Orbán’ın Yenilgisi Ne Anlatıyor?

Ayrım Söyleşi14 Nisan 2026

Macaristan’da Pazar günü yapılan seçimlerde 16 yıldır başbakanlık görevini sürdüren Viktor Orbán ve Partisi FIDESZ, eski bir bürokrat olan Péter Magyar’ın 2020 yılında kurduğu partisi TISZA’nın öncülüğündeki muhalefete kaybetti. FIDESZ oyların yaklaşık %38’ini alırken, TISZA ise %53’ünü elde etti. Seçim sistemi dolayısıyla 199 kişilik Macar parlamentosunda FIDESZ 55 koltuk elde ederken TISZA 138 koltuk elde ederek süper çoğunluğa ulaştı, yani tek başına anayasayı değiştirme imkânına sahip oldu. Ayrım Dergi olarak, Orbán’ın iktidarı kaybedişini ve bu seçim sürecinde Türkiye siyaseti ile kurulan benzerliklerin yanısıra Avrupa siyasetindeki olası sonuçlarını Edgar Şar ile konuştuk.

Ayrım: Bugün dünyanın farklı yerlerinde, bir yandan sandıktan meşruiyet devşirip diğer yandan iktidarını giderek artan bir otoriterleşme ve sağ-popülist söylemle tahkim eden yönetim tarzının en simgesel isimlerinden biri kuşkusuz Viktor Orbán’dı. FIDESZ’in bu haftaki seçimlerde aldığı ağır yenilginin ardından önce şunu sormak isterim: Sizce Orbán iktidarının sonunu getiren başat etken neydi?

Edgar Şar: Tek bir faktöre indirgemek mümkün değil bu değişimi. Ancak belki de 2022 seçimlerinden beri, yani son dört yılda iktidarı giderek zayıflatan ve iktidarı bu seçimlerde yenen Péter Magyar’ın öncülüğündeki muhalefet partisi TISZA’nın başta ortaya çıkışına sonra yükselişine sebep olan bir dizi faktörün bileşkesi olarak görmek gerekiyor. İktidarı zayıflatan faktörlerden en önemlisi ekonomiydi. Macar ekonomisinin pandemiden beri toparlanamadığını ve son dönemde durgunluğa girdiğini söyleyebiliriz. Bu tabii Türkiye göstergeleriyle karşılaştırıldığında o derece ciddi değildi, ama Avrupa Birliği içerisinde çok ciddi değerlerdeydi.

İkinci olarak, iktidarı sarsan önemli skandallar yaşandı ki bunlardan en önemlisi Péter Magyar’ın da siyasete girmesine vesile olan, onun adalet bakanı olan eski eşinin de istifa etmek zorunda kaldığı pedofili affı skandalıydı. Bu skandal 2024 Şubat ayında gerçekleşti ve hem cumhurbaşkanı hem de adalet bakanının istifasıyla sonuçlandı. Bu olay sonucunda Péter Magyar siyasete girdi ve birtakım rejim içi ifşaatlar yaparak hareketini başlattı.

Üçüncü bir faktör ise, kamu hizmetlerindeki kalitenin ve verimliliğin çok düşmesiydi. Örneğin son zamanlarda hastanelerde ısıtma, soğutma ve havalandırma sistemlerinin doğru düzgün çalışmaması, okullarda yine benzer sorunlar yaşanması skandal seviyesine gelecek şekilde büyüdü Macaristan’da. Muhalefetin bunları siyasileştirebilmesi, TISZA’nın yükselişindeki önemli bir etkendi. Ayrıca Orbán yönetiminin 2022’de dördüncü seçimini kazanmasının ardından iyice hızlanan beyin göçü -özellikle ülkenin AB üyesi olmasını hesaba kattığımızda bunun örneğin Türkiye’ye göre çok daha kolay olduğunu düşünürsek- örneğin kamu hastanelerinde yeterince doktor-hemşire bulunamamasına, en basit bir ameliyat randevusunun bir yıl sonraya verilmesine ve bunun gibi durumlara yol açtı. Bunlar aslında iktidarın zayıflamasına sebep olduğunu söyleyebileceğimiz faktörler dizisini oluşturan üç faktör.

Muhalefeti güçlendirenin ne olduğuna bakarsak, özellikle muhalefetin siyaset yapma biçimini değerlendirmek gerekiyor. 2022 yılında Macaristan’da, Türkiye’ye benzer bir “altılı masa” vardı. Orbán ezici bir zaferle bu altılı masayı yendi. Bu da mevcut muhalefet partilerini çok zayıflattı. Tam bu sırada gerçekleşen skandallar üzerine ortaya çıkan bir figür olarak Péter Magyar, çok kısa bir süre içerisinde TISZA partisini devralarak yine çok kısa süre içerisinde gerçekleşen Avrupa Parlamentosu seçimlerine girerek %30 oy aldı. Bu çok önemli bir dönüm noktasıydı çünkü Orbán 2010’da tekrardan iktidara geldiğinden bu yana hiçbir muhalefet partisinin almadığı bir oy oranıydı bu. Hatta 2022 seçimlerinde altılı masa olarak tabir ettiğimiz o muhalefet koalisyonunun aldığı oy dahi %35 civarıydı.

O andan itibaren Péter Magyar iki önemli şey yaptı ve bunları da muhalefetin yükselişine dair iki önemli faktör olarak değerlendirebiliriz. Birincisi, 2024 Mayıs ayından itibaren hiçbir ara seçime ya da yerel seçime vb. odaklanmayarak, bunlarla zaman kaybetmeyeceğini söyleyerek sadece 2026 Nisan genel seçimlerine hazırlanacağını söyledi. O dönemden itibaren, yaklaşık iki yıldan kısa süre içerisinde, ülkeyi karış karış, neredeyse kapı kapı dolaştı dolaştı. Bu önemli bir faktördü. Bu sırada sivil toplumun da Orbán rejimi altında oldukça zayıfladığı bir Macaristan’ı düşündüğümüzde siyasetçi kimliğinin yanında adeta bir sivil toplum aktivisti gibi davrandı. İktidarı sarsan skandalları, kamu hizmeti kalitesinin düşüşünü ve ekonomideki problemleri, yani iktidarı zayıflatan faktörleri çok ustaca bir şekilde siyasileştirmeyi başardı. Ayrıca kendisi, orta düzey bir bürokrat olarak FIDESZ içindeki sınırlı rolü konusunda çok samimi bir şekilde en baştan itibaren günah çıkaran yepyeni bir aktör olduğu için tamamen yeni bir siyasetçi olarak algılandı. Bir yandan 16 yıllık iktidarın, bir yandan o iktidar karşısında sürekli yenilen ve Orbán öncesi dönemde de oynadıkları rol nedeniyle yıpranmış olan muhalefetin bu kadar yıprandığı bir ortamda onun yeni bir aktör olarak halkın karşısına çıkması kabul gördü. Bu imajın sarsılmaması açısından partisine eskiden siyasette bulunmuş hiç kimseyi dahil etmemeye özellikle özen gösterdi. Ayrıca FIDESZ’in sabotajına maruz kalmamak için de süreci bu şekilde yürüttü. Tüm bunlara birlikte baktığımızda seçimin kaybedilmesini bu faktörlerin bileşkesi olarak görmek mümkün.

Ayrım: Peki, Orbán’ın seçim yenilgisi aynı zamanda onun inşa ettiği rejimin de çözülmeye başladığı şeklinde yorumlanabilir mi? Yoksa burada yalnızca bir iktidar değişiminden değil, çok daha karmaşık ve uzun bir geçiş sürecinden mi söz etmek gerekir?

Edgar Şar: Aslında Péter Magyar liderliğindeki muhalefetin 2024 Mayıs’ından itibaren başladığı yolculukta, ilk kez Ocak 2025’te güvenilir anketlerde Viktor Orbán’ın partisi FIDESZ’in önünde gözüktüğü ortaya çıktı. Ve o dönemden itibaren de bir dalgalanma yaşamadan, istikrarlı bir şekilde TISZA’nın FIDESZ’e karşı arayı açtığını söyleyebiliriz.

Bu yükselişi iktidarın kaçınılmaz sonu olarak gösteren, özellikle seçime doğru bazı odakların ifşaatlarıyla zaten rejimin içeriden hafif çatırdadığını söyleyebileceğimiz birtakım olaylar yaşandı. Mesela ordu içerisinden bazı subaylar çeşitli ifşaatlarda bulundu. Yine bu süreç içerisinde gerçekleşen diğer skandalların medyaya sızdırılması da bu kapsamda görülebilir. Ancak her şeye rağmen, Viktor Orbán’ın 16 yıl içerisinde çok hızlı bir şekilde, bir yıldırım savaşına benzetilebilecek biçimde devleti tüm kurumlarıyla ele geçirdiği ve buna paralel olarak da rejimi otoriterleştirdiği bir süreçten bahsettiğimizi göz önünde bulundurduğumuzda, aslında Péter Magyar’ın bu seçimi kazandığında dahi devleti yönetmek için işinin kolay olmayacağı hep konuşulan şeylerden biriydi.

Ancak burada kritik olan nokta, mecliste Macar Parlamentosu’nun süper çoğunluğunun, yani 2/3’ünün üstünde bir çoğunluğu alması durumunda ancak Péter Magyar’ın gerçek anlamda bir şeyleri değiştirebileceği ve Orbán’ın kurduğu sistemin çelmelerine takılmadan ilerleyebileceği yönündeki yorumlardı. Nitekim Viktor Orbán, kurduğu sistem ve özellikle bunu besleyen seçim sistemi sayesinde kazandığı dört seçimde de oyları dalgalanmasına ve %40’lara kadar düştüğü zamanlar olmasına rağmen, mecliste 2/3 çoğunluğu hep elde edebilmişti. Magyar’ın da bu şekilde, bu seçim sistemiyle yarıştığını düşündüğümüzde, 2/3 çoğunluğu elde edebilmesi bütün anketlere rağmen çok yüksek bir olasılık olarak dillendirilmiyordu.

Ama dünkü seçim sonuçları bize, Magyar’ın Orbán’ın aldığı en yüksek oylardan bile daha yüksek oy alarak, meclisin 2/3’ünden fazla sandalyeyi ele geçirdiğini gösteriyor. Bir bakıma Orbán’ın kurduğu sistem, kendisini yani iktidarını bitiren bir sistem olarak da çalışmış gibi gözüküyor. Bu sebeple, bu koşullar altında devlette Viktor Orbán’ın kurduğu sistemin, Péter Magyar öncülüğündeki hükümete direnebileceği yönünde yorumlar da pek yapılmıyor artık. Eğer muhalefet tarafından bu çoğunluk elde edilmeseydi, Viktor Orbán’ın hükümeti destabilize ederek kısa zamanda geri dönmeye çalışabileceği gibi senaryolar çokça dillendiriliyordu. Ama dün akşam seçimleri kaybettiğini çok hızlı bir biçimde kabul etmesi gibi gelişmeler de aslında bürokrasinin de durumu aynı şekilde kabullendiği şeklinde yorumlandı. Yani kısaca, çok ezici bir muhalefet zaferi olması, Orbán’ın kurduğu sistemin etkisini sürdürme ihtimalini epey azalttı. Ama bundan sonra elbette izleyip pratikte bu sürecin nasıl işlediğini de görmek gerekecek. Özellikle Magyar’ın, Orbán’ın ilk iktidara geldiğindeki gibi çok hızlı birtakım dönüşümler sağlayıp sağlayamayacağını -çünkü buna müsait gücü var mecliste- görmemiz gerekecek.

Ayrım: Buradan hareketle, sağ-popülist stratejiye dayalı otokratik rejimlere ilişkin bugüne dek yapılan analizleri düşündüğümüzde, bu ölçekte bir seçim yenilgisi bazı yerleşik kabulleri sarsan bir örnek olarak görülebilir mi? Örneğin sıkça dile getirilen bir iddia, bu tür rejimlerde iktidar partisinin kaybedeceği bir seçime zaten girmeyeceğidir. O halde, Orbán kurduğu rejimin özellikleri düşünüldüğünde, nasıl oldu da aylar öncesinden kaybetme ihtimali belirginleşmiş bir seçime girmek zorunda kaldı?

Edgar Şar: Bu çok önemli bir soru. Yerleşik bazı kabulleri yıkan tarihi bir gelişme olarak okumak lazım. Her ne kadar bahsettiğiniz tarz rejimler arasında bir öncü de olsa Macaristan’ın bir Avrupa Birliği üye ülkesi olmasının çok kısıtlayıcı bir faktör olduğu bu bağlamda dillendiriliyor. Ancak Viktor Orbán’ın 16 yılda kurduğu ve Péter Magyar’ın “mafya” olarak nitelediği bu sistemi, bir Avrupa Birliği üyesi olarak kurduğunu, hatta bu sistemi kurarken Avrupa Birliği fonlarından önemli ölçüde yararlandığını, Avrupa Birliği’nin büyük oranda istemeyerek ama kısmen bazı üye ülkelerinin çıkarları doğrultusunda yaptığı bazı ikili antlaşmalar sebebiyle belki kısmen de buna cevaz vererek bu otokratikleşme ve devleti ele geçirme projesini fonladığını da unutmayalım. Dolayısıyla böyle bir sistem içinde böyle ezici bir yenilginin gerçekleşmiş olması o sistemin kuralları içerisinde tarihi bir olay olarak değerlendirilmelidir.

Bu tarz rejimlerle ilgili ön kabullerden biri, evet, iktidar partisinin kaybedeceği seçime gitmeyeceğidir. Ancak şunu da unutmamamız lazım: Macaristan tıpkı Türkiye gibi seçimli bir otoriterliğin rekabetçi tipolojisine doğrudan ona uyan bir tipolojiye sahip. Türkiye ise 2024 yerel seçimlerinden sonra artık rekabetçiliği kaybeden bir rejim tipine sürükleniyor. Bu rejimlerle ilgili ön kabuller, genellikle bu rejim tipolojisindeki eski örneklere bakılarak yapılıyor. Fakat daha önce seçimli otokrasi olarak görebileceğimiz ülkelerle Türkiye, Macaristan belki Venezüela gibi ülkelerin arasındaki temel bir fark, o ülkelerin çoğunun 1990’lar sonrasında Soğuk Savaş bittikten sonra daha otoriter bir yönetimden seçimli otoriterliğe geçilen tarz bir tipolojiye uymasıydı. Türkiye, Macaristan, Venezüela gibi örnekler ise demokrasinin bir tipinden geri kaya kaya otoriterliğe sürüklenen ülkeler. Dolayısıyla bu ülkelerde seçimler çok daha önemli. Devlet kapasitesinin, çok partili seçim geleneğinin görece güçlü olduğu bu örneklerde, seçimleri birtakım bahanelerle ertelemek o kadar da kolay olmuyor. Dolayısıyla bu örneklerde yaşanan olaylar da aslında deneysel bir önem taşıyor; adeta bir laboratuvar işlevi görüyor. Tabii bu noktada, dünyada şu an hâkim olan bağlam oldukça müsait olmasına karşın Macaristan’ın Avrupa Birliği’nde olması, daha otokratikleştirici bir sürece girmesini zorlaştıran ögelerden biriydi. Örneğin Türkiye’de 2024’ten sonra hızlanan otokratikleşme dalgası, Türkiye’yi rekabetçi otoriter rejimden de daha aşağı doğru sürükleyen o dalga, uluslararası bağlamdan da çok olumlu bir şekilde etkilendi ve Türkiye, Macaristan’dan farklı olarak Avrupa Birliği’nden kısıtlayıcı bir etki de görmedi. Dolayısıyla bütün bu koşullar altında Viktor Orbán çok mücadele etti. Kendisi seçime dış istihbarat servislerinin karıştığını iddia etti ama aslında kendisi belki tarihte eşi görülmemiş şekilde hem Moskova’nın hem Washington’un desteğini alarak gitti seçimlere.

Rus istihbaratçıların aylar öncesinden Budapeşte’ye kamp kurup Belarus tipi “yanlış bayrak” operasyonlarıyla ya da çeşitli manipülasyonlarla seçimi etkilemeye çalıştıkları ayyuka çıkmıştı zaten. Seçim ortamının ne kadar adaletsiz koşullarda gerçekleştiğini; medyanın, bütün devlet kurumlarının yapısını konuşmaya gerek yok. Bütün bu koşullarda daha ileri gidemedi. Örneğin Ukrayna’yı bahane ederek, Ukrayna’nın Rusya’yı sabote etmek için Macaristan’a saldırılar düzenleyeceği gibi gerçekçilikten çok uzak birtakım iddialar vardı. Bunlar gibi bir yanlış bayrak operasyonu yaratıp seçimleri ertelemek ya da bayrak etrafında toplanma etkisi yaratmak gibi planlarının olabileceği söyleniyordu ama günün sonunda bunların hiçbiri olmadı. Bir kısmı olacak gibi oldu, ama çok faydalı olmayacağı kanısına varıldı muhtemelen ki seçimler bu şekilde gerçekleştirildi.

Seçimin rejimlerinde bu derece önemi olan otokratlar için de açıkçası bir yandan seçimden vazgeçmek çok kolay olmuyor, çünkü bütün meşruiyetlerini bunun üzerine kurmuş oluyorlar. Daha başka bir meşruiyet tipi yaratma pratikleri olmuyor. Olmadığı için de bir sürpriz elementini dikkate almak gerekiyor, yani bir seçim şoku elementi de var. Baktığınız zaman hükümete yakın anket firmalarının yaptığı iktidarın önde olduğuna dair o manipülasyonun kısmen hükümeti de etkilemiş olabileceğini düşünebiliriz. Bu şok elementini bu rejimlerde gözden kaçırmamak lazım. 2024 yerel seçimlerinde muhtemelen Türkiye’deki iktidar da İstanbul ve Ankara’yı tekrar kaybedeceğini seçimlerden önce öngörmüştü ancak birinciliği CHP’ye kaybedeceğini muhtemelen öngörememişti ve bu o akşam için bir şoktu. Dolayısıyla benzer bir şekilde, belki seçimlerin bu kadar ezici bir şekilde Orbán’ın aleyhine sonuçlanacağının da öngörülememiş olmasını ve bunun bir şok olarak ortaya çıkmasını hesaba katmak lazım. Bu şok edici durumun da seçime zorlayan ve son anda geri adım atmayı imkânsız kılan bir durum yarattığını söyleyebiliriz.

Burada başka bir örnekten bahsedeyim. Venezüela’da da benzer bir durum yaşanmıştı. 2024 yılında Maduro muhalefetin adayının seçimlerde yarışmasına izin vermemişti. Çok adaletsiz koşullarda gerçekleşen bir seçimden bahsediyoruz tabii. Muhalefet başka bir adayla seçime girdi ve seçim günü süreci normal gerçekleşti. Ancak Maduro, sayım zamanında kaybedeceğini gördüğü anda sayımı durdurup ani bir şekilde kazandığını ilan etmişti. Dolayısıyla bu tarz rejimlerde seçimleri kaybetmesine rağmen iktidarda kalış örneği olarak Venezüela’yı görüyoruz. Aynı senaryonun Orbán tarafından devreye sokulması pek gerçekçi değildi. Çünkü Macaristan söylediğim gibi Avrupa Birliği üyesi bir ülke ve aynı zamanda birçok açıdan bu hamle çok riskli ve sürdürülemez olarak değerlendirilmiş olabilir.

Ayrım: Donald Trump ve MAGA çevrelerinin seçim gününe kadar Viktor Orbán’a açık destek verdiğini, hatta Başkan Yardımcısı J.D. Vance’in Macaristan’a giderek kampanya sürecine fiilen dahil olduğunu biliyoruz. Benzer türden dış desteğin geçtiğimiz yıl Arjantin’de Javier Milei açısından oldukça işlevsel olduğu da görüldü. Macaristan’da ise bu desteğin işe yaramadığı, hatta yer yer ters teptiği anlaşılıyor. Sizce Macaristan’daki tabloyu bu açıdan farklı kılan neydi?

Edgar Şar: Tabii şunun etkisi var: Macaristan’da Viktor Orbán’ın çok uzun süre boyunca öcüleştirdiği aktörlerden biri Brüksel ve Brüksel’deki bürokratlar oldu. Bu kadar dış güçleri, dış faktörleri düşmanlaştıran biri olarak dış güçlerin desteğini almış olması kendisine beklenen etkiyi zaten yaratmayacaktı. Her şeyden önce bu, muhalefetin de iyi kullandığı bir faktör oldu. Öncelikle yapısal olarak bunu bir defa söylememiz gerekiyor. Bir de muhalefetin yine siyaset yapım sürecinde iç politikadaki konularda, örneğin Orbán’ın düzeninin yarattığı yolsuzluk çarkının Macaristan’ı Avrupa Birliği’nin en fakir ve en yolsuz ülkesi haline getirmesi ve bunun insanların günlük hayatına yansıması konusundaki siyaseti muhalefet tarafından o kadar ustaca örüldü ki bu tarz dış desteklerin anlamı zaten çok olmayacaktı.

Bir de Trump’ın aslında hem kendi ülkesinde hem de dünyada benzer rejimlerdeki tabanları nezdinde İran Savaşı sebebiyle kısmen düşen bir popülaritesinden bahsetmek gerekir. Bu iki konjonktürün üst üste gelmesi de mutlaka hesaba katılması gereken faktörlerden bir tanesi. Buna rağmen Trump’ın desteğine Orbán çok güveniyordu. Hatta Budapeşte’ye Trump’ı getirmek istiyordu ancak yine İran Savaşı gündemi ile çakışması sebebiyle Trump, JD Vance’i göndermeyi tercih etti. Ve seçimden bir gün önce kendi sosyal medyasından Orbán’a desteğini tekrardan belirtti ve Orbán kazandığı taktirde ABD’nin bütün ekonomik gücünü Macar ekonomisini güçlendirmek için kullanacağını söyledi. Tabii muhalefet yine aynı kampanya diliyle devam etti. Bu olayları, hükümetin bugüne kadar hep şeytanlaştırdığı dış güçlerin bir illüzyondan ibaret olduğunu kanıtlamak için kullandı. Ayrıca ABD’nin Macaristan’a bugüne kadar Trump’ın ne ilk döneminde ne de ikinci yılına yaklaştığı ikinci başkanlık döneminde Macaristan’a ekonomik göstergelere baktığımızda çok da bir faydası olmamış olduğu gerçeği de etkili oldu. Trump’ın ekonomik desteği hükümet tarafından daha somut şekilde gösterilebilseydi belki bu kullanılabilirdi ama o da açıkçası kullanılamadı. Sonuç itibariyle JD Vance’in Budapeşte’ye gelişi bir fayda yaratmadığı gibi, Orbán’ın ve ekibinin mücadele etmesi gereken yeni anlatılar ortaya çıkmasına dahi sebep oldu diyebiliriz.

Ayrım: Buradan devamla şunu da sormak isterim: Orbán’ın yenilgisi, aynı zamanda Trumpçı uluslararası hattın da sembolik bir yenilgisi olarak okunabilir mi? Eğer öyleyse, dünya siyasetinde bizim Ayrım’daki yazılarda “kara düzen ittifakı” diye adlandırdığımız küresel faşizan yönelim açısından bu sonuç ne anlama geliyor?

Edgar Şar: Kesinlikle böyle bir sembolik yenilgiden bahsedilebilir. Hatta bunun çok somut sonuçlarından ziyade bu sembolik yönüne odaklanmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Orbán’ın yenilgisini bu tarz rejimlerin bir domino etkisiyle düşeceği şeklinde yorumlayanlar da oldu ama açıkçası ben buna katılmıyorum. Her ülkede bu tarz partilerin yükselişini sağlayan hem uluslararası konjonktürel ve yapısal faktörler hem de iç politikada gelişen faktörler var. Sadece Orbán’ın yenilmesiyle bunlar ortadan kalkmayacağı için böyle bir şeyden bahsedemeyiz. Ancak yine de sembolik etkisi çok önemli. Çünkü Orbán bu tarz rejimlerin öncüsüydü. Orbán 2010’da iktidara gelmişti ve 2008 küresel ekonomik krizi zamanında özellikle tam iktidara geliş hazırlıkları yapıyor olması onu bu tarz parti ve rejimlerin ekonomik ve siyasal yaklaşımı açısından gerçekten bir öncü haline getirmişti, sembolik bir isimdi. Tam da bu sebeple zaten hem bu seçim Macaristan’ın görece önemini çok aşan bir şekilde değerlendirildi hem de Orbán’ın yenilgisine anlamlar yüklendi. Trump’ın desteğini biraz bu çerçevede okumak gerekiyor, çünkü JD Vance’in Budapeşte’de kullandığı söylemlerin de net bir şekilde gösterdiği üzere bu sembolik değere anlam veren bir yönetim var ABD’de. Bunun yanında ABD için AB’nin onları memnun etmeyen mevcut işleyişinden, o raydan çıkarabilecek bir üyesinin olması önemliydi, ki son 1.5-2 yılda bunun çok faydasını görmüşlerdi. Çünkü Macaristan, AB’nin kendi politikalarını, özellikle Rusya-Ukrayna savaşında uygulaması açısından ciddi blokaj yapıyordu. İktidarın devamı ve AB’nin bir blok olarak efektif bir şekilde davranamaması ABD için önemli olacaktı. Bu sebeple somut bir önemi de vardı. Ancak sembolik olan önemlerinden bir tanesi de Trump’ın desteğinin etkisi meselesiydi. Bugüne kadar Trump’ın desteğini alıp Avrupa’da kaybeden kimse olmamıştı. Dediğiniz gibi Arjantin’de etkisi olmuştu, Kanada’da ters etkisi olmuştu ama Avrupa’da şimdiye kadar bu ters etki yaşanmamıştı. İran savaşıyla beraber Trump’ın repütasyonunun düşmesi de, yani kendi tabanında dahi kısmen düşmesi de, önümüzdeki süreçte Avrupa’daki sağ popülist-aşırı sağcı parti liderlerinin kampanyaları sürecinde Trump’ın desteğini talep etmemesi hatta reddetmeleri sonucunu da doğurabilir. Dolayısıyla böyle bir sembolik anlama da sahip.

Ayrım: Biraz da Orbán’ı yenilgiye uğratan Péter Magyar’a ve partisi TISZA’ya bakalım. Bu partinin ideolojik haritadaki yeri konusunda ciddi bir belirsizlik olduğu görülüyor. TISZA ve Magyar sizce nerede konumlanıyor? Bu seçim başarısıyla ideolojik konumlanışı arasında doğrudan bir ilişki var mı? Yoksa Magyar’ı daha çok, farklı toplumsal hoşnutsuzlukları ve tepki oylarını kendi etrafında toplamayı başarmış bir siyasal figür olarak mı değerlendirmek gerekir?

Edgar Şar: İdeolojik konumlanması ile başarısı arasında doğrudan bir ilişki kurmak mümkün değil. Çünkü ideolojik konumlanışı çok köşeli hatlarla çizilmiş değil. Macaristan’da 1989’a kadar süren komünist yönetimden sonra yapılan seçimlerde Macaristan Sosyalist Partisi birkaç defa iktidara geldi ve Orbán’ın 2010’da iktidara gelişinden önce de iki dönem yani sekiz yıllık bir iktidarları oldu. O dönem hem yolsuzluk hem de başka yönetimsel açıdan çok ciddi skandallar gerçekleşmişti ve 2008 küresel ekonomik krizi de aynı döneme denk gelmişti. Tam da bu sebeple Orbán’ın 16 yıllık iktidarı boyunca sola karşı sürekli kaşıdığı bir fay hattı olarak var oldu. Orbán’ın dört seçime sahne olan 16 yıl boyunca yenilgiye uğrattığı Macar muhalefeti de daha ziyade bu sol ve sol liberal çevrelerden oluşuyordu. Bütün yakın tarihi travmatize ederek ve siyasi olarak araçsallaştırarak solu -biraz Türkiye’deki liberallikle kıyaslayabiliriz- bir küfür haline getirmişti neredeyse. Macar siyasi kültüründe bunun etkisi olduğunu kabul etmek gerekir.

Bu sebeple Magyar ortaya çıktığında solcu ya da liberal olduğunu belirten bir söylem tutturmayacağı beklenebilir bir şeydi. Zaten kendisi de Orbán’ın siyasi çevreleri içinde bulunmuş biri olarak soldan olmadığı açık olan biri. Ancak daha merkez bir siyaset inşa ettiğini bize gösterebilecek bir söylem tutturduğunu da söylemek gerekir. Siyasi yolculuğunun en başında Avrupa Parlamentosu seçimlerini kazandıktan sonra zaten Avrupa Parlamentosu’nda Avrupadaki merkez sağ hareketlerin bulunduğu ve Orbán’ın partisinin atıldığı European People’s Party’e (Avrupa Halklar Partisi) üye olmuştu Magyar’ın partisi. Dolayısıyla merkez sağ parti olarak değerlendirebileceğimiz bir parti. Ancak Macaristan’da sağ ve sol Türkiye’dekine benzer bir şekilde ekonomik bölüşümden ziyade kültürel bir ayrıma referansla anlaşılabiliyor, bunu da hesaba katmak gerekiyor. Zaten Orbán’ın düşmanlaştırdığı sol da yeniden bölüşüm ya da sosyal adalet meselelerinden ziyade daha kültürel, anti-milliyetçi ve daha kozmopolitan bir şeyi ifade ediyor. O sebeple Magyar’ın söyleminde sol olarak kabul edilebilecek ya da daha merkezde onu gösterebilecek elementler var, sosyal adalete çok önem veren elementler zaten var. O sebeple ideolojik konumlanışıyla başarısı arasında kurulacak ilişki Orbán karşısında gerçek anlamda bir merkez inşa edebilmiş olmasından geçiyor. Zaten seçim sonuçlarının eziciliği de bunu gösteriyor. Hem şimdiye kadar konvansiyonel olarak muhalefette olan kitlenin tamamını seçimde katılımı artırarak hem de Orbán’ın bugüne kadarki konvansiyonel tabanında memnuniyetsiz olanları veya belki de ondan daha fazlasını aynı anda mobilize etmeyi başarabilmesi bu merkezi ustaca inşa ettiğinin bir göstergesi.

Ayrım: Magyar’ın partisinin mecliste de açık bir üstünlük elde ettiği görülüyor. Ancak Orbán’ın devlet, özellikle de yargı ve güvenlik bürokrasisi içinde yıllar boyunca adım adım oluşturduğu güçlü ağlar düşünüldüğünde, bu parlamento üstünlüğü Magyar’a rejimi gerçekten yeniden yapılandırma kapasitesi sağlayabilir mi? Yoksa iktidar değişse bile devlet aygıtı düzeyinde çok daha dirençli bir Orbán mirasıyla mı karşı karşıyayız?

Edgar Şar: Meclisin üçte ikisinden fazlasını almış olması bir süper çoğunluk sağlıyor Magyar’a.  Bu da Orbán’ın 16 yıl içinde kurduğu sistemi kurmasını ve devam ettirmesini ve devletin her kurumumun kılcal damarlarına girecek şekilde sağlamlaştırmasını sağlayan şeydi. Şimdi Magyar için de benzer imkân var.  Orbán’ın sistemini ortadan kaldırıp yeni vaatlerine uygun bir kurumsallaşma inşa etmek için bir imkânı var. Tabii ki bu kolay bir süreç değil. Uzun bir süreç ve nasıl yapacağına bakmamız lazım. Ama en azından Meclis’te halkın ona verdiği yetki çok ezici bir çoğunlukla kendisine bu imkânı veriyor. Tam da bu sebeple devlet içinden gelebilecek engellemeler, blokajların da çok etkili olmasının pek mümkün olmadığını gösteriyor. Çünkü bütün bu tepkiyi ya da blokajı yaratacak kadroları değiştirme imkânı olduğunu söylemek lazım.

Ayrım: Son olarak, Macaristan’daki bu tarihi seçim sonucunun AB, özellikle de onun merkez ülkeleri olan Almanya ve Fransa açısından anlamı nedir? Bu sonuç, AB’nin kendi içindeki en sorunlu otoriter odaklardan birinden kurtulması olarak mı görülmeli, yoksa Birliğin kendi yapısal krizleri düşünüldüğünde daha temkinli bir okuma mı yapmak gerekir?

Edgar Şar: Avrupa Birliği’nin buradan bir ders çıkarması gerekir kendi mekanizmaları adına. Çünkü doğrudan Avrupa Birliğinin kendi mekanizma ve fonlarını kullanarak 2004’te hızlı bir büyüme yapmıştı ve Macaristan o sayede dahil olmuştu AB’ye Orta ve Doğu Avrupa’daki diğer demir perde ülkeleriyle birlikte. Kendi mekanizmalarının ve fonlarının; popülist bir lider tarafından gayet otokratik, devlet kurumlarını tamamen ele geçirecek şekilde bir yönetim kurmasına izin veren bir mekanizma şeklinde kullanılabileceğini ortaya çıkardı. Bu özellikle Macaristan çevresindeki Slovekya, Çekya, Polonya gibi bazı ülkelerde en azından 2023’e kadar bu yaklaşımın çalışabilir bir metot olarak görülmesini sağladı. Bu Avrupa Birliği’nin bir yere kadar tolere ettiği bir şey oldu aslında. Ama Avrupa Birliği’nin kendi açısından hayat memat meselesi olarak gördüğü Rusya-Ukrayna Savaşında Rusya’ya karşı adım atma meselesine gelindiğinde, hem Orbán’ın hem bu adımları bloke eden çalışmaları hem de Brüksel’de konuşulan ve çok gizli kalması gereken bilgilerin Macaristan Moskova Büyükelçiliği üzerinden doğrudan Kremlin’e sızdırılması, Avrupa Birliği için Viktor Orbán’ın hükümetinin artık tolere edilebilir seviyeyi aştığını gösterdi açıkçası.

Dolayısıyla Orbán kazansaydı bile üyeliğini askıya almak ile veto ve oylama haklarını askıya almak arasındaki seçeneklerinden birinin uygulanma ihtimali çok yüksek görünüyordu. Şimdi Orbán’ın bu şekilde yenilmesi, Avrupa Birliği’nin en önemli gördüğü konulardan biri olan iç işleyişinin devamı açısından önemli bir kazanım olarak görülecektir. Dolayısıyla Avrupa Birliği’nin kendi mekanizmalarıyla ülkesini otokratikleştirecek bir iktidara isteyerek ya da istemeyerek destek sağlamış olmasından bir ders çıkarıp bunu bilerek mekanizmalarını reforme etmesi gerekir. Bu ders alındı mı bundan tam emin değilim. Ancak Avrupa Birliği’nin şu an kendi yapısal problemleri ve içinde bulunduğu kriz bundan çok daha büyük. Dolayısıyla sırf bu seçimle açıkçası bunların çözüldüğünü söylemek mümkün değil. Ama en önemli konu olarak gördüğü Rusya-Ukrayna savaşındaki iç işleyişini düzeltme imkânı bulacaktır diyebiliriz. Birliğin geleceği açısından bakıldığında iki senaryo var: İyimser bakanlar burada AB’nin iç mekanizmalarının bu şekilde düzelmeye devam etmesi ve yaşadığı diğer krizlerde de bu düzelmenin kendisini göstermesiyle AB’nin çok uzun zamandır yaşadığı olumsuz gelişmeler karşılığında ilk kez böyle olumlu bir noktaya doğru evrilebileceğini düşünüyorlar. Kötümser görüş için zaten Avrupa Birliği’nin hâlihazırda yaşadığı büyük krizin içinde bunun izole edilebilir bir olay olması ve çok etkisinin olmaması gibi iki ihtimal var. Bu açıkçası bundan sonra ne yapacağına göre değişir. Şu anda nasıl olacağını öngörmek mümkün değil. Ama şunu söyleyelim, Avrupa Birliği’nin hareket alanını kısıtlayan faktörlerin önemli bir kısmı varlığını sürdürecek. Burada Viktor Orbán’ın hükümetinin ortadan kalkması bu mekanizmalardan sadece bir tanesiydi. Dolayısıyla artık düzelmenin başlangıcı olarak bunu görmek çok mümkün değil. Ama kendi iç birliğini tekrardan konsolide edip ilerlemek için de önemli bir fırsatı, sembolik olarak özellikle yakaladığını da söylememiz gerekir.

Orbán’ın Yenilgisi Ne Anlatıyor?
0:00 / 0:00