Aristophanes Kuşlar’da şöyle der: “Ne iştir bu! Cehenneme gitmeye razı olduk, onun bile yolunu bulamıyoruz bir türlü.” Bu trajik sözleri Aristophanes’e yaraşır bir komediye dönüştüren, cehennemin yolunu bir türlü bulamamak değil de öyle bir yolun var olduğunu düşünmektir herhalde. Sahiden, cehenneme giden yolu aramakla meşgulken cehennemin tam da ortasında olduğumuzu fark edememek esaslı bir trajikomedi sayılmaz mı?
Türkiye’de her gün bir yenisine tanık olduğumuz olağanüstülükler serisine ve buradan hareketle ortaya atılan analizlere bakıldığında da benzer bir hisse kapılmamak oldukça zor. Saray iktidarının her girişiminin ileride bekleyen bir rejime doğru atılan bir adım olduğunu, o rejimin önünde, eşiğinde, kıyısında bulunduğumuzu, veyahut gelmekte olan rejimin son rötuşlarının yapıldığını düşünedururken bir türlü yutkunamadığımız acı lokma o rejimin tam da ortasında olduğumuz gerçeği olabilir. Kim bilir, belki de bu “müstakbel yeni rejim” varsayımının arkasında, mevcut rejimin tercihen değil de kazara bu olağanüstülük niteliğini üstlendiği sanısı ve bir gün bu rejimin de olağanlaşacağı, normalleşeceği, hız kesip yerleşeceği beklentisi vardır.
Bu tartışmayı şimdilik bir kenara bırakarak, rejim konusunun geleceğin değil bugünün konusu olduğunu hatırlamak gerekiyor. Saray Rejimi, kurulacak bir rejimin niyetini değil halihazırda işleyen bir rejimin niteliğini anlatıyor; haliyle daha kötüsünün hep bir sonraki adımda yaşanacağı beklentisinin sersemletici etkisinden kurtulmak gerekiyor.
Artık cehenneme giden yollar hakkında söylediklerimiz, cehennemin tam da ortasında olduğumuzu gizleyen bir oyalanmaya dönüşüyor çünkü.
***
Türkiye’de halihazırda hakim olan rejim tipinin akademik sınıflandırmalar bakımından nasıl adlandırılacağı konusunda hayli geniş bir literatür oluşmuş durumda. Bu geniş literatürde otoriterlik tanımı ise yüksek bir uzlaşıyla kabul görmüş sayılıyor. Evet, Türkiye sözcüğün tam anlamıyla otoriter bir rejimin hakim olduğu bir ülke. Ancak otoriterlik tanımı ne kadar uygun düşerse düşsün, fazlasıyla geniş ve Türkiye’deki tabloya dair özgül farkı veremeyen bir tanım da aynı zamanda.
En başta, otoriter rejimler mutlaka tek adam rejimleri olmak zorunda değil. Nihayetinde, Türkiye de iktidar mekanizmalarının kıyısında ve liderin gölgesi altında iş gören çıkar çevrelerine sahip olduğu için salt tek adam rejimi olarak görülemez. Öte yandan, Türkiye, bu iktidar şebekesinin hem siyasal hem toplumsal hem de ideolojik açıdan tek adamın gücüne sıkı sıkıya bağlı olduğu bir ülke. Belki de şöyle söylemek gerekir: Türkiye’de tek adamlık her şeye kayıtsız bir sadistin kişiselleşmiş egemenliğini değil, iktidarı kullanan çıkar çevrelerinin ve iktidar şebekesinin ihtiyaç duyduğu bir vizyonu ifade ediyor.
Bu açıdan, otoriterliği bir genel çerçeve olarak görmeye devam ederken, otoriter rejimler çatısı altındaki bir tür ya da dal veyahut sentez olarak otokratik nitelemesini de kullanıma sokmak faydalı olabilir. Bilhassa, siyaset alanının baskı ve kısıtlamalarla sınırlanmasının ötesinde doğrudan doğruya iktidarın “has arazisi” haline getirilmesi; iktidarda bulunan fraksiyon ve kişilerin muhalefeti hukuksuz yollarla engellemesinin ötesinde doğrudan doğruya muhalefeti kendi arzusunun taşıyıcısına dönüştürmesi; tek adamlığın idari bir işlev ve güç olarak kullanılmasının ötesinde bir tür “çar babamız” figürüne benzeyerek siyasal alanın bileşim ve konfigürasyonunu akredite eden bir düzenleyicilik üstlenmesi gibi açılardan düşünüldüğünde otoriter rejimler ailesinden otokratik bir düzenle karşı karşıya olduğumuz söylenebilir.
Bu durumun en açık göstergesi, siyasetin tekelleştirilmesi diyebileceğimiz ve esasen siyasal alanı kendi iktidar pratiğinin mekanı olacak biçimde büzüştürüp daraltan yönelimdir. Siyasetin halktan koparılması, halkın siyasetten dışlanması, siyasal alanda rekabet eden öznelerin katı bir sermaye diskuruna bağlılık geliştirerek aynılaşması gibi süreçlerin yeni olduğu söylenemez elbette. Neoliberal egemenlik modelinin hakim olmasıyla paralel biçimde bu siyasetsizleşme günden güne ilerledi zaten. Bugün deneyimlediğimiz süreç, tüm bunların üzerine, siyaset alanının da bütünüyle iktidar tarafından çitlenmesidir.
Bu sürecin geldiğimiz aşamasında, siyaset, içinde düzene bağlı aktörlerin seçim stratejileri yoluyla rekabet ettiği bir alan olmaktan çok, devletin, kendisine hakim olan fraksiyon tarafından siyaset alanını biçimlendirmek üzere harekete geçirildiği bir kuşatmaya ve iktidarın iktidarda kalmasına hizmet eden bir pratik olduğu ölçüde izin verilen bir performansa dönüşmüştür. Düzen dışı öznelerin zaten hiçbir zaman dahil olmadığı bu burjuva siyaset alanı, artık düzen içi öznelerin de sadece iktidarın uygun gördüğü biçime bürünmekle dahil olabildiği bir alan olmuştur. Haliyle, böylesi bir dönüşümün sonucu, ister iktidarda olsun ister muhalefette, siyasetin çeşitli partiler arası bir mücadele olmaktan çıkmasıdır. Artık olan, devlet ile partilerin mücadele ettiği bir siyaset uğraşıdır. Devlet, onun en has kapitalist biçimi, liberal kuramın ileri sürdüğünün aksine, burjuva partiler arasındaki rekabeti düzenleyen ve sınırlayan bir hakem olmaktan çıkmış, doğrudan doğruya o partilerle mücadele eden bir rakip olarak belirmiştir.
***
Türkiye’de rejimin hegemonya krizi içerisinde olduğu da uzun süredir hakim bir söylem. Ancak ortada bir kriz olması, o krizin yönetilebilir olup olmadığı da saptanmayınca pek ön açıcı bir açıklama sayılmaz. Nitekim, neredeyse 10 yıldan bu yana belirgin bir hegemonya krizinden söz edebilmemize rağmen iktidarın bu krizi yönetebiliyor olması da dikkat çekici bir durum.
Muhtemelen, iktidarın hegemonya krizini yönetebilmesini kolaylaştıran unsurların başında bir parti olarak değil de bir devlet aygıtı olarak sahnede yer alması geliyor. Bu, iktidara sadece orantısız bir güç, kaynaklara erişim açısından devasa bir avantaj, hiçbir parti örgütüyle karşılaştırılamayacak bir makineyi seferber etme imkanı sağlamakla kalmıyor. Aynı zamanda ve esas olarak, siyaset alanını düzenleme, sınırlama, esnetme ve daraltma, açma ve kapama, en önemlisi de ister polisiye ister hukuki yollarla zoru kullanma gibi son derece esnek ve işlevli bir yetki de veriyor. Haliyle, bir hegemonya krizi yaşanmasına yaşanıyor, ama muhalif özneler sürekli kuralları ve sınırları değişen bir uzamda hareket etmek zorunda kalarak bu krize alternatif bir hegemonik girişimle yanıt veremiyor.
İkincisi, alternatif bir hegemonik girişimi inşa etmek için ihtiyaç duyulan kaynak ve imkanlardan mahrum bırakılmış bir muhalefetin olduğu koşullarda, iktidar da esas olarak kendi geleneksel tabanının ve seçmenlerinin kapsandığı bir hegemonya projesi ile yetinebiliyor. Türkiye’nin yarısının bu iktidara rıza göstermediği doğru, ancak iktidarın da bu yarının rızasını şart gördüğünü söylemek pek mümkün değil. Dahası, muhalefete etkili bir hegemonik girişimle söz konusu yarıyı seferber etme şansı da bırakılmadığında, iktidar açısından kapsayıcı bir hegemonik girişimi inşa etmek gereksiz bir maliyet oluyor.
Bu tablonun sonuçlarından biri, iktidarın çok uzun süredir siyaset yapmayıp yönetmesidir. Adorno’nun “kavramsız pratik” dediği, hiçbir hukukla, ilkeyle ve müzakereyle sınırlanmamış, kendisini açıklamak ya da meşrulaştırmak ihtiyacı bile kalmamış, kuralsız ve sıfatsız, tek arzusu ve işlevi iktidarda kalmak olan girişimler bütünü olarak tanımlayabileceğimiz bu yönetme pratiği, tam da hegemonya krizine iktidarın verdiği yanıtın göstergesi olarak anlaşılmalı. Böylece, siyaset, iktidarın iktidar olmaklığını süreklileştirme çabası olarak yeniden işlevlendirilmiş ve siyaset alanının sınırları ile siyasal öznelerin stratejileri bu sürekliliğe hizmet edecek hale gelene kadar dönüştürülmüştür.
Varılan nokta, bir dış sınırı olan ama iç sınırı olmayan küre tarzı bir egemenliktir. İktidar, siyaset alanını kendi egemenliğinin süreklileşmesine hizmet edecek biçimde düzenleyerek ve bu alana kimin girip kimin girmeyeceğini tayin ederek bir dış sınır çizer. Ancak iktidarını süreklileştirmek adına başvurabileceği araç ve yöntemleri belirleyen herhangi bir iç sınıra sahip değildir. Söylemeye gerek yok, iktidarın koyduğu (dış) ve koymadığı (iç) sınırları kabul edip bunlara uyumlandığı sürece bu egemenlik modelinde bir sözde muhalefete de yer ve izin vardır.
Bu tablo, gerçekten muhalif ama düzen içi özneler açısından garip bir çıkmaz yaratır: Düzenin içinde ama rejimin dışında olmak ve rejimi alt edebilmek için gereken nitelikleri tam da düzenin içinde olmak nedeniyle taşıyamamak. Türkiye toplumsal muhalefetinin siyasal özneler bahsinde her defasında gelip gelip duvara toslamasına neden olan şey, bu gayri-devrimcilik ve onun tekrar eden krizidir.
***
Gayri-devrimciliğin krizinden söz etmem, bugün Türkiye’nin esas sorununun gayri-devrimcilik olduğunu, hatta devrimcilerin esas kavgasının gayri-devrimcilerle olduğunu iddia ettiğim anlamına gelmiyor. Gayri-devrimcilikle gerçekten muhalif olan, Saray Rejimi’ne karşı gerçekten mücadele etme niyeti taşıyan, ama yapısal kısıtları nedeniyle bunu devrimci bir tarzda yürütemeyen özne ve kesimleri kast ediyorum. Ve gayri-devrimciliğin bir sorun olarak tanımlanmasını, onun varlığında değil hegemonik olmasında görüyorum. Tersinden söylersek, devrimciliğin başarısızlığının gayri-devrimciliği “eradike” edememesinden değil ona hakim olup yönetememesinden kaynaklandığını düşünüyorum.
Teorik olarak Türkiye’nin kurtuluşunun sadece sosyalistlerin öncülük ettiği bir işçi sınıfı hareketi tarafından gerçekleştirilecek bir devrimle olacağı söylenebilir. Ancak gerçek ve nihai kurtuluşun böyle olacak olması, Saray Rejimi’nin başka güçler ve dinamikler eliyle de yıkılamayacağı anlamına gelmez. Emperyalist hiyerarşideki bir değişiklik, ekonomik krizin yaratacağı şiddetli bir sarsıntı, çıkar çevreleri ve iktidar şebekesinin tutunumunu zayıflatan bir paylaşım rekabeti, en nihayetinde hiçbir hukuksuzluk ve hırsızlık ile geri çevrilemeyen bir halk müdahalesi; bunların hepsi Saray Rejimi’nin yenilmesini sağlayacak farklı seçeneklerde birleşebilir. Böyle olmasını arzu ettiğimiz için değil, ama tarih sadece devrimcilerin başarılı olacağını garantilemediği için.
Devrimcilerin başarısının yegane garantisi ise, yine devrimcilerin kendileridir.
Devrimcilik ile kast ettiğim siyaset alanını, onun enstrümanlarını, orada biçimlenen dinamiklere müdahale imkanlarını yadsıyan biçimsel jestler, ezoterik radikalizmler, hiçbir stratejiye dayanmayan ezberler değil; mevcut rejimin sınırlarının dışına ne kadar toplumsal gücü taşıyabildiğiniz ile ölçülen bir siyaset tarzı. Diğer bir deyişle, devrimcilik, seçimlere girmek ya da girmemek, ittifak yapmak ya da yapmamak gibi ölçütler üzerinden tanımlanan bir “çocukluk hastalığı” değil; siyaset alanını baştan sona kat edebilecek stratejik zenginliği üretmek, siyaset alanının enstrümanlarını kullanmak konusunda gereken taktiksel yaratıcılığı sergilemek ve orada beliren çatlakları derinleştirmek için kitlesel bir dinamizmle ilişkilenme cesareti göstermek; tüm bunları da rejim içinde bir yer kazanmak yerine rejime karşı yıkıcı bir gücü toparlayıp örgütlü biçimde seferber etmek için yapmaktır.
Dolayısıyla, rejimin karakterini tanımlamaya çalışırken başvurduğumuz (dış ve iç) sınır imgesi, sosyalistler açısından zaten siyasetin doğasına dair bir kabulü ifade eder. Evet, rejim kendi sınırlarını burjuva muhalefetine karşı bile yükseltmekte ve kendi iktidarına hizmet etmeyen her özneyi sınırın dışına itmektedir. Öte yandan sosyalistler, zaten tanımı gereği bu sınırın dışındadır. Oraya atılmamış ya da kovularak oraya düşmemiş, kendisini bizzat o sınırın dışında tanımlamıştır. Ancak tanım başka, fiil başkadır. Devrimciliğin nasıl tanımlandığı, onun imkanlarının faal hale getirilmediği durumda en fazla lafazanlıktır.
O halde, devrimcilik, kendi dışsallığını bir kurucu iradenin inşa edildiği mekan olarak kavramayı ve buna uygun bir çalışmayı gerektirir. Bu çalışmanın başarısı, sınır dışına taşıyacağınız ya da orada inşa edeceğiniz gücün ne kadar büyük olduğuyla ölçülür. Haliyle, kullanacağınız araç ve yollar da niyetlendiğiniz büyüklük tarafından koşullanır. Bu stratejiyi oluşturduktan sonra seçimlere de girersiniz, yasal partilerde de örgütlenirsiniz, ittifaklar ya da güç birliklerinde de yer alırsınız. Bunların her biri sizin içerideki yerinizi sağlama almak için değil, dışarıdaki gücünüzü biriktirmek için kullandığınız araçlar olur. Ve böyle bir birikmiş güç olmazsa, tarih sizi iktidara davet ettiğinde düzen dışına çağıracağınız kitleleri nereden bulacağınız muamma olur.
Bu nedenle, Saray Rejimi’ne karşı yürütülen ve sadece devrimciler tarafından yürütülmeyen mücadelede devrimcilerin kendi gücünü, çizgisini, etkisini büyütmesi hem güncel hem de tarihsel bir görev olarak belirir. Öyle ki, bu güç, çizgi, etki büyümediği takdirde toplumsal muhalefetin direnci de umudu da aynı duvara toslayıp tükenmeye devam eder.
Evet, cehennemin tam ortasında olduğumuz gerçeği hayli can sıkıcı. Ama en azından artık oraya giden yolları aramak zorunda değiliz. O halde, bu enerjiyi halkın kendi kaderini kendi ellerine alacağı bir mücadeleyi devrimci tarzda inşa etmek için harcayabiliriz.




