Temsilden Özneye: Devrimci Siyasetin Görevi

Deniz Gülşen22 Temmuz 2026

Bugün ilk kez uzun yıllardan sonra hem büyük bir toplumsal hoşnutsuzluğun olduğu hem de sosyalist siyasetin yeniden ciddiye alınabildiği tarihsel bir dönemden geçiyoruz. Ancak tarihsel fırsatlar kendiliğinden siyasal başarıya dönüşmez. Önce içinde bulunduğumuz dönemin temel karakterini doğru kavramak gerekiyor. 

Burjuva Siyasetinin Krizi 

Son kırk yıl boyunca sermaye yalnızca üretim ilişkilerini değil, toplumsal yaşamın bütününü yeniden şekillendirdi. Sendikaların zayıflatılması, kamusal alanın daraltılması, mahalle ilişkilerinin çözülmesi ve güvencesiz çalışmanın yaygınlaşması, milyonlarca insanı yalnızlaştırırken siyaseti de gündelik yaşamın dışına itti. İnsanlar artık eski düzenin vaatlerine inanmıyor, onları temsil ettiğini söyleyen burjuva partileriyle gerçek bağlar kuramıyor. Bugün düzen siyasetinin yaşadığı temel kriz tam da budur. 

Burjuva siyasetinin yaşadığı kriz yalnızca iktidarla sınırlı değildir. Düzen siyasetinin bütününde karar alma süreçleri giderek merkezileşirken tabanın etkisi zayıflamakta ve siyaset profesyonellerin icra ettiği dar bir alana dönüşmektedir. CHP’de yaşanan tartışmalar da farklı boyutları olmakla birlikte bu eğilimin bir parçasıdır. Burjuva siyaseti açısından bu şaşırtıcı değil; çünkü düzen siyaseti zaten tabanı denetim altında tutan bir mantık üzerine kuruludur.  

Bizim açımızdan sorun, aynı anlayışın devrimci siyasete de taşındığında ortaya çıkar. Zira devrimci siyaset tam tersine tabanın inisiyatifine dayanmak zorundadır. İnsanların yalnızca temsil edildiği değil, mücadeleyi bizzat kurduğu bir siyasal anlayış geliştiremediğimiz sürece temsil krizini aşmamız mümkün değildir. 

Bugün siyasetin önemli bir bölümü televizyon ekranlarına, sosyal medya tartışmalarına ve seçim dönemlerine sıkışmış durumda. Oysa milyonlarca insanın gündemi çok daha somut sorunlardan oluşuyor: Barınma krizi, yoksulluk, borçluluk, güvencesizlik, geleceksizlik ve yalnızlaşma… Kapitalizm yalnızca emeği sömürmüyor; insanların kendi yaşamlarını değiştirebileceklerine dair inançlarını da aşındırıyor. 

Bu nedenle “AKP yenilir mi?” sorusunun yanıtı yalnızca seçimlerde aranamaz. İktidar, insanların gündelik yaşamında kurduğu hegemonya çözülmeye başladığında gerileyecektir. Bunun yolu ise insanların kendi hayatlarına yeniden müdahale edebilecekleri örgütlü mücadele kanallarını yaratabilmekten geçmektedir. 

Tam da bu noktada devrimci siyasetin önüne yeni bir görev çıkıyor: Bugünün toplumsal yapısını doğru okuyarak, değişen işçi sınıfının yeni biçimlerine ulaşabilmek. Çünkü temsil krizinin yarattığı siyasal boşluğu doldurabilecek tek toplumsal güç, kendi mücadele araçlarını yeniden kurabilen emekçiler olacaktır. 

Yeni Proletarya ve Sınıfın Yeniden Örgütlenmesi 

Son onyıllarda yaşanan şey işçi sınıfının yok olması değil, emek süreçlerinden gündelik hayata, sendikal örgütlenmesinden siyasal eyleyişine uzanan bir değişim. Değişen, onun somut sosyal varoluş örüntüleri ve örgütlenme biçimleri oldu. Sermaye, üretimi parçalayarak güvencesizliği yaygınlaştırdı; işçi sınıfını ortadan kaldırmadı, daha geniş ama daha dağınık bir yapıya dönüştürdü. Devrimci siyasetin görevi de tam burada başlıyor: Bu parçalanmış sınıfı yeniden ortak bir mücadele zemini etrafında buluşturabilmek. 

Bugünün Türkiye’sinde bu dönüşümün en belirgin yaşandığı alan hizmet sektörüdür. Marketler, lojistik merkezleri, kuryeler, çağrı merkezleri, AVM’ler, zincir mağazalar ve plazalar artık milyonlarca emekçinin çalışma alanıdır. Bugünün büyük iş yerleri yalnızca sanayi bölgelerinde değil market raflarının arasında, depolarda, ofislerde ve dağıtım ağlarında kurulmaktadır. 

Bu alanlardaki çalışma koşulları zaman zaman kapitalizmin en vahşi dönemlerini hatırlatıyor. On iki saate varan çalışma süreleri, sürekli performans baskısı, mobbing, işten atılma korkusu ve güvencesizlik milyonlarca emekçinin ortak deneyimi haline gelmiş durumda. Kapitalizm bugün yalnızca emeğe değil, insanların zamanına da el koyuyor. Kendini geliştirecek, birlikte düşünecek, dayanışma kuracak ve örgütlenecek zaman giderek daralıyor. Oysa örgütlenme tam da insanların yeniden birbirleriyle bağ kurabilecekleri ortak alanların ve zamanın yaratılmasıyla mümkündür. 

Türkiye’de yalnızca en büyük market zincirlerinde yüz binlerce işçi çalışıyor. Bu başlı başına devasa bir toplumsal alandır. Buna rağmen sosyalist hareket hâlâ bu yeni işçi sınıfının gündelik yaşamına yeterince temas edebilmiş değil. Oysa bugünün ve geleceğin sınıf mücadelesi yalnızca fabrikalarda değil marketlerde, depolarda, plazalarda, çağrı merkezlerinde, hastanelerde, okullarda ve hizmet sektörünün bütün alanlarında da şekillenecektir. Bu ihtiyaç yalnızca hizmet sektörüyle sınırlı değildir. Sanayiden kamuya, eğitimden sağlığa kadar bütün işkollarında emekçilerin kendi sorunlarını tartışabilecekleri, birbirleriyle bağ kurabilecekleri ve mücadeleyi süreklileştirebilecekleri kalıcı örgütlenme araçlarına ihtiyaç vardır. 

Son yıllarda parlamenter mücadele anlaşılır sebeplerle büyük önem kazandı. Bunun nesnel nedenleri vardı. Ancak bunun yan etkisi, taban siyasetinin geri plana itilmesi oldu. Parlamento, toplumsal mücadelenin sonucu olduğunda anlamlıdır; onun yerine geçtiğinde ise siyaset daralmaya başlar. Bu nedenle ağırlık merkezimizi yeniden sınıfa çevirmek zorundayız. Eğer işçi sınıfına inanıyorsak, sınıfa ulaşmanın ve onun kendi sözünü kurmasının araçlarını yaratmak zorundayız. Sınıf adına konuşmak başka şeydir, sınıfın konuşmasını sağlamak bambaşka bir şeydir. 

Aynı sorun sendikal alanda da yaşanıyor. İşkolu sendikalarının önemli bir bölümü tabanın inisiyatifinden uzaklaştıkça üyeler mücadeleyi kuran değil, izleyen konuma itiliyor. Bu nedenle taban komiteleri yalnızca bir örgütlenme modeli değil, sendikal hareketi yeniden sınıfın denetimine açabilecek temel araçlardan biridir. 

Bir kuryenin mitinge gelmesi önemlidir ama yeterli değildir. Bir market işçisinin partiye üye olması önemlidir ama yeterli değildir. Bir öğretmenin toplantıya katılması değerlidir ama yeterli değildir. Asıl mesele, insanların kendi iş yerlerinde mücadeleyi örgütleyen, çalışma arkadaşlarını harekete geçiren, patronla yüzleşen, sendikayı kuran ve dayanışmayı büyüten öncüler haline gelmesidir. 

Son yıllarda bunun en umut verici örneklerinden biri Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası deneyimidir. Buradaki temel başarı yalnızca bir sendikanın kurulması değil, öğretmenlerin kendi mücadelelerinin öznesi hâline gelebilmesidir. Her başarılı direniş aynı gerçeği gösteriyor: Mücadele dışarıdan taşınmaz; içeriden kurulur. Son yıllarda farklı sektörlerde ortaya çıkan işçi direnişleri de önemli deneyimler üretti. Ancak bu mücadelelerin önemli bir kısmı, direniş sona erdiğinde kalıcı örgütlülüklere dönüşemedi. Oysa mesele yalnızca tek tek direnişleri kazanmak değil. Asıl görev, mücadele içinde ortaya çıkan öncü işçilerin kalıcı siyasal kadrolara dönüşmesini sağlayabilmektir. 

Tam da bu nedenle mesele yalnızca yeni proletaryayı tanımak değildir. Asıl mesele, bu dağınık ve parçalı sınıfın kendi sözünü kurabileceği, kendi öncülerini yaratabileceği ve kendi örgütlülüğünü inşa edebileceği siyasal olanakları yaratmaktır. Burjuva siyasetinin temsil krizini gerçek bir toplumsal dönüşüme çevirebilecek olan da ancak böyle bir devrimci örgütlenme anlayışıdır. Bu da bizi bugün önümüzde duran temel soruya getiriyor: Bu olanak hangi siyasal hat üzerinden kurulabilir? 

Olanaklar: TİP, Devrimci Siyaset ve Özneleşme 

Türkiye sosyalist hareketi uzun yıllar boyunca siyasal ve toplumsal mücadelelerin önemli bir öznesi olmayı sürdürse de, yaklaşık elli yıl boyunca bağımsız bir sosyalist parti olarak geniş toplumsal kesimlerde güçlü bir siyasal seçenek haline gelemedi. Bu nedenle Türkiye İşçi Partisi’nin son dönemde elde ettiği toplumsal karşılık, yalnızca bir seçim başarısı değil, uzun bir aradan sonra sosyalist siyasetin yeniden kitlesel ölçekte görünür ve tartışılır hale gelmesinin ifadesiydi. 

İlk Başarı: Ciddiye Alınmak

TİP’in en büyük başarısı seçim sonuçları değil, milyonlarca insanın uzun yıllardan sonra ilk kez sosyalist bir partiyi ciddi bir siyasal seçenek olarak görmeye başlamasıdır. Sosyalizm yeniden yalnızca geçmişe ait bir nostalji değil, bugüne dair gerçek bir alternatif olarak tartışılabilir hale gelmiştir. Bu, küçümsenmeyecek tarihsel bir kazanımdır. Ancak ciddiye alınmak yalnızca başlangıçtır. Asıl mesele, bu tarihsel olanağı kalıcı bir örgütlenme kapasitesine dönüştürebilmektir. 

Bugün elimizde tarihsel ölçekte önemli bir siyasal olanak var. Bunun sahibi tek bir parti ya da tek bir gelenek değildir. Türkiye devrimci hareketinin onlarca yıllık ortak birikimi böyle bir zemini mümkün kıldı. TİP de bu ortak tarihsel birikimin üzerinde yükselerek geniş kesimlerin sosyalist siyasete yeniden yönelmesini sağlayabildi.  Fakat tarih bize gösteriyor ki hiçbir siyasal fırsat kendiliğinden kalıcı bir kazanıma dönüşmez. Belirleyici olan, bu toplumsal enerjiyi örgütlü bir güce dönüştürebilmektir. 

Bugünün Temel Sorunu: Özneleşme

Bugünün temel sorunu özne yaratamıyor oluşumuzdur. Burada “özne” derken yalnızca bilinçli ya da parti üyesi insanı kastetmiyorum. Kendi yaşamını değiştirmek için başkalarıyla birlikte hareket eden; bulunduğu iş yerinde, mahallesinde ya da okulunda mücadeleyi örgütleyebilen, çevresini de dönüştürebilen insanı kastediyorum. 

Burjuva siyasetinin temel mantığı temsil üzerine kuruludur. İnsanlar adına konuşur, onlar adına karar verir ve siyaseti profesyonel bir faaliyet alanına dönüştürür. Devrimci siyaset ise temsilin ötesine geçmek zorundadır. Bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla temsil edilmek değil, temsil edilen insanların kendi yaşamlarının öznesi hâline gelmesidir. Önümüzdeki dönemin temel siyasal görevlerinden biri tam da budur: Daha fazla temsilci değil, daha fazla özne yaratmak. Oy verenleri üyeye çevirmek değil; üyeleri bulundukları alanın örgütleyicileri hâline getirmek. Taban kendi inisiyatifini üretemediğinde siyaset kaçınılmaz olarak yukarı doğru daralır. İnsanlar kendi mücadelelerini kurmak yerine başkalarının kendileri adına hareket etmesini beklemeye başlar. Oysa sosyalizm, insanların kendilerini kurtaracak kişilere değil, kendi örgütlü güçlerine güvenmesini öğretir. 

En derine inelim!

İş yerinde sözü dinlenen işçi, mahallesinde güvenilen komşu, okulunda öncü öğrenci, bulunduğu alanda insanların ilk başvurduğu mücadele insanı… Devrimci siyasetin gerçek taşıyıcısı tam da bu insanlardır. Bu nedenle bugün ihtiyacımız olan şey sadece konuşmakla yetinen  insanlar değil, konuştuğunu daha fazla örgütleyen insanlardır. Daha fazla tanınan isimler değil, bulundukları iş yerinde, mahallesinde ve okulunda mücadeleyi kurabilen öncülerdir. Daha fazla temsilci değil, daha fazla özne yaratmaktır. Çünkü geleceğin devrimci hareketi televizyon ekranlarında değil iş yerlerinde kurulacaktır. 

Zoru Zor Bozar

Saray Rejimi’nin muhalefet üzerinde oluşturduğu korku iklimini kırmanın bilinen tek yolu var: İşçi sınıfının ve ezilenlerin örgütlü gücünü büyütmek. Buradaki “zor”, sermayenin örgütlü zoruna karşı emekçilerin örgütlü toplumsal gücünü yaratabilmektir. Bu gücü yaratamadığımız sürece ya onların yerine konuşan “önemli” figürlere dönüşeceğiz ya da doğruları söyleyen ama toplumu değiştiremeyen dar siyasal çevreler olarak kalacağız. 

Bir market müdürünün mobbingini durduramayan, tacizci patrondan hesap soramayan, her hak gaspında yalnızca dava yolunu tek mücadele biçimi olarak gören bir siyasal pratiğin toplumsal güven yaratması mümkün değildir. Devrimci siyaset, insanların gündelik hayatına müdahale edebildiği, kazanabildiği ve kendi gücünü deneyimleyebildiği ölçüde gerçek bir alternatif hâline gelir.  

Bugün böyle bir alternatifin kurulması zor görünebilir. Ancak toplumsal mücadelelerin tarihi, uzun süre sessiz görünen toplumsal birikimlerin doğru siyasal araçlarla buluştuğunda kısa sürede kitlesel bir harekete dönüşebildiğini defalarca gösterdi. Sorun, öfkenin var olup olmaması değil; onun örgütlü, disiplinli ve ortak bir hedefe yönelen bir mücadeleye dönüştürülebilmesidir. Çıkış yolumuz, sınıfın biriken öfkesini dağınık tepkiler olmaktan çıkarıp kolektif bir siyasal güç haline getirebilmektir. 

Gezi Direnişi, toplumun büyük bir bölümünün harekete geçebileceğini gösterdi. Ancak Gezi’nin en büyük mirası yalnızca milyonların sokağa çıkması değil, bunun tek başına yeterli olmadığını göstermesiydi. Aynı anda üretimi, ulaşımı ve yaşamın temel damarlarını durdurabilecek ölçüde örgütlü bir işçi hareketi yaratılabilmiş olsaydı, sonuç ne olursa olsun toplum kazanmanın mümkün olduğuna dair çok daha güçlü bir deneyim yaşayabilirdi. Bugün görevimiz, Gezi’nin yarattığı toplumsal enerjiyi işçi sınıfının örgütlü gücüyle buluşturabilecek siyasal araçları yaratmaktır. 

Sonuç Yerine 

Başarılarımızı küçümsememeliyiz. Ancak başarılarımızın üzerine yaslanırsak, bir dönem kurucu rol üstlenmiş kadroların zamanla statükonun taşıyıcısına dönüşmesi tehlikesiyle biz de karşı karşıya kalırız. Devrimci hareketi geriye düşüren şey çoğu zaman başarısızlıklar değil, kendi örgütsel ve siyasal biçimlerini yenileyememesidir. Bu nedenle başarılarımızdan çok eksiklerimizi konuşmaya, kendimizi sürekli yenilemeye devam etmek zorundayız. 

Devrimci siyaset artık “dede” diyebileceğimiz “abilerin” çevresine kümelenerek değil, artık kimsenin onlara ihtiyaç duymadığı bir örgütlülük yaratabilmesiyle ölçülür. Çünkü devrimci siyaset, insanlar adına konuştuğu ölçüde değil; onları kendi yaşamlarının öznesi hâline getirebildiği ölçüde başarılı olacaktır. 

Temsilden özneye geçiş, yalnızca bir siyasal tercih değil, bugünün devrimci siyasetinin temel görevidir. 

Temsilden Özneye: Devrimci Siyasetin Görevi
0:00 / 0:00