Türkiye’de Kürt meselesi yalnızca bir güvenlik politikası ya da etnik kimlik tartışması değil; devletin vatandaşla kurduğu ilişkinin, yurttaşlığın sınırlarının ve hakikatin nasıl bastırıldığının da hikâyesi. Ahmet Şık, son kitabında Osmanlı’dan bugüne uzanan bu uzun inkâr tarihini; devlet zihniyetini, yurttaşlık krizini, çözüm süreçlerini ve solun Kürt hareketiyle kurduğu ilişkiyi tartışıyor.
Biz de kendisiyle hem kitabın çıkış noktasını hem Meclis deneyiminin meseleye bakışını nasıl dönüştürdüğünü hem de bugün yeniden konuşulan “çözüm süreci”nin geçmişten hangi yönleriyle ayrıldığını konuştuk.
Söyleşi: Dilara İlbuğa Yıldırım
Neden Kürt meselesini dert eden bir kitap yazdınız, sizi bu kitabı yazmaya iten neydi?
Temel haklar ve özgürlükler gazetecilik yaptığım dönemde en çok ilgilendiğim alanlardan biriydi. Bugün bile herkesin o yılların karanlığına atıf yaptığı 1990 yılında mesleğe başlayan biri olarak başta can güvenliği olmak üzere temel haklar ve özgürlükler konusunda çok sayıda haber yazdım. Konu temel haklar ve özgürlükler olunca da haliyle Kürt meselesi neredeyse tüm haberlerin odak noktasıydı. Çünkü Türkiye’nin demokrasi çıtasının düşüklüğünün temel kaynağı olan insan hakları ihlalleri ki bunlar yaşam hakkından işkenceye, gözaltında kaybetmeden herhangi bir hukuki güvenceye sahip olmamaya dek uzanan bir yelpazede yer alan birçok konu başlığı ya doğrudan ya da dolaylı olarak Kürt meselesi ile ilintiliydi. Kürt yurttaşların nüfus yoğun yaşadığı bölge illeri başta olmak üzere en doğudan en batıya kadar uzanan tüm coğrafyada yaşanan hak ihlallerinin dayanak noktası Kürt meselesiydi. Sorunun çatışmalı hâli siyaset, yargı, bürokrasi ve toplumsal düzlemde hak ihlallerinin meşruiyet gerekçesi haline getirilirken meseleyi bahane kılarak 1991’de yürürlüğe konulan Terörle Mücadele Kanunu’yla da hem hak ihlallerine yasal kılıf uyduruldu hem de cezasızlığın önü açıldı. Maalesef hâlen de böyle olmaya devam ediyor.
Yani Kürt meselesinin kişisel derdim olmasının nedeni mesleğimle, hepimizin derdi olmasını beklemem de demokrasi ve hukuk normlarının yerleşik olduğu ve yargı güvencesinde herkesin eşit olduğu bir ülkede yaşamak isteyen bir yurttaş olmamla çok ilintili. Kitap fikri kafamın bir yerinde hep vardı ama hayata geçmesini sağlayan 2025 Ekim’inde haberdar olduğumuz ve bugüne dek uzanan süreçle birlikte oldu. Herkesin derdi olmamasına rağmen Kürt meselesi hakkında herkes bir fikre sahip. Ancak bu fikre kaynaklık eden bilgiler ne tarihsel gerçekliğe ne de yaşananların hakikatine uygun değil. En basitinden büyük çoğunluk Kürt meselesinin PKK ile başladığında hemfikir. Bu fikrin mutlak doğru kabul edilmesinin kaynağı ise hem eğitim müfredatında anlatılan resmî tarih hem de yıllar boyunca devletin, yargının, medyanın ve siyasetin yaydığı yanlı, yanlış ve çarpıtılmış bilgiler. Hâl böyle olunca da kökleri Osmanlı’nın son dönemine dek uzanan ve Cumhuriyet tarihi boyunca sürüp halen de devam ettirilen dezenformasyona karşı hakikate karınca kararınca katkı sunmaya çalışan bu kitap ortaya çıktı. Kitap çeşitli kaynaklarda dağınık hâlde bulunan bilgileri günceli de ele alarak bir araya getiren bir derleme. Benim hedef kitlem öncelikle gençler ve elbette sorunun ne olduğuna dair bilgi edinmek isteyenler. Umarım işe yarar.
Kitabın kapağında kırık bir ayna görüyoruz. Devlet Kürt meselesini görmek istemediği için mi kırık bu ayna, yoksa Türkiye’nin kendi kendine bakamadığını mı söylüyorsunuz?
Şeffaf camı ayna haline dönüştüren bir yüzeyinin sırla kaplı olmasıdır. Türkiye’nin Kürt meselesi de ardında biriken kirli sırlarla dolu bir cam. Gösterilenle saklı olan arasında duran, konuşulanla hiç konuşulmayan, kabul edilenle inkâr edilen, hakikatle resmî olan arasında sıkışmış uzun bir tarihi barındıran bir meseleden bahsediyoruz. Ve o mesele yalanlar üzerine kurulu bir inkâr, o inkâra itiraz edip hakkı olanda direnene yaşatılan acılarla dolu karanlık ve kanlı bir tarihe yayılan, sırlarla dolu kirli bir geçmişten oluştuğu için de ayna kırık. Kitaba adını da veren ayna metaforu aslında bir yüzleşme çağrısı. Önsözde de yazdığımız üzere hem devletin hem örgüt başta olmak üzere Kürt hareketinin hem de toplumun bir yüzleşme ihtiyacı olduğu kanaatindeyim. Çünkü Kürt meselesinin kronikleşip derinleşmesinde hatasız kimse yok. Elbette aradaki güç asimetrisini gözeterek ve hâkim gücün devlet olduğundan yola çıkarak bir yüzleşme ihtiyacı var. Bugüne dek kimse o yüzleşmeyi yapmadığı ya da metaforik biçimde ifade ettiğimiz üzere üzerine düşen görüntüyü aslını koruyarak yansıtan aynaya, yüzleşme aynasına bakmadığı için kapakta kırık bir ayna görüntüsü var.
Kitap “kimlik inkârı, devlet zihniyeti, yurttaşlık krizi” üçlüsü üzerine kuruluyor. Bu üçü birbiriyle nasıl bir ilişki içinde? Yani hangisi belirleyici, inkâr bir politika tercihi mi, yoksa devlet zihniyetinin kaçınılmaz bir ürünü mü?
Bu kavramlar arasındaki ilişki doğrusal bir sebep-sonuç ilişkisinden ziyade, birbirini besleyen ve yeniden üreten döngüsel bir yapı. Devlet zihniyeti ulusu homojen bir yapı olarak kurgular. Kimlik inkârı bu kurguya uymayan gerçekliği, bu konu özelinde Kürt kimliğini reddeder. Dışlanan veya reddedilen kimlik sahibinin devletin hukuksal ve duygusal sınırlarının dışına itilmesi de yurttaşlık krizini doğurur. Yani bunlar birbirinden bağımsız değil. Hiyerarşik ve döngüsel bir ilişki içindeler. Kimlik inkârı devlet zihniyetin aracı, yurttaşlık krizi ise sonucu. Yani başlangıçta zihniyet inkârı üretir, sonra inkârın yarattığı krizle ortaya çıkan çatışma, güvenlik kaygısı, toplumsal kutuplaşma devlet zihniyetini daha da sertleştirerek güvenlikçi zihniyeti yeniden besliyor. Böylece koca bir ülke ve toplum bir kısır döngüye hapsoluyor. Bu döngüde temel belirleyici olan modern ulus-devlet inşa sürecinde homojen bir toplum yaratma idealine dayanan devlet zihniyeti. Yurttaşlığın sınırlarını da tanımlayan devletin varoluşsal temeli tek tip kimlik üzerine kuruluysa, farklı olanın inkârı bir tercih değil, bu zihniyetin mantıksal bir zorunluluğu haline gelir. Devlet kendini tek bir milletin koruyucusu olarak tanımlamasının bir sonucu olarak farklı kimlikleri tanımak devletin bekası için bir tehdit olarak algılanır. Günümüzdeki Saray Rejimi diye adlandırılan iktidar pratiğinde de kendini gösterdiği gibi çoğulculuğu değil çoğunluk olmayı gözeten bir anlayış hâliyle sorun üretir. Bunun doğal çıktısı da yurttaşların herhangi bir hukuki güvenceye sahip olmadığı otoriter bir rejim altında yaşamak zorunda kalması oluyor.
Kimlik inkârı da bu devlet zihniyetinin sahadaki politik uygulama biçimi. Bu uygulama yıllar yılı sadece yok saymak değil; dili, kültürü ve tarihi tek bir potada eritme veya bastırma çabası olarak da hayata geçirilmiş. Devlet zihniyetinin kendini koruma refleksi olan inkâr politikasının zamanla kronikleşmesi meselenin çözülmesini engelleyen en büyük psikolojik ve hukuki baraj hâline gelmiş.
Bu döngünün yarattığı sonucun adını da yurttaşlık krizi koyabiliriz. Çünkü modern yurttaşlık yalnızca hukuki bir statü den ibaret değil; tanınma, eşit görülme ve kamusal aidiyet duygusudur. Devlet “hepiniz eşitsiniz” derken bir kimliği norm, diğerini problem olarak kodladığında hukuki eşitlik ile fiilî eşitlik arasında yarılma oluşur. Geçmişte ve şimdi süregelen devlet zihniyeti etnik, inançsal, dilsel, kültürel olarak ve günümüzde toplumsal cinsiyet alanında dahi belirli bir grubu kendi tanımladığı “ideal kimliğe” girmeye zorluyor veya onu dışarıda bırakıyorsa, o grubun devletle olan bağı zedelenir. Kâğıt üzerinde herkes eşit vatandaş görünse de kimliği inkâr edilenler doğal olarak kendini “ikinci sınıf” veya “sözde vatandaş” olarak hisseder. Bu durum, toplumsal sözleşmenin bozulmasına ve aidiyet duygusunun yitirilmesine yol açar. Bu yüzden Kürt meselesi yalnızca bir “etnik mesele” değil, aynı zamanda “Bu devlet kimin devleti?”, “Makbul yurttaş kim?”, “Eşitlik ne demek?” sorularının da krizidir. Kâğıt üzerinde vatandaşsın ama tam görünür değilsin. Hukuken varsın ama kültürel olarak tanınmıyorsun. Siyasal olarak dahilsin ama sembolik olarak dışarıdasın.
Aynı ulus-devlet modeli içinde çoğulcu yurttaşlık, çift dillilik, yerel özerklik, kültürel hakların tanınması gibi alternatifler teorik olarak vardı. Ama bu tercih edilmedi. Sonuç olarak inkâr, devlet zihniyetinden bağımsız bir tercih değil, o zihniyetin kökleşebilmek için seçtiği bir strateji. Yurttaşlık krizi ise bu stratejinin toplumsal maliyeti hâline gelmiş. Bu nedenle mesele sadece bazı yasaların değişmesiyle çözülemez. Çünkü sorun yalnızca hak eksikliği değil; devletin toplumu nasıl tahayyül ettiğiyle ilgili. Meselenin çözümü de bu döngünün en başındaki zihniyet katmanının, yani devletin vatandaşla kurduğu tanımın değişip farklılıkları zenginlik kabul ederek çoğulcu ve demokratik bir yapıya evrilmesiyle mümkün. Yurttaşlığın etnik referanstan arındırıldığı, çoğulculuğun tehdit değil meşruiyet kabul edildiği, devletin kültürel nötrlüğe yaklaştığı bir zihinsel dönüşüme ihtiyaç var.
Kitaba bakınca her iktidarın bu meseleyle bir şekilde yüzleşmek zorunda kaldığını görüyoruz ama hiçbiri kalıcı bir çözüme ulaşamadı. Sizce bunun temel nedeni ne: İrade eksikliği mi, yapısal bir imkânsızlık mı, yoksa başka bir şey mi?
Türkiye’nin en köklü ve karmaşık meselesine dair oldukça kritik bir soru bu. Sorunun çözülememesi bir yana kronikleşmesinde irade eksikliği de yapısal engeller de var. Ancak Kürt meselesinin kalıcı biçimde çözülememesini hem ulusal hem bölgesel hem de uluslararası düzeyde çoklu aktörlerin dahil olması nedeniyle tek bir nedene bağlamak zor. Zira sorunun kalıcı bir çözüme ulaşılamamasının nedenleri üzerine yapılan tartışmalar genellikle tek bir sebebe dayanmayıp sorduğunuz irade eksikliği ve yapısal imkânsızlık kavramlarını da kapsayan birkaç ana eksende toplanıyor. Yapısal ve tarihsel engellere göre sorun, devletin kuruluş ilkeleri ve ulus-devlet yapısıyla doğrudan ilişkili. Anayasal düzeydeki vatandaşlık tanımının etnik bir temele mi yoksa üst bir kimliğe mi dayandığına dair süregelen tartışmalar temel yapısal bir tıkanıklık. Ama asıl mesele, devletin güvenlik paradigması, toplumdaki kimlik algıları, bölgesel jeopolitik ve siyasetin kısa vadeli mantığının birbirini sürekli kilitlemesi. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren devletin temel refleksi uzun süre üniteryapıyı koruma ve etnik farklılıkları siyasal alanın dışında tutma üzerine kuruldu. Bu yüzden mesele çoğu zaman bir hak ve temsil sorunundan çok bir güvenlik sorunu olarak ele alındı. Buna karşılık Kürt siyaseti de homojen değildi. Muhafazakâr, sol, aşiret temelli, şehirli, legal siyaset içinde kalan ya da silahlı mücadeleyi benimseyen çok farklı damarlar vardı. Devlet çoğu zaman bunların hepsini aynı kategoriye koydu. Bu da müzakere zemininin daralmasına yol açtı. PKK’nin silahlı varlığı meselenin merkezine yerleşince, demokratik reform ile güvenlik kaygısı birbirine sürekli bağlandı. Şiddetin sürdüğü ortamda devlet reformları zafiyet gibi okumaya meylederken örgüt ise çatışma sürdükçe siyasal ağırlığını korudu. Buradan yola çıkarak bir bürokratik dirençten söz etmek de mümkün. Siyasi irade çözüm istese bile, devletin içindeki bazı güvenlik odaklı yapıların statükoyu koruma eğilimi çözüm süreçlerini zorlaştırdı. Siyasi iradenin ağırlık koyduğu zamanlarda ise kısa vadeli siyasi kazançlar ile uzun vadeli toplumsal barış arasındaki bir salınımla seçim kaygıları ve siyasi gelecek hesapları belirleyici oldu. Çeşitli dönemlerde farklı hükümetler farklı saiklerle bir noktada açılım denese de siyasi maliyet yükselince geri çekildi. Çünkü milliyetçi tepki Türkiye’de seçim davranışını ciddi biçimde etkiliyor. Bu yüzden iktidarlar uzun vadeli çözüm yerine kısa vadeli denge siyasetine yöneldi. Muhalefet de çoğu dönemde güçlü, toplumsal meşruiyeti yüksek bir demokratik çözüm çerçevesi üretemeyince mesele ya tamamen güvenlik eksenine ya da tamamen kimlik eksenine sıkıştı. Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığı sırasında 1993 yılından başlayarak günümüze kadar uzanan süreçte siyasetin Kürt meselesine dair kafa yorduğunu görüyoruz. 1993 ateşkesi ve “çözüm” arayışları Turgut Özal’ın ani ölümü ve ardından PKK’nin silahsız 33 asker ve 4 öğretmeni kurşuna dizerek katletmesinin ardından sonlandı. Sonraki yıllarda çeşitli iktidarlar dönemindeki girişimlerde bir takım provokatif olaylarla ya da devlet aklının sorunun çözümünü güvenlikçi paradigmaya hapseden tutumu nedeniyle akim kalmış. Ancak günümüzde yaşanan da dahil olmak üzere bu girişimlerin hiçbirini nihai “çözüm bulma” çabaları olarak yorumlamak mümkün değil. Ancak Özal’la başlayan bugün Recep Tayyip Erdoğan’la devam eden girişim ve süreçlerde Kürt meselesine yaklaşım, ideolojik bir tutarlılıktan ziyade iktidarın sürekliliğini ve güç dengelerini koruma amacıyla şekillenmiş pragmatik bir seyir izlemiş. “Eski Türkiye” diye adlandırılan ve AKP iktidarında kravatlıların yerini aldığı askeri vesayet rejiminde ordunun siyasetteki müdahilliğinin ve ağırlığının gerekçesi Kürt meselesinin çatışmalı hâliydi. Özal ve sonrasında gelen tüm liderlerin, iktidarının ilk yıllarında Recep Tayyip Erdoğan da dahil olmak üzere çatışmalı dönemin kapanmasının sivil siyasetinin alanını genişleteceğini gördükleri için bu konuda bir arayışa girdiklerini söylemek mümkün. Bölgesel gelişmeleri de sorunun çözümünü zorlaştıran nedenler arasında saymak gerek. Irak Kürdistanı’nın kurumsallaşması Türkiye açısından meseleyi artık sadece iç politika olmaktan çıkardı. ABD, Rusya, İran gibi bölgedeki küresel güçlerin stratejileri ve buna bağlı olarak gelişen istikrarsızlık, şimdi kısmi bir geri çekilme olsa da Suriye İç Savaşı sonrası ülkenin kuzeyinde oluşan ve PKK ile bağlantılı silahlı yapı da Türkiye’deki güvenlik algısını kemikleştirmesi demokratik çözüm alanını daraltan bir sonuç ortaya çıkardı.
Osmanlı’dan AKP dönemine uzanan çok uzun bir tarihsel hat kuruyorsunuz. Bu hat boyunca “süreklilik” mi yoksa “kırılma” mı daha belirleyici? Devlet zihniyeti gerçekten hiç değişmiyor mu, yoksa biz değişmediğini mi sanıyoruz?
Osmanlı’nın son döneminden günümüze uzanan bu süreci süreklilik ve kırılma üzerinden değerlendirmek, devlet zihnindeki dönüşümü veya direnci anlamamızı da sağlıyor. Osmanlı’nın dağılma sürecinde özellikle II. Abdülhamid ve İttihat Terakki dönemlerinde gelişen devleti bir arada tutma arzusu, Cumhuriyet’le birlikte modern bir ulus-devlet inşasına dönüştü. Kürt meselesinde devletin gösterdiği refleks, genellikle etnik kimliğin merkezi otoriteye bir tehdit olarak algılanması etrafında şekillendi. 1925 Şeyh Sait İsyanı’ndan 1990’lı yıllara, oradan günümüze kadar uzanan bir tarihsellik içinde meselenin neredeyse her zaman bir asayiş veya terör problemi parantezinde ele alınmasını devlet zihnindeki en güçlü süreklilik halkası olarak adlandırabiliriz. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren egemen olan anlayış merkeziyetçi, güvenlikçi, homojenleştirici, tek millet/tek dil eksenli bir ulus-devlet modeli üzerine kurulu. Buradaki temel mesele sadece Türk kimliğinin varlığı değil; siyasal birliğin kültürel tekliğe bağlanmasıydı. Devlet uzun süre çeşitliliği bir zenginlik değil, parçalanma riski olarak okudu. Dolayısıyla Kürt kimliği, yalnızca farklı bir etnik aidiyet değil, devlet aklının gözünde potansiyel bölünme, alternatif siyasal meşruiyet sorunu olarak görüldü. Bu yüzden “Kürt yoktur” söylemi yalnızca kaba bir propaganda değil belirli bir devlet tasavvurunun mantıksal sonucuydu. Kamusal alanda Türklüğün norm kabul edilmesi, dil yasakları, yerleşim yerlerinin isimlerinin değiştirilmesi, dağ Türkü söylemi, kültürel görünürlüğün bastırılması örneklerinde olduğu gibi kimlik inkârı da bu zihniyetin pratik yüzüydü. İnkâr sadece “yanlış bir politika tercihi” değil devletin kuruluş mantığı içinde uzun süre zorunlu görüldü. Çünkü farklı kimliğin tanınması, devlet elitlerinin önemli bir kısmı tarafından ulusal birliğin çözülmesiyle eşdeğer düşünüldü. Yani inkâr rastlantısal değil bilakis sistematikti. Yani Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e devrolan en temel miras merkeziyetçilik ve günümüzde de siyasetin en kullanışlı paradigmasına dönüşen “beka kaygısı”.
Türkiye’de Kürt meselesine bakarken Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, oradan günümüze uzanan bir devlet aklı anlatısıyla tek bir çizgi görmek kolay. Ancak hangi düzeye baktığınıza göre farklı bir sonuç çıkaran hem güçlü süreklilikler hem de ciddi kırılmalar da var ki zaten sorun da bu. Merkezileşme refleksi, güvenlikçi perspektifinin baskınlığı ve homojen toplum ideali başlıklarında belirgin bir devamlılık olduğunu söylemek mümkün. Bu yüzden de kolaylıkla “devlet hiç değişmiyor” sonucuna varılıyor. Ancak devletin tek bir blok olmadığını ve zaman içinde yöntem değiştirdiğini gösteren önemli kırılma anları da mevcut. Çünkü Osmanlı, erken Cumhuriyet, tek ve çok partili hayat, askerî vesayet dönemi ve onun yerine inşa edilen AKP iktidarındaki siyasi vesayet birbirinin kopyası değil. Osmanlı uzun süre Kürt bölgelerini tam asimilasyonla değil, esnek bağlılık ilişkileriyle yönetti. Yerel özerklikler, aşiret düzeni ve dini bağlar önemliydi. Modern ulus-devlet mantığı henüz baskın değildi. Asıl büyük kırılmalardan biri Erken Cumhuriyet döneminde ortaya çıktı. 1920’lerden itibaren tek dil, tek kimlik, merkezi vatandaşlık, isyan bastırma politikaları çok daha sert biçimde devreye girdi. Şeyh Said İsyanı sonrası süreç, Dersim Harekâtı gibi olaylarla birlikte devletin güvenlikçi yaklaşımını derinleştirdi. Bu dönem Osmanlı’dan ciddi bir kopuştu; çünkü imparatorluk mantığından ulus-devlet mantığına geçilmişti. Bir başka kırılma noktası da çatışmanın yoğunlaştığı 1990’lardı. Olağanüstü hâl, köy boşaltmaları, faili meçhuller ve silahlı çatışmanın sertleşmesi meselenin toplumsal hafızasını kökten etkiledi. Erken Cumhuriyet döneminde mesele daha çok irtica ve feodalite ile mücadele üzerinden okunurken; AKP döneminde, özellikle 2009-2015 arasındaki çözüm süreci yıllarında, laik-ulusçu paradigmadan ciddi bir kopuş olarak da görebileceğimiz “İslam kardeşliği” vurgusuyla dini merkezine alan yeni bir kimlik bağı kurulmaya çalışıldı. AKP’nin ilk yılları, önceki devlet çizgisinden belirgin biçimde ayrıldı. O süreçte devletin ilk kez muhataplık üzerinden masaya oturması, o dönem koşullarında ret ve inkâr politikalarının resmen sonlanması olarak görüldü. Bu dönem, devletin klasik yöntemlerinden en radikal sapması olarak nitelenebilir. Kürtçe yayın üzerindeki yasakların gevşetilmesi, çözüm süreci, müzakere dili, kültürel haklarda açılımlar önemli değişimlerdi. Örneğin Çözüm Süreci, Cumhuriyet tarihi açısından ciddi bir kırılmaydı. Devlet ilk kez silahlı çatışmayı yalnız askerî yöntemle çözmeyeceğini açıkça tartıştı. Fakat süreç çökünce güvenlik paradigması yeniden güç kazandı. Bu da insanlarda “aslında hiçbir şey değişmedi” hissini yeniden üretti.
Eğer zihniyetin merkezini ulus-devletin bölünmez bütünlüğü ve merkeziyetçi karakterin korunması olarak tanımlarsak; evet, bu özde büyük bir değişim olmadığını savunabiliriz. Devlet, farklı dönemlerde farklı araçlar ve yaklaşımlarla hareket etse de nihai hedefi olan otorite konsolidasyonundan ödün vermiyor. Bir sarkaç gibi. Devlet zihniyeti; güvenlikçi politikalar anlamında süreklilik ile demokratik/kültürel açılımlar nezdinde kırılma arasında gidip geliyor. Bugün gelinen noktada, özellikle 2015 sonrası süreçte, sarkaç bir kez daha güvenlik ve devlet bekası yönüne güçlü bir şekilde kaydı. “Devlet zihniyeti hiç değişmiyor” fikrinin güçlü kalmasının nedeni de toplumsal milliyetçiliği de besleyen bir enstrüman olarak siyasetin sıkça kullandığı toprak bütünlüğü hassasiyeti, merkeziyetçilik, güvenlik bürokrasisinin etkisi, dış müdahale korkusu gibi bazı kurumsal refleksler gerçekten çok dayanıklı. Bunlar rejimler değişse bile yaşamaya devam ediyor. Ama bir başka neden de şu: Türkiye’de reform dönemleri çoğu zaman yarım kalıyor ya da geri dönüyor. Bu yüzden insanlar değişimi kalıcı değil geçici görüyor. Örneğin 2000’lerde demokratikleşme adımları atılıyor sonra güvenlik siyaseti geri geliyor. Böylece toplumsal hafıza “esas olan değişmez devlet refleksi” sonucuna varıyor. Asıl mesele süreklilik ve kırılmanın hangi düzeyde olduğu sorusuna yanıt bulmak. “Hiçbir şey değişmedi” demek de “Tamamen yeni bir dönem” demek de fazla indirgemeci kalıyor. Belki en doğrusu Türkiye’de Kürt meselesinde devlet aklı tamamen sabit değil ama tamamen dönüşmüş de değil demek olur. Daha çok eski reflekslerin, koşullara göre değişen siyasi ihtiyaçların, güvenlik kaygılarının, demokratikleşme baskılarının birbirini sürekli geri itip çektiği bir alan söz konusu. Bu yüzden tarih düz bir çizgi gibi değil, daha çok ileri-geri salınan bir sarkaç gibi görünüyor.
Solun Kürt hareketiyle ilişkisine kitapta epey yer ayırmışsınız. Bu ilişkiyi nasıl tanımlarsınız; ortaklık mı, gerilim mi, ikisi birden mi? TİP (Türkiye İşçi Partisi) bu meseleye nasıl yaklaşıyor, solun tarihsel tutumundan ne kadar kopuk ne kadar sürekli?
Türkiye solunun Kürt hareketiyle ilişkisi tek bir kelimeyle açıklamak pek doğru olmaz kanımca. Dönemlere göre ağırlık merkezi değişmekle birlikte tarihsel olarak hem çok güçlü bir ortaklık zeminine hem de aşılması zor gerilim hatlarına sahip dinamik bir sürece sahip. O yüzden bu ilişkiyi ikisi birden olarak tanımlamak en isabetlisi. İki yapıt arasındaki ilişkiyi sınıf siyaseti ile kimlik/ulusal haklar ilişkisi, devlet baskısının yarattığı siyasal yakınlaşmalar ve Türkiye solunun kendi içindeki ideolojik farklılıkları üzerinden düşünmek gerekli. Kitapta da anlatıldığı gibi 1960’ların sonu ve 70’lerde Türkiye solu içinde Kürt meselesi genellikle “Doğu sorunu”, “feodal geri kalmışlık” ya da “eşitsiz kalkınma” çerçevesinde ele alınıyordu. Birçok sosyalist hareket Kürtlerin ezildiğini ve bir eşitsizliğin söz konusu olduğunu kabul etse de bunu ayrı bir ulusal-siyasal mesele olarak değil, daha çok sınıfsal çelişkilerin bir parçası olarak görüyordu. Burada ulusların kendi kaderini tayin hakkı teorik olarak savunulsa bile, pratikte bağımsız bir Kürt siyasal hattına çoğu zaman mesafeli yaklaşan belirgin bir sınır olduğunu görüyoruz. 1970’lerdeki bazı devrimci örgütler ise Kürt hareketine daha açık destek verdi. Fakat yine de çoğu yapıda merkez Türkiye solu olarak kalıyordu. Kürt siyasal öznesinin bağımsızlığı tam anlamıyla kabul edilmiş değildi.
12 Mart 1971 Darbesi sonrası sol hareketler radikalleşirken, Kürt hareketi de kendi özgün örgütlenmelerini kurmaya başladı. Bu dönemde ulusal kurtuluş ve sınıf mücadelesi arasındaki öncelik tartışmaları ilk büyük gerilimi yarattı. 1980 darbesi ve özellikle 1990’lar büyük kırılma yarattı. Solun bir kesimi Kürt hareketini etnik milliyetçi olarak kodlayıp mesafe koyarken bir kesimi demokratikleşmenin anahtarı olarak gördü. Devletin yoğun güvenlik politikaları, faili meçhuller, köy boşaltmaları ve baskılar nedeniyle sosyalist hareketin önemli bir kısmı Kürt hareketiyle daha güçlü dayanışma geliştirdi. Bu dönemde ortak mağduriyet, demokrasi talebi, anti-militarizm, insan hakları savunusu sol ile Kürt hareketini birbirine yaklaştırdı. Ancak “Sınıf mı kimlik mi öncelikli? Sosyalist hareket Kürt hareketi içinde erir mi? Kürt hareketi Türkiye solunu “ek bileşen” gibi mi görüyor? Milliyetçilik sınırı nerede başlıyor?” gibi bir dizi soru etrafında şekillenen gerilim hiç kaybolmadı. Bu yüzden ilişki hiçbir zaman tam birleşme şeklinde olmadı. 2010’larda Halkların Demokratik Partisi (HDP) etrafında oluşan hat, Türkiye soluyla Kürt hareketi arasındaki en güçlü siyasal ortaklık modeliydi. Burada amaç yalnızca Kürt siyaseti yapmak değil emek, kadın hareketi, ekoloji, LGBTİ+ hakları ve yerel demokrasi gibi alanları ortaklaştırmaktı. Bu model Kürt hareketinin Türkiyelileşme stratejisiyle bağlantılıydı. Ancak çoğu zaman HDP’nin fiilî ağırlık merkezinin Kürt siyaseti olarak algılanması ve bazı sosyalist çevrelerin bunun eşit ortaklık değil, asimetrik ilişki olduğunu düşünmesi bir başka gerilimdi. Ve bu hâlâ sürüyor.
1961’de kurulan ilk Türkiye İşçi Partisi Kürt meselesini Türkiye siyasetinde Doğu Sorunu adı altında programına alan ilk yasal partidir. 1970’teki 4. Kongre’de Kürt halkının demokratik haklarını tanıyan karar partinin de kapatılmasına gerekçe gösterildi. Böylesi bir öznel ve genel tarihsel mirasın içinden gelen 2017 sonrası yeniden kurulan TİP’in yaklaşımı ise hem süreklilik hem “ayrışma” diye özetlenebilir. Kürt sorununun çözülmediği bir Türkiye’de işçi sınıfının gerçek bir özgürlüğe kavuşamayacağını savunan TİP, Kürt meselesini demokrasi meselesi olarak gören bir yaklaşıma sahip. Kürt meselesini inkâr etmemesi, devletin güvenlikçi yaklaşımını eleştirmesi, demokratik çözüm, haklar ve eşit yurttaşlık vurgusu yapması, HDP/DEM çizgisiyle siyasal dayanışma sürdürmesiyle TİP klasik devletçi-ulusalcı soldan belirgin biçimde ayrılıyor. Bu hâliyle 1990 sonrası ortak mücadeleci demokratik sol hattın devamı sayılabilir. Ama TİP aynı zamanda kendisini sadece Kürt siyasetine eklemlenmiş, harekete angaje bir yapı olarak tanımlamak istemeyişiyle de ayrışıyor. Bağımsız sosyalist odak olma, sınıf siyasetini merkeze koyma, batı şehirlerinde emekçi taban oluşturma, Kürt meselesini tek belirleyen eksen hâline getirmeme çabası var. Bu nedenle TİP bir yandan Kürt hareketiyle dayanışırken diğer yandan da tamamen ondan ibaret olmayan bir sosyalist siyaset dengesi kurarak ilerlemeye çalışıyor. Hâliyle bu da hem fırsat hem gerilim üretiyor. Kürt hareketine yakın çevre TİP’i kritik anlarda yeterince net davranmamakla, Kürt meselesini sınıf siyaseti içinde eritme riski taşımakla ve batılı seküler seçmeni ürkütmemeye çalışmakla eleştiriyor. Kürt hareketi dışındaki sol yapılar ise HDP/DEM hattına fazla bağımlı olmak, kendi bağımsız çizgisini kuramamak, Kürt hareketinin hegemonik alanında siyaset yapmak gibi birbirinin zıttı söylemlerle eleştiriliyor. Bugün Türkiye solunun Kürt hareketiyle ilişkisi demokrasi ve otoriterleşme karşıtlığında güçlü ortaklık ama siyasal öncelikler ve temsil meselesinde süreklilik taşıyan gerilim. TİP ise bu denklemde Kürt hareketiyle çatışmacı olmayan ama tamamen onun içinde erimek istemeyen, sınıf eksenli sosyalist siyaseti yeniden kurmaya çalışan bir pozisyon almaya çalışıyor. Dolayısıyla TİP’in hattı ne tarihsel Türk solundan tam kopuş ne de tam devamlılık. Daha çok 1990 sonrası demokratik-sol/Kürt hareketi yakınlaşmasını kabul eden, ama sosyalist özerklik alanı açmaya çalışan yeni bir sentez denemesi olarak okunabilir. Özetle TİP, Kürt hareketini Türkiye demokrasi mücadelesinin en dinamik unsurlarından biri olarak görüyor ve onunla yan yana durmayı tarihsel bir görev sayıyor. Ancak aynı zamanda, Kürt yoksullarını da kapsayan bağımsız bir sosyalist odak olma iddiasından vazgeçmiyor. Ancak bu durum, ilişkinin samimi bir yoldaşlık ve farklılıklarını yok saymayan ortak politik bir yürüyüşten ödün vermek anlamına gelmiyor.
Milletvekili olarak mecliste Kürt meselesi üzerine komisyona katıldınız, çalışma yürüttünüz. Onlarca yıl bu meseleyi gazetecilik yaparken de izlediniz. Bir gazeteci-yazar olarak Meclis’te olmak bu meseleye bakışınızı değiştirdi mi?
Aktif gazetecilik dönemimde daha çok devletin güvenlikçi reflekslerini, hak ihlallerini ve çatışma dinamiklerini araştıran bir çizgideydim. Milletvekilliği sonrası ise çözümün nasıl kurumsallaşabileceği, Meclis’in rolü, siyasi temsil, hukuki reformlar ve diyalog mekanizmaları gibi başlıklara daha fazla odaklandığımı iddia edebilirim. Yani meseleyi gözlemleyen gazeteci pozisyonundan çözüm mekanizmasının içinde yer alan “siyasetçi” pozisyonuna geçtiğim söylenebilir. Ancak meclisin çözüm üretme kapasitesine dair bir hayal kırıklığım baki. Gazeteciyken “Neden?” diye sorarken vekilken “Nasıl çözülür?” diye sormaya başladım. Ama bu geçiş fikirlerimi tersine çevirmiş değil. Meclis deneyimi soruna dair beni “ılımlı” ya da “resmi çizgiye yakın” bir yere çekmedi. Bilakis sistemin sınırlarını içeriden görerek eleştirilerimi daha da netleştirdi diyebilirim. Kürt meselesine dair bakış açımın değişmesinden ziyade, hâliyle yaşlandığım için de olsa gerek bu bakışı ifade etme biçimim ve araçlarım dönüştü sanırım. Aktif gazetecilik dönemimde de Kürt meselesini devletin güvenlik politikalarının ötesinde eşit yurttaşlık, demokrasi ve hukuk meselesi olarak ele alıyordum şimdi de öyle. Ancak parlamento deneyimi meseleye dair bazı vurgularımın daha kurumsal ve daha siyasal bir çerçeveye taşıdığını söyleyebilirim. Sorunun çözümünü içeren kalıcı barışın demokratikleşme ve hukuk normlarının egemen olduğu eşit yurttaşlık temelli bir siyasal dönüşümle mümkün olduğu fikrim ise bu gerçekleşene dek değişmeyecek.
Siyaset, benim için gazetecilikle kamusal alan taşınan hakikate bağlı kalma ve haklı olanda itiraz etme eylemselliğimin farklı bir yasal zemininden ibaret. Ukalalığımı bağışlayın; hakikat takıntılı bir siyaset yapma biçiminin genel çoğunluğu memnun etmediğinin de farkındayım. Bana dönük “İyi gazeteci ama kötü siyasetçi” eleştirisi de bununla ilgili. Hakikati dile getirmekteki ısrarım nedeniyle “iyi gazeteci” diyenler, aynı tutumu milletvekili sıfatıyla sürdürdüğümde “kötü siyasetçi” eleştirisi yapıyor. Türkiye’de siyasetin geçer akçesi nabza göre şerbet veren bir umut tacirliği. Ama ben o değilim. Dolayısıyla birçoklarının hapsolduğu, yankı odalarında dile getirdiği, alkış garantili söz üretmeye değil hakikat ne ise onu söylemeye devam edeceğim.
Bugün yeniden “çözüm süreci” konuşuluyor. Siz bu sürecin bütün tarihsel başarısızlıklarını belgelemişsiniz. Bu son dönem girişimini öncekilerden ayıran ne var?
Türkiye’de Kürt meselesini yalnızca eşitlik içermeyen bir etnik haklar sorunu değil aynı anda devlet modeli, vatandaşlık tanımı, güvenlik doktrini, demokrasi standardı ve bölgesel güç dengeleriyle bağlantılı bir rejim meselesi olarak adlandırmak gerek. Bu da sorunun tek bir reform paketiyle çözülebilecek bir konu olmaktan çıkarıyor. Ancak bu olumsuzluklara rağmen sorunun yapısal olarak çözülemez olduğu anlamına geldiğini düşünmüyorum. Dünyada benzer örneklerde uzun çatışmalar siyasi çerçeveyle dönüştürülebildi. Ama bunu gerçekleştirmek için karşılıklı şiddetin sürdürülemez olduğuna dair ortak kanaat, güçlü siyasal meşruiyet, toplumsal destek, hukuki güvence, tarafların geri dönemeyeceği kurumsal mekanizmalar ve en önemlisi kısa vadeli seçim hesabını aşan bir siyasal konsensüs gibi unsurlarla tamamlanan bir süreç yürütüldü. Türkiye’de şimdiye kadar bu unsurların hiçbiri aynı anda ve yeterli süre boyunca bir araya gelemedi. Yani mesele genellikle sadece bir istek yani irade meselesi değil, aynı zamanda bu isteği hayata geçirebilecek hukuki, siyasi ve uluslararası zeminin yani yapısal imkânların aynı anda inşa edilememesi meselesi. Hâl bu ilken bugünkü iklimde bir süreç var ama adı yok. İktidar cenahının “Terörsüz Türkiye” diye adlandırdığı bu süreç tüm yurttaşları kapsayan eşitlikçi, özgür, kalıcı barış hedefleyen bir siyasi çözümü içeren bir form barındırmıyor. Geçmiştekiyle kıyaslandığında ise hem biçimsel hem de içeriksel olarak farklar var. 10 yıl önceki süreç bürokrasi içinden bir kanadın da desteğini alarak bir AKP projesi olarak başlamışken şimdiki tam bir uyum hâlinde yürütülen bir devlet projesi. Devlet içi daha geniş mutabakat görüntüsü var. 2013–2015 sürecinin en büyük sorunlarından biri, devletin farklı güç merkezlerinin aynı stratejiye tam bağlı görünmemesiydi. Bugün ise özellikle Devlet Bahçeli’nin süreci açık biçimde sahiplenmesi dikkat çekiyor. Çünkü geçmişte milliyetçi blok çözüm fikrine sert karşı çıkıyordu. Şimdi ise süreç, “demokratik açılım” değil daha çok “Terörsüz Türkiye” güvenlik çerçevesiyle sunuluyor. Yani devletin güvenlik bürokrasisi ile siyasi iktidar arasında daha koordineli bir yaklaşım olduğu izlenimi veriliyor. Öncekine kıyasla muhataplık ve yöntem farkı da var. Geçmişteki süreç bir demokratik açılım karakteri taşırken, bugünkü girişim daha çok bölgesel savaş risklerine karşı bir “milli savunma hattı oluşturma” ve “örgütü içeriden tasfiye etme” stratejisi üzerine kurulu görünüyor. PKK’nin örgütsel kapasitesi ve toplumsal zemini farklı, hareket alanı da eskisine göre daha sınırlı. 2013’te örgüt sahada daha güçlüydü ve çatışmayı yeniden başlatma kapasitesi daha yüksekti. Bugün ise uzun süren askeri baskı, teknolojik istihbarat üstünlüğü, sınır ötesi operasyonlar ve kadro kayıpları nedeniyle örgütün hareket alanının daraldığı düşünülüyor. Bu yüzden iktidar cenahında gelişmelere müzakere değil tasfiye süreci olarak bakan bir görüş hâkim. Bu yüzden eski süreçte silahların susması ve demokratikleşme paketleri eş zamanlı yürütülmeye çalışılıyordu. Bugün sürecin dili de değişti. Öncekinde demokratikleşme, anayasa, kimlik hakları ve müzakere gibi başlıklar öndeydi. Şimdi ise öncelik silahsızlanma, örgütsel tasfiye, bölgesel güvenlik, Suriye-Irak hattındaki denge olarak görünüyor. Yani devlet bu kez “önce siyasal reform, sonra güvenlik” değil; “önce silah bırakma ve örgütsel çözülme” yaklaşımını benimsiyor. Yeni dönemin odak noktası, örgütün tamamen feshedilmesi ve silah bırakmanın koşulsuz bir dayatma olarak masaya gelmesi oldu. Öcalan’ın doğrudan örgütü tasfiye etmesi istendi ve adım atıldı. Bu hâliyle süreç bir pazarlıktan ziyade, bir “teslimiyet ve siyasallaşma” projesi olarak sunuluyor.
Bir önceki dönemi anımsarsak, AKP hükümeti ve istihbarat kanalları üzerinden yürütülen MHP’nin sert CHP’nin ise “şeffaf olunmaması” eleştirisiyle mesafeli muhalefeti söz konusuydu. Bu dönemde CHP, Kürt meselesinin çözümünde Meclis’i adres göstermekle birlikte, İmralı merkezli bir heyet yapısına daha ihtiyatlı ve eleştirel yaklaşıyor. Ancak genel olarak barış fikrine kapıyı tamamen kapatmıyor. İYİ Parti dışında kalan tüm muhalefet temsilcilerinin şerhlerini de belirterek soruna çözüm bulma gayesi samimi ise destek verdiği bir süreç yaşanıyor. Bu yeni sürecin kamusal alana duyuran da milliyetçi kanadın temsilcisi MHP lideri Devlet Bahçeli oldu. Hatta Abdullah Öcalan için yaptığı “TBMM’de konuşsun, terörün bittiğini ilan etsin” çağrısı ve ardından geçenlerde gelen “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörü” gibi statü önerileri, sürecin “devletin bekası” ve “milli mutabakat” zemininde kurgulandığını gösteriyor. Eski süreç daha çok “Akil İnsanlar Heyeti” gibi sivil toplum odaklı ve İmralı-Kandil-HDP üçgenindeki gizli ya da yarı-açık görüşmelerle ilerlemişti. Yeni dönemde ise TBMM çatısı altında bir komisyon kurulması, sürecin görece şeffaf ve yasal bir zemine oturtulması çabası öne çıktı. İktidarın onayıyla doğrudan kamuoyuna seslenen Öcalan için MHP’nin bir koordinatörlük statüsü alması gibi radikal sayılabilecek önerileri meselenin görece hukuki bir çerçeveye kavuşturulmak istendiğini de gösteriyor.
Bölgesel denklem tamamen değişti. 2015’e göre bugün Suriye iç savaşı farklı evrede. Bölgesel konjonktür açısından eski süreçte Suriye iç savaşı henüz yeni derinleşiyordu ve PYD/YPG’nin bölgedeki gücü bugün biraz gerilemiş olsa da aynı seviyede değildi. ABD’nin bölgedeki rolü değişmiş durumda, İran baskı altında, Irak Kürdistanı ile Ankara ilişkileri daha kurumsal. İsrail-Gazze-Lübnan hattındaki savaşın genişlemesi ve İran’a dönük operasyonlarla birlikte Ortadoğu’daki istikrarsızlık ve Türkiye’nin “iç cepheyi tahkim etme” ihtiyacı temel motivasyon kaynağı oldu. Yani Türkiye’nin dış tehditlere karşı içerideki Kürt meselesini bir güvenlik açığı olmaktan çıkarmayı hedeflediğini söyleyebiliriz. Özellikle Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin süreçte dolaylı rol oynadığına dair haberler dikkat çekiyor. Bu da ilk kez sadece Türkiye içi değil, bölgesel koordinasyonlu bir güvenlik mimarisi oluşturulmaya çalışıldığını düşündürtüyor.
Ancak bu farklılıklara rağmen hâlâ ciddi kuşku var çünkü geçmişteki başarısızlıkların temel nedenleri ortadan kalkmış değil. Sürecin hukuki zemini hâlâ belirsiz. Meclis merkezli şeffaf bir çerçeve tam oluşmuş değil. Kürt meselesinin siyasi/demokratik boyutunda somut reform beklentileri net değil. Taraflar arasında ciddi güven sorunu sürüyor. Kamuoyuna verilen bilgiler sınırlı ve kontrollü. Ayrıca geçmişte de kritik kırılma noktası “Silahsızlanma mı önce gelir, demokratik reform mu?” üzerinden olmuştu. Bu paradoks bugün de tamamen çözülmüş görünmüyor. Dolayısıyla bugünkü girişimi öncekilerden ayıran şey daha güçlü devlet konsolidasyonu, değişmiş bölgesel jeopolitik, güvenlik eksenli yaklaşım ve örgütün zayıflamış olması.
Abdullah Öcalan’ın “silah bırakın” çağrısından sonra tablo değişti mi gerçekten? Devletin ve iktidar bloğunun farklı kanatlarının attığı atmadığı adımları nasıl değerlendiriyorsunuz? Devletin ve iktidar bloğunun farklı kanatlarının attığı atmadığı adımları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’nin barışa en yaklaştığı dönem 2013-2015 arasındaki bir önceki süreçti. Tarafların birbirilerine karşı güvensizliği, silahsızlanmanın nasıl olacağı netleşememesi, sürecin kurumsal ve hukuki zemine oturtulmaması, çok geniş bir mutabakatla oluşan kamuoyu desteğinin kimi provokatif olaylarla dalgalı bir seyir izlemesi ve bölgesel savaş ortamı dengeleri değiştirdi. Nihayetinde tüm ülkeyi korkunç bir kan banyosuna sokan bir şiddetle sonlandı. Kürt hareketinin legal siyasi alanı da siyasi iktidar, yargı, medya ve toplumsal rıza üretimiyle daraltılarak sadece Kürtlere değil tüm yurttaşlara bedel ödetildi. Hâlâ da ödetiliyor. Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Osman Kavala, Can Atalay ve Tayfun Kahraman Anayasa Mahkemesi (AYM) ve İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) kararlarına rağmen birer siyasi rehine olarak hapiste tutulmaya devam ediliyorlar. Aynı şekilde Gezi davasının diğer mahkûmları Çiğdem Mater ve Mine Özerden ile cezalarını tamamladıkları hâlde Adnan Selçuk Mızraklı ve Selçuk Kozağaçlı infazları yakılarak özgürlüklerinden alıkonulmaya devam ediliyor. CHP’ye dönük siyasi operasyonlara her gün bir yenisi ekleniyor. Barış imzacısı akademisyenlerin görevlerine dönmelerinin yolu hâlâ açılmış değil. Toplumsal cinsiyet alanında yaşanan sıkıntılara çözüm bulmak bir yana daha da gerileme söz konusu. Eskiden birer yurttaş olarak var olduklarının mücadelesini yapan LGBTİ+ bireyler her gün bir başka nefret söylemiyle hedef gösterilip ötekileştirilerek artık hayatta kalma mücadelesi vermeye başladı. Temel hak ve özgürlüklerle ilgili kısıtlama ve devletin zor aygıtları üzerinden engellemeler sürüyor. En son Alican Uludağ ve İsmail Arı’nın bahane uydurularak hapsedilmesi de basın özgürlüğü ile ilgili durumumuzun özeti. Kayyım uygulaması devam ediyor. Hasta tutukluların tahliyesi sağlanmıyor. İfade özgürlüğü alanı daha da daralıyor. Bürokratik yozlaşmadan bahsetmiyorum bile. Silahsızlanma sadece askeri değil aynı zamanda siyasi bir yeniden entegrasyon meselesi. Şimdi hâl bu iken silah bırakma ve PKK’nin kendini fesih kararı neyi ne kadar değiştirdi siz karar verin. Ama örgüt kendisinden istenen adımları attı. Sorun bu adımların karşılığının boş bırakılması. Bir müzakere trafiği olduğunu öğrendiğimiz 2025 Ekim ayında bu yana devlet ya da iktidar tarafından atılmış bir tek adım yok.
Meclis komisyon raporunun demokratikleşme ve hukuki reform önerilerinin bulunduğu ve muhalefet partilerinin ısrarıyla metne koyulan kısım ise dilek ve temennilerden ibaret. Birçoğu için herhangi bir yasal düzenleme bile gerekmiyor. Yargının hukuk normlarına dönmesini sağlamak yeterli. Bu yeni girişimde MHP ve Devlet Bahçeli kanadı şaşırtıcı şekilde sürecin siyasi meşruiyetini açan taraf oldu. Ancak hem MHP hem de diğer partilere dağılmış hâlde bulunan ikna olamayan tabanı da milliyetçi ve güvenlik eksenli bir söylemle dengelemeye çalışıyorlar. Recep Tayyip Erdoğan ise daha kontrollü ve açık bir sahiplenme yerine bekle-gör tutumuna sahip. Çünkü Erdoğan açısından mesele sadece güvenlik değil; seçim matematiği de var. Kürt seçmenin CHP ile kalıcı bloklaşmasını engellemek, yeni anayasa veya sistem tartışmalarına alan açmak, “Terörü bitiren iktidar” hikâyesi üretmek ve Suriye-İran-Irak ekseninde İsrail ve ABD saldırganlığıyla devam eden bölgesel gelişmelere hazırlık yapmak gibi kaygıları var. Bir yandan Kürt seçmenle yeniden temas kurmak istiyor ama diğer yandan milliyetçi tabanı ürkütmek istemiyor. Ne tam çözüm süreci diyor ne de kapıyı kapatıyor. Bu yüzden süreç kasıtlı ve hesaplı biçimde hep muğlak bırakılıyor. Böylece DEM Parti ile süreçten yana beklentiye giren ama herhangi bir adım atılmadığı için öfkelenen tabanın arasındaki makası da açıyor. Ancak ortada kurumsallaşmış bir barış süreci, güçlü hukuki reform paketi, toplumsal mutabakat ve şeffaf bir yol haritası olduğunu söyleyemiyoruz. MHP kanadı ve lideri devletin kendisine tevdi ettiği görevin gereğini yerine getiriyor. AKP ve Erdoğan ise Kürt meselesinin silahlı şiddet kısmını sonlandırıp ülke ve sistemi demokratikleştirmeden iktidarda kalmaya devam ederek düşmanlaştırdığı herkese bedel ödettirmeye devam etmek istiyor.




