakat bu kadrolar teker teker bireyler olarak değil, birbiri ile karşılıklı ilişki halinde, diğer bir deyişle içsel olarak bağlantılı bir bütünlüğün parçaları olarak kavranmalıdır.

Bu kuramsal zemini zihinsel arka planımıza yerleştirerek yukarıda verdiğimiz örneklere dönebiliriz. Lenin’in ömrünün sonlarına doğru Sovyet devlet aygıtının neredeyse olduğu gibi devralınmış olmasından yakınmasına sebep olan şey nedir? Lenin hangi kriteri esas almaktadır da eski devlet aygıtı ile mevcut olanın böyle bir devamlılık arz ettiğine kanaat getirmiştir?

Aynı soruyu tersten, yukarıdaki ikinci örneğimizle ilişkili olarak da sorabiliriz: 2017 referandumuna giden süreçte iktidar sözcüleri yeni bir devlet kurma iddiasını öne sürerken tam olarak neyi kast ediyorlardı? Eski devletin öldüğünü ve kurulmakta olanın ondan farklı, yeni bir şey olduğunu söylemelerini sağlayan ayrım noktası neydi?

Elbette her iki soruda da akla gelen ilk cevap, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, kadrolar. Diğer bir deyişle, devlet adına ciddi ölçüde iktidar icra eden kişilerin, üst düzey kamu görevlilerinin yenileri ile ikame edilmesi. Bu cevap şüphesiz ki yabana atılmayacak bir gerçeklik payı barındırıyor. Lenin’in eldeki aygıtın yeterince yeni olmamasından yakınmasında istihdam edilen üst düzey görevlilerin ciddi bir kısmının eskisi ile aynı olması önemli bir rol oynadı. Aynı şekilde iktidar sözcülerinin yaptıkları şeyin yeni bir devlet kurmak olduğunu beyan etmesinde devletin yargıdan orduya, emniyetten sosyal güvenlik sistemine her türlü veçhesinin, üst düzey görevliler başta olmak üzere, mevcut iktidarın onayından geçmiş ve ona sadık olacağı düşünülen kişilerle doldurulması meselesi ciddi bir yer tutuyordu. Bu, yukarıda Marksist sosyal ontolojinin temel bir tespiti olarak dillendirdiğimiz, devletin temelinin somut insan pratiği olduğu yönündeki tespitle de uyuşmaktadır.

Fakat meselenin bu boyutuna takılı kalmak, Lukacs’ın yaptığı uyarıyı ıska geçmek anlamına gelir. Nitekim devlet, tek tek bireylerin yan yana eklenmesinden doğan bir toplam değil, karşılıklı ilişkilerden müteşekkil bir bütündür. Devlet, “öncelikle bir sosyal ilişkinin aldığı biçim (güç ilişkilerinin yoğunlaştığı bir alan) ve güç ilişkilerinin kazındığı bir kurumlar bütünüdür (devletin kurumsal maddiliği)… devletin kurumsal mimarisi sosyo-politik güç ilişkileri kapsamındaki pratiklerle inşa edilir.” [9]

Örneğin Türkiye’deki mevcut rejimin inşa sürecinde, daha öncesinden adım adım fiilen hayata geçirilen ve daha sonra 2017 Anayasa referandumu ile de jure olarak tanınan değişiklikler olmaksızın iktidar sözcülerinin neden yeni bir devlet kurduklarını beyan ettiklerini anlayamayız. Yalnızca devlet adına iktidar icra eden kadrolar değişmemiştir, devletin iktidarı icra ederken kendi içinde dayandığı ilişki biçimleri de değişmiştir. “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” denilen şey, devlet mekanizmasının örgütleniş tarzında azımsanmayacak bir dönüşüm anlamına gelmiştir.

Aynı şekilde Lenin’in şikayet ettiği olgu, yalnızca Çarlık döneminden kalan kadroların kamu görevinde istihdam edilmeye devam etmesi bakımından değil, aynı zamanda devlet adına faaliyet gösteren kişiler arasında kurulan ilişki biçimlerinin de köklü bir dönüşüme tabi tutulamaması açısından okunmalıdır. Proletaryanın burjuva devlet aygıtını olduğu gibi devralmaması meselesinin gerçek ehemmiyeti de kanaatimce burada ortaya çıkar.

Asad Haider’in de ifade ettiği gibi Lenin, teorik tartışmalarda bu hususta ısrar ederken haklıdır. Fakat burada kast ettiği şey, esas olarak, burjuva siyaset tarzından kopmak ve yeni bir siyaset pratiği inşa etmektir. [10] Bu yeni siyaset pratiği ise, proletaryanın siyasal iktidarı bir biçimde icra ettiği, standart parlamenter kurumların ve mekanizmaların çok ötesine geçen bir siyasal katılım ekseninde örgütlenmiş bir pratik olabilir ancak. [11] Diğer bir deyişle, mesele bir “sosyalist demokrasi” meselesidir. Devlet ve Devrim başta olmak üzere Lenin, çeşitli metinlerinde bu önermeyi tasdik ettiği söylenebilecek ifadeler kullanır.

Kuvvetler ayrılığı prensibine göre örgütlenmiş parlamenter burjuva demokrasilerinin ötesine geçen ve sosyalizme siyasal bir kabuk sağlama işlevini yerine getirebilecek bir devlet biçiminin ne olabileceğini daha önce başka bir yazımda tartışmıştım. [12] Bu yazı kapsamında bu meseleyi derinlemesine irdelemeyeceğim.

Fakat şu genel teorik önermeyi ortaya atabilmek için gerekli zeminin bu yazıda kurulduğunu düşünüyorum: Burjuva devlet aygıtının tahribi ve proleter devletin inşası meselesi, özü itibariyle bir sosyalist demokrasi meselesidir. Biraz kabalaştırmak ve şemalaştırmak pahasına şu formülü kullanabiliriz: Proleter devleti = proletarya diktatörlüğü = sosyalist demokrasi.

Meseleyi bu yönüyle anlamlandırdığımızda, örneğin SSCB başta olmak üzere reel sosyalizm deneyimlerinin tarihe karışmasında “demokrasi sorununun” rolüne ilişkin farklı bir perspektif yakalayabilir ve buradan daha verimli tartışmalara yelken açabiliriz.

Metin Çulhaoğlu, Sovyet deneyinin nihai yenilgisindeki temel faktörlerden birinin kitlelerin depolitizasyonu ve yabancılaşması olduğunu ifade edip bunun sebebini şöyle açıklar: “… insana, yaşadığı süreçlerin aktif öznesi olduğu duygusunu ve bilincini vermeyen bu model, inanılmaz ölçüde kayıtsız, kendi içine kapalı, özetle yabancılaşmış bir kitle yaratmıştır”. [13]

Burada kitlelerin toplumsal ve siyasal süreçlere katılımdan yoksun kalmaları, buradan kaynaklanan bir yabancılaşma yaşamaları ve kendi hayatlarının aktif özneleri haline gelememeleri şeklinde tespit edilen sorunun, neredeyse tanımı gereği bir proleter demokrasi sorunu olduğu aşikar değil midir? Bunun aynı zamanda, yukarıda başvurduğum akıl yürütmeler ışığında, proleter devlet aygıtının örgütlenmesi meselesi olduğunu söylemekten kaçınmak mümkün müdür?

Bu husus nazara alındığında, Lenin’in “itirafı” da görünüşte paradoksal fakat özünde son derece makul bir anlam kazanır. Bolşevik pratiğin ve ondan doğan sosyalist inşa deneylerinin son kertede akamete uğraması, Leninist teorinin bir doğrulamasını sunmaktadır. Bolşevikler, Lenin’in de belirttiği üzere, devlet aygıtını neredeyse aynen Çarlık’tan devralmış, onu yeterince dönüştürememiş, yani yeni bir siyaset tarzı, proleter demokrasinin doğasıyla uyuşan bir siyasal katılım biçimi inşa edememişlerdir. Bu durum, Çulhaoğlu’nun aktardığımız tespitinde görüldüğü üzere, depolitize ve yabancılaşmış bir kitlenin ortaya çıkmasına sebep olmuş ve sosyalist inşa deneyiminin nihayetinde yenilmesinde doğrudan ve ciddi bir rol oynamıştır.

Elbette Bolşeviklerin Çarlık devlet aygıtında köklü bir sosyalist demokratik dönüşüm yaratamamış olmasını bir irade eksikliğine bağlamak mümkün değildir. Ekim Devrimi ve akabinde başlayan sosyalist inşa süreci, gözlerini en hafif tabirle olağanüstü koşullara açmıştır. Tarihçi Ronald Grigor Suny’nin Stephen Holmes’a atıfla ifade ettiği gibi, Bolşeviklerin yaptığı şey “vahşi dalgalarla çalkalanan bir denizin ortasında gemi inşa etmeye” benziyordu. [14] Suny’nin de aynı yerde işaret ettiği üzere Bolşeviklerin, bir iç savaşın ortasında, bir düzineyi aşkın yabancı devletin askeri müdahalesi ve diplomatik basıncı karşısında, Rusya’nın uzun yıllar yaşadığı savaşlar ve geri kalmışlığın etkisiyle içine sürüklendiği total ekonomik çöküş nazara alındığında Bolşeviklerin az çok işlevsel bir kamu otoritesini tesis edebilmiş olmaları dahi inanılmaz bir başarıdır. Bu atmosferde Lenin’i ve Bolşevikleri bu yazıda işlenen anlamda bir devlet yaratmadıkları için kınamak en hafif tabirle insafsızlık olur.

Devrim ve iç savaş dönemleri şöyle dursun, 1930’lu yıllarda bile Sovyet devletinin ve partinin üzerinde egemenlik iddia ettiği sahaya fiili hakimiyeti zayıftır. Her şeyden önce sırf teknik imkanlar dahi, bırakalım dört başı mamur bir katılımcı demokrasinin örgütlenmesini, devlet bürokrasisinin dahi iletişim ve ulaşım imkanlarını fevkalade kısıtlamıştır. Tarihçi J. Arch Getty’nin aktardığına göre, Kazakistan’da 120 ilçenin bölgesel merkezleri ile telefon bağlantısı yoktur, hele hele kendi cumhuriyetlerinin başkenti ile ya da Moskova ile hiç yoktur. İlçe merkezleri ile iletişim telefonlarla sağlanmaktadır, fakat örneğin Belyi ilçe parti komitesinin telefonları 1937 yılında iki ay kadar bozuk kalabilmiş ve o bölgenin parti yönetimi idari yapının geri kalanından izole kalmıştır. İlçelerde parti ve devlet yöneticilerinin ulaşımı, çoğunlukla atlarla ve bazen de bisikletle sağlanmakta, hava şartları elverişsiz olduğu zaman ulaşım konusunda sorunlar yaşanmaktadır. [15]

Belli bir yetkiye sahip kamu görevlilerinin dahi merkezle iletişim kurmakta ve ülkenin çeşitli yerlerine ulaşım sağlamakta bu denli zorlandığı bir ortamda, milyonlarca emekçinin etkili ve sürekli biçimde yönetime katılması anlamına gelen sosyalist demokrasinin örgütlenmesinin olağanüstü güç olduğu açıktır. Fakat şu gerçek değişmez: Sovyet deneyinde bu başarılamamıştır ve bunun başarılamaması da bu deneyin nihai yenilgisinde göz ardı edilemeyecek bir rol oynamıştır.

Kısacası, Lenin’in çeşitli nedenlerle yapamadıkları, yapılması gerektiğini söylediği şeylerde haklı olduğunu göstermiştir.

Günümüzde ise hiç değilse elimizi ayağımızı bu kadar bağlayan teknik kısıtlarla boğuşmayacağımız kesindir. Bugün herhangi bir sosyalist deneyim, devlet kapasitesi bakımından 1921 Rusya’sının gerisine düşmeyecektir. Bugün herhangi bir sosyalist inşa sürecinde iletişim ve ulaşım imkanları, dolayısıyla da kitlesel siyasal katılım olanakları ne olursa olsun 1930’lu yılların SSCB’sindekine kıyas götürmeyecek kadar elverişli olacaktır.

Bitirirken bütün bunlardan çıkarılabilecek bir diğer sonucu paylaşalım: Sosyalist demokrasi tartışması, sosyalizmin geçmişini anlamlandırmak için olduğu kadar sosyalizmin geleceğini yazmak için de kilit önem taşır.

Sosyalist demokrasinin şüphesiz ki bir kurumsal haritası, şeklî olmaktan öte maddi anlamda bir “anayasal” çatısı olacaktır. Bu çatı ise burjuva demokrasisini biçimselliğe sıkıştıran “ekonomi-siyaset” ayrımının aşıldığı, temsili mekanizmaların doğrudan katılım mekanizmaları ile tahkim edildiği bir yapıyı haiz olmalıdır. Paris Komünü’nden bize miras kalan “geri çağırma hakkı” ya da parlamenterlerin kalifiye bir işçiden fazla maaş almaması gibi ilkeler, geleceğin sosyalist demokrasisini inşa ederken de yol gösterici olmalıdır. Burjuva demokrasilerinde, çoğunlukla emekçilerin tarihsel mücadelelerinin meyvesi olarak yerleşmiş olan hak ve özgürlüklerin (ifade hürriyeti, örgütlenme özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı vb.) “biçimsel” oldukları gerekçesi ile tahkir edilerek bir kenara atılmadıkları, kapitalist toplumda önlerine koyulan takozlardan kurtarılarak daha otantik bir şekilde hayata geçirildikleri bir sosyo-politik atmosferin örgütlenmesi, sosyalist demokrasiyi inşa hedefinin içkin bir parçası sayılmalıdır.

Bütün bu koşulları sağlayabilecek potansiyel bir hükümet biçimi olarak, cumhuriyetçi ve Marksist geleneklerin bugün unutulmaya yüz tutmuş bir çıktısı olan “meclis hükümeti” modelini düşünsel faaliyetimizin odağına yerleştirmek, bu alanda belli bir yol kat etmemize yardımcı olabilir. [16]

 

* İngilizce metinlerden yapılan alıntıların çevirileri bana ait.

[1] Metin Çulhaoğlu, Kapitalist Devlet Tartışmaları: İleri Adımlar İçin Gerekli Zemin, Gelenek Dergisi, Sayı 86: Ocak 2006 https://gelenek.org/kapitalist-devlet-tartismalari-ileri-adimlar-icin-gerekli-zemin/ (Erişim tarihi: 23.03.2026)
[2] Karl Marx, Fransa’da İç Savaş, Çeviren: Erkin Özalp, Yordam Kitap, Birinci Basım: Ekim 2016, syf. 173 * Kalın puntolarla yapılan vurgular bana ait.
[3] Ed Rooksby, The Bolsheviks Did Not “Smash” the Old State, New Socialist, 3 Kasım 2019 https://newsocialist.org.uk/bolsheviks-did-not-smash-old-state/ (Erişim tarihi: 23.03.2026)
[4] Epstein, Brian, "Social Ontology", The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Fall 2024 Edition), Edward N. Zalta & Uri Nodelman (eds.), URL = https://plato.stanford.edu/archives/fall2024/entries/social-ontology/ .  Kalın puntolarla yapılan vurgu bana ait.
[5] Michael J. Thompson, Critical Social Ontology as a Foundation for Ethics: Marx, Lukács and Critical Judgment, Studies in Social&Political Thought, Volume 29 Summer 2019, syf. 10
[6] Michael J. Thompson, agy., syf. 11
[7] Michael J. Thompson, agy., syf. 11
[8] Georg Lukács, The Ontology of Social Being 2: Marx’s Basic Ontological Principles, Çeviren: David Fernbach, Merlin Press: London,  syf. 68
[9] İsmet Akça, 1980’lerden bugüne Türkiye’de siyaset ve hegemonya: Bir çerçeve denemesi İktisat Dergisi ,no.515-516 (2011), syf. 27
[10] Asad Haider, Dictatorship Dies in Darkness, Viewpoint Magazine, 7 Kasım 2017 https://viewpointmag.com/2017/11/07/dictatorship-dies-darkness/ (Erişim tarihi: 24.03.2026)
[11] Asad Haider, agy.
[12] Meraklısı için bkz. Ege Aydın, Sosyalizmin Siyasal Biçimleri Üzerine Düşünmek: Meclis Hükümet Sistemi, Ayrım, 26 Şubat 2025. https://www.ayrim.org/guncel/sosyalizmin-siyasal-bicimleri-uzerine-dusunmek-meclis-hukumet-sistemi/ (Erişim tarihi: 24.03.2026)
[13] Metin Çulhaoğlu, Doğruda Durmanın Felsefesi-2: Seçme Yazılar 1970-2000, YGS Yayınları, Birinci Basım: Ekim 2002
[14] The Harriman Institute at Columbia University, Ronald Grigor Suny on His Book Stalin: Passage to Revolution, YouTube https://www.youtube.com/watch?v=8GRS2kMlZsk&t=643s (Erişim tarihi: 24.03.2026)
[15] J. Arch Getty, Origins of the Great Purges: The Soviet Communist Party Reconsidered 1933-1938, Cambrigde University Press (1985), syf. 31
[16] Ege Aydın, agy.
“Ontolojik” Leninizm: Devlet ve Demokrasi Üzerine Bir Deneme
0:00 / 0:00