İnsanın esas çabası fizyolojik ihtiyaçlarını karşılamaktır, değil mi? Yemek ve barınma en temel ihtiyaçlardır… Bunun dışındaki çaba (kapitalizm koşullarında) emek diye değer teorisine dahil edilir/edilmelidir. Yani ihtiyaçların karşılanması haktır. Alınıp satılamamalıdır…
Bugün her şey değil ama mutfak buharlaşıyor. Kültür olarak, bir tarihsel birikim olarak mutfaktan bahsetmiyorum, o da kayboluyor ayrı, ben bir mekân olarak mutfaktan bahsediyorum. Emekçinin evindeki bir oda olarak mutfak ortadan kalkıyor. Mutfak bu iki ihtiyacın örtüşerek birlikte karşılandığı bir mekandır, üstelik de bir haktır ve bugün çalışan sınıfların elinden geri alınmaktadır.
Gençler ve Mutfaksızlaşan Kuşaklara Dair Bir Giriş
Elbette haklar tarihseldir ve değişir. Mücadelenin konusudur ama hep artmaz, bazan da geri çekilir, bugünkü gibi. Haklar kadar ihtiyaçlar da tarihseldir, ve elbet mücadelenin konusudur. Mücadele zayıfladıkça ya da geri çekildikçe; Sovyetler gibi bir denge unsuru, ya da abartarak yazayım hami kalmadığından beri, çalışan sınıflar hızla yoksullaşıyor; sadece Türkiye’de değil, Avrupa’da da ve ABD’de de. İşçi sınıfının yoksulluğu, temel fizyolojik ihtiyaçlarına kadar geriliyor, hemen her yerde. Haklarla birlikte ihtiyaçlar da budanıyor. Yoksulluk sınırını geçtik, açlık sınırı zorlanıyor… Emeğin yeniden üretimi süreci, yani o ev işleri metalaşıyor. Evde yemek yapmak artık çok maliyetli, artık mutfaksızlar, yani artık işçi sınıfı dahi dışardan söylüyor… Moto kuryeler birbirlerinin barınaklarına teslimat yapıyor!
Orta sınıf, rekabete ve pazar ekonomisine vurgun o sosyal tutkal eriyip bitiyor, akıyor, aşağıya doğru… Orta sınıf, evlatlarının iş güç, ev sahibi hatta kiracı olamayacağı ile yüzleşiyor…. Konutun yatırım aracına dönüşmesiyle büyüyen konut güvencesizliği, orta sınıfı tedricen kiracı jenerasyona dönüştürüyor. Yoksullaşma ve zaman yoksulluğu nedeniyle evi üretim ve ortak yaşam alanı olarak kurma imkânını yitiren tüm kentli sınıflara mutfaksızlar diyorum. Çalışırsan kazanırsın şiarı ile büyütülen yeni kuşaklar okusa da iş bulamıyor, iş bulsa da mutfakları olacak kadar kazanamıyor. Orta sınıf daralıyor ve işçileşiyor; proletarleşme karşısında şaşkın bu kentliler ABD’de, demokratik sosyalist adaylara oy veriyor, gençler, sosyalizm sözcüğüne merakla kulak kabartıyor: Mamdani ve El Sayed örneklerinde olduğu gibi.
90’ların literatüründeki iki kavrama dönerek özetleyeyim: Birincisi, kent yoksulları olanca ağırlığıyla yeni kent yoksulları olarak prekarya görünümünde, işsizler ve güvencesiz çalışanlar olarak geri dönüyor. Yeni orta sınıf, hani 80 ve 90’ların o genç profesyonelleri, yükselen beyaz yakalıları, aradan daha ancak bir kuşak geçmişken çocukları ile bu yeni kent yoksullarına, yani mutfaksızlara eklemleniyorlar. Yok yeni yeni kentli orta sınıf mı demeliyiz? Ben, bisiklet yakalılar diyorum!
Ateşten Ocağa ve Mutfağa
Evin tarihinde, merkezinde ocak vardır, dönüşüp mutfak haline gelmiş olan ocak. On beş bin yıl diyelim, ateş başından inşa ettiğimiz eve geçmişliğimiz var. O kadar eskidir bir oylum olarak mutfağın gelişiminin tarihi, uygarlıkla bir tutulsa yeridir. Çatalhöyük’te görürüz, ocak ana odanın içinde, dumanın çıkması için kapıya yakındır. Ocaktan mutfağa doğru geçiş ise Roma’da efendilerin evinde başlar. Bacanın bulunmasıyla, o zamana kadar daha çok evin merkezinde, tepedeki delikten dumanı tahliye edilen ateş, kenara yaslanarak ocağa dönüşmüş ve ayrışmış bir mekân olarak mutfak, çok geçmeden adı konularak, orta çağ saraylarında duvarlarla ayrışmıştır. Üstelik tek işlevi sarayı doyurmak da değildir bu yüksek mutfağın: Bir iktidar aracıdır, bir diplomasi aracıdır. Davetler, şölenler, törenler eliyle egemenlik ilişkilerinin yeniden üretildiği yerdir sofra, ideolojik aygıtlardandır. Mesela Fatih Sultan Mehmet, Konstantinopolis’i fethettikten hemen sonra tek başına yemek yemeğe başlar: Artık imparatordur. İktidar, bir o kadar da mutfağı ve yemeği şekillendirir: Mutfakta hiyerarşi, sofrada kurallar ve yemeğin rafinasyonu gelir eşlik eder iktidara… Yumuşak güç deniyor ya artık, o güçten. İmparatorluktan başkente akar en nitelikli ürünler, nitelikli emek de içinde, yani ocaktan yayılan sıcaklık ve kokular artık kültüre ve iktidarın tahkim aracına kadar dönüşmüş durumdadır Orta Çağ’da. İstanbul’da da Paris’te de Pekin’de de…
Temelleri hemen devrim öncesi Paris çorbacılarında atılan restoran kültürü, Fransız Devrimi’yle birlikte saraydan özgürleşen aşçıların kentli varsıl sınıflara dönük işletmeler açmasıyla ya da bu dükkanlarda çalışmaya başlamasıyla modern bir sektöre dönüşmüştür. Aynı dönemde, burjuva evinin mutfağı, ayrı bir odadır artık ve bu mutfaklarda da ücretli aşçılar çalışmaya başlar. Diğer kentli sınıfların evinin içindeki mutfağının ayrılması için de çok beklemek gerekmez: Birinci Dünya Savaşı sonrası yeniden inşanın toplu konutları için tasarlanan “kutu gibi” Frankfurt Mutfağı, işçi sınıfının, emeğin yeniden üretim sürecini kısaltmayı, kadının ev içi emeğini Taylorist bir mantıkla düzenleyerek emeğin maliyetini düşürmeyi hedefler.
Mutfaksız Hayat, Oh, Ne mi Rahat?
Bugün ise o evin kalanından ayrışmış mutfak, işçi sınıfı için tasarlanan bu apartmanların doğduğu yerden, yani Almanya’dan başlayarak, öldürülüyor. Yeni yapılan evlerin, kiralık evlerin artık mutfağı boş, dolapsız, tezgâhız. Mutfak yeniden yaşam alanın bir köşesine itiliyor ya da evlerden tamamen dışlanıyor. Emekçi sınıfının yaşadığı barınaklardan sadece bir oda eksilmiyor; mutfaksız evlerde yaşamak zorunluluğu yoksullukla kol kola geliyor ya da yoksulluğun bir yüzü olarak ortaya çıkıyor. Mutfaksızlar için endüstriyel, sağlıksız ve hatta zararlı beslenme rejimi yegâne almaşık artık, orta sınıfın sağlıklı beslenme retoriğine öykünen katmanlarda bile bu böyle… Ücretli çalışan için, önce karnımız doysun da sonra bakarız dengelisine, mümkün tek şiar. Orta sınıf fantezileri, dışardan ısmarla eliyle orta sınıf sofrasından bile önemli ölçüde tasfiye ediliyor. Süpermarketten yapılan alışverişe nazaran kâr haddini yükselten ön-pişmiş, pişmiş ve hazır gıda, evdeki mutfakla rekabetini kazandı artık.
Böylece Prekarya’nın evine geldik artık, o kimsenin misafir olmadığı evlere. Ama içeri girmeden anmamız gereken bir uğrak daha var: Bekar odaları…
Türkiye’nin toplumsal hafızasında piknik tüpünün simgelediği bekar odaları ile 50’li yıllardan itibaren 2000’lere kadar dalga dalga gelen iç göçün yarattığı kent yoksullarının mutfaklarındaki karton koliler üzerinde edilen kahvaltı ile tarihimize geçmişti bu yokluk… 2000’li yılların başında, çok kısa sayılabilecek ikinci bir iyileşme döneminin ardından, ilki 60 ve 70’lerdeki büyüme ve mücadele dönemidir, şimdi bu piknik tüplü imajın yerini, bir yandan dışardan söylenmiş çiğ köfte diye anılsa da kısır dürüm ile beslenen geçen asrın sendikalı, emeklilik ikramiyesiyle ev alabilen işçi sınıfının çocukları aldı. O işçi sınıfının, devlet memurlarının çocuklarının önemli bir kısmı artık su ısıtıcı ve mikrodalga fırın ile ikame edilen Mutfaksızlar’ın mutfaklarında, karton kutudan zigon devrine geri dönerek endüstriyel gıda ile beslenmeye ve ofis olarak Starbucks’a bilgisayarları ile hevesle konuşlanan beyaz yakalılar oldular. Ama bu beyaz yakalılar, artık o, yine geçen yüzyıl sonunun, iyi hayat timsali, üzerine akademik yazıp söylenenlerle kıyaslandığında ömrü bir hiç olan, o kentli yeni orta sınıfın mensubu olamadılar. Aman karışmasın; yeni “yeni” kentli beyaz yakalı sınıfımız, proje bazlı, düzensiz işlerde çalışan, ideolojik olarak kendini çoook başka yerde görse de ne gömleği, polo yaka tişört bile giyemeyen, bisiklet yakalı prekarya oluverdi şimdilerde hem Türkiye’de hem de ve özellikle Avrupa’da.
Bekar odalarına dönen yeni düzensiz işlerin işçisi prekaryanın evinde bir ocağı bile yok artık. Kara ocaktan (hearth) bu yana, yeniden tek göz odaya indirgenen evinde yaşamak zorunda kalıyor bugün kentlerin düzensiz çalışanı. Havalı görünen adlandırmalarıyla, stüdyo daire ya da 1+0 aslında mutfaksızlık demek: Tek kelime ile yoksulluk demek! Ve bu evlerde yaşayanların, sanılanın aksine çocuğu da var, daha az, daha nadir mecburen, ama var…
Evet Avrupa’da da durum çok farklı değil, hatta bu düzensiz işlerde saatlik çalışmaya mahkûm günü kurtarmaya çalışan gençler için “kitlesel” evsizlik sorunu var. Artık gençler ailelerinden ayrılamıyor. İşsiz ya da düzensiz çalışan, evde oturan, bekleyen ve ömür tüketen ev gençleri kuşağı, her ülkeyi sardı. Evden ayrılanların ise mutfaksızlığı, yemek yap(a)maz oluşu o kadar yaygın ki Batı Avrupa ve özellikle de İngiltere ve Almanya’da, kiralık evlerde artık mutfak (mobilyası) yok, boş teslim ediliyor kiracı adayı gençlere ve mobilitenin ağırlığını yaratan göçmenlere; evde yemek pişirecek paranız mı var sanki dercesine. Hoş, gençlik evden ziyade odada yaşıyor, bekar odalarına kitlesel dönüş Avrupa’da hayata geçti!
Gıda Endüstrisi Mutfakla Tutuştuğu Rekabeti Kazanırken
Dışarda yemek ve özellikle de dışardan yemek söylemek, evde pişirilen yemekle tutuştuğu yarışı çoktan kazandı. Artık dışarda yenen yemek fabrikada üretiliyor, endüstriyel gıda endüstrisi ön pişirilmiş halde teslim ediyor gıdaları restoranlara ve aplikasyonda görünen son-pişirici dükkanlara! Gıda endüstrisi, büyükannelerin mutfağı ile rekabet ediyor ve kazanıyor, Avrupa’nın güneyinde dahi, Türkiye’nin büyükşehirlerinde bile… Büyükannen kadar tutumlu olsan da, semt pazarından alışveriş yapsan da, kayın babam gibi market market dolaşıp her bir ürünün en ucuzunu bulsan da, ve aile içi emekle pişirsen de bitiriyor evdeki mutfağın sıcaklığını tekelci kapitalizm, ocak sönüyor. Tabi ki aileyi bire kadar kırmış olmasının, atomizasyonun, kolektivizmi dimağlardan silmişliğinin, sosyalliği bitirmişliğinin de etkisi yok değil! Avrupa, Türkiye gibi ülkelerde varlığını azalarak da olsa sürdüren dayanışmadan da yoksun girdi bu yoksullaşma sürecine. Genç nüfusun artık neredeyse çoğunluğunu temsil eden göçmenler için bile acımasız rekabet koşulları ve hayatta kalma mücadelesinin aşındırmasıyla dayanışma yerini anomiye bıraktı.
Geleneksel kültürün varlığını en fazla koruduğu varsayılan Japonya’da ise kapsül evlerde yaşam genişliyor. Gençlik burada bırakın mutfağı, ikinci bir kişinin varlığına tahammülü olmayan bir mimari ile buluşmuş durumda. Evine kimse misafir olmayacak, kimseyle aynı yatakta sarılıp uyuyamayacaksın. Fazla mı dramatik? Ama öyle. Japonya çoktandır hep dramatik…
Geniş aile dağılalı çok oldu ama şimdi sıra daha fazla atomize olmakta ve asosyallikte, çünkü sosyallik de pahalı! Yemek, içmek, tanışmak, flört etmek, sevgili olmak pahalı… Aplikasyonlar ve sosyal medya vasıtası ile sadece var olduğunuzu hissediyorsanız, yakında bırakın yemek pişirmeyi, uzun masalarda yiyip içmeyi de tamamen unutacaksınız demektir. Oysaki o uzun masada sosyalleşmek, insanın ateşin başında buluşmasından başlayarak onu insan yapan bir haktır: Paylaşmak, doymak ve en önemlisi de doyurmak!
Bu atomizasyondan en çok şarap üreticileri kaygılıymış! Genel olarak alkollü içecekler ve özel olarak da şarap tüketimi yeni kuşaklarda azalıyormuş! Sağlıklı beslenme eğilimi yüzünden, gençler eskisi gibi alkol tüketmiyor Avrupa’da, beden algısı değişti ve kadın erkek tüm gençler için çok önemli hale geldi diyenler var. Olabilir ama sadece bu değil. Gençlerin ev tutacak, birlikte yaşayacak, geçinecek parası yok, şarap alacak da… Ayrıca şarap içmek için sosyallik gerek, rakı içmekte olduğu gibi; yoksullukla yayılan atomize hayat dayatması bunu imkânsız kılıyor.
Boş Zaman ve İnsanın Metalaşması
Yatakta çürümek, Bed Rotting trendleri de bu yoksullaşmanın ve emeğinden sonra artık insanın da metalaşmasının sadece bir göstergesi, o kadar: İşsizken de, çalışırken de… Yatakta bir o yana bir bu yana devrilirken, paket gıdayı atıştırırken ve telefona bakarken, yani tam da edilgen bir tüketici halinde tükenirken boş zaman, dinlence ve her bir anınız artık piyasa tarafından emilmektedir.
Evet, günümüzün genişleyen kapitalist tahakküm sarmalında işçi sınıfı, sermayeye yalnızca mesai saatleri içindeki emek gücünü satmakla kalmıyor. Piyasaya teslim edilen alan, artık çalışma zamanının sınırlarını çoktan aşmış durumda. İşçi, fabrikada veya ofiste üretici olarak artı-değer üretirken; işyeri kapısından çıktığı anda bu kez tüketici kimliğiyle sistemin çarklarını döndürmeye, yani sermayenin kendisini yeniden üretmesine hizmet etmeye devam ediyor. Fabrika duvarları gezegenin sınırlarına ötelenmiş; işyerinde sömürülen saf emek gücünün yanına, mesai dışındaki serbest zaman ve tüketim potansiyeli de eklenerek sermayenin dolaşım ve birikim sürecine doğrudan eklemlenmiş artık…
Tam da bu yapısal dönüşüm nedeniyle, yabancılaşmanın çeperi ve tarihsel kapsamı radikal bir biçimde genişledi. İşçi artık yalnızca kendi ürettiği somut nesneye ve üretim sürecine yabancılaşan klasik figür değil. Neoliberal kapitalizmin yeni aşamasında işçi; kendi boş zamanına, en yalın insani ihtiyaçlarına, manipüle edilen arzularına ve nihayetinde doğrudan doğruya kendi öz yaşamına yabancılaşmaktadır. İnsan, kendi hayat hikayesinin, eyleminin ve toplumsal pratiğinin kurucu öznesi olma vasfını yitirmekte; bunun yerine sermayenin mantığıyla yukarıdan aşağıya tasarlanmış tüketim kalıplarının, pazar stratejilerinin edilgen ve pasif birer taşıyıcısı haline indirgenmektedir.i
Mutfaksızlık, insan hayatının metalaşması ile birlikte yaygınlaşmaktadır…
Mutfaksızlık, gelir adaletsizliğinin bir yansımasıdır ve bölüşüm sorununun sonucudur. Bugün Türkiye’de nüfusa oranla, en tepedeki %1’lik kesimin serveti, en alttaki yüzde doksanın servetinden fazla!ii İşte bu en tepedeki yüzde bire biraz daha eklerseniz, toplam yüzde bir kaçlık sosyolojik katmanının tüketimi, yeme içme harcaması en alttaki yüzde doksandan daha büyüktür demek, hiç de abartılı olmayacak!
Üst Sınıfa Öykünerek Anlamlanma Çabası
Bu en tepedeki gelir gruplarının ilgisini artık lezzet değil, farklılık, ayrıcalıklı konumlarının hatırlatılması çekiyor sadece. Artık yemeğe değil deneyime ödüyor hesabı bu sınıf, hem de ne hesap! Lüks tüketim uzun zamandan beri, varsılların kendilerini ifade etme, daha doğrusu ayrıştırma yoluydu; sınıfsal aidiyetini, sosyal konumunu tüketiminin ulaşılmaz olması yoluyla gösteriyor, diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü, bu yolla da pekiştiriyordu. Ancak bugün sadece nadir malzemelerden yapılmış ve sırf pahalı olduğu için yenen yemekler, gidilen lokantalar, görmek ve görünmek için olunan mekanlara ödenen astronomik hesaplara bir de aşağıdan bolca öykünülen ve sağlıklı beslenme aranışları gibi ideolojik silaha dönüşen fine dinning yaklaşımı eklendi.
Michelin yıldızlı restoranlarda, şefin büyük büyük anneannesinin tarifine göre, şefin kendi eliyle dağdan bayırdan, gölün dibinden topladığı o çok özel malzemelerle yaptığı yemekleri yediğinde, yaşadığı deneyimi tabağın içindeki yemeğin küçüklüğüyle -lüksifikasyon- ters orantılı değişen değerini hissetmeye ve sonrasında da hissettirmeye çalışan, o yüksek gelirli katmanlar, hani o en tepedeki yüzde birin alt katmanları ve çokça da hemen ardılları, mutfaksızların da en çok öykündükleri kesimler oldular. Oysaki artık bırakın (yukarı doğru) sınıflararası mobiliteyi, katmanlar arası mobilite bile neredeyse imkansızlaşmışken ve sadece siyaset bu kilidi çözebilirken, dayak olup kemik kıran şeflerin sunuşlarıyla ulaşılmazlık vaat ederken lezzeti buhar olup uçan tabakların kötü kopyaları, mutfaksızların temsili hayatlarında, yani sosyal medyalarında boy gösterdiler. Mutfaksız olduğunu masseden bu özenti toplumu üretmek ya da mücadele etmek yerine tüketerek hayatı anlamlandırmaya çalışır. Bu çaba, onlar için bir aldanmışlık değil; var olabilmenin, kendini gerçekleştirebilmenin (realizasyonun) mümkün olan tek biçimi olarak kabul görür. Tüm bunlar, yemeği fizyolojik bir ihtiyacın ötesinde sosyalleşme, yakınlaşma, insanileşme, ilişki kurma, sağalma ve tüm bunların sonucu olarak ortaya çıkan, birikmiş emekte somutlaşan lezzet ekseninden koparıp tüketimleriyle şova dönüştürten üst sınıflar ile aralarındaki çelişkiyi gizler. Oysaki, Mutfaksızların yitirdikleri her şey onların ömürlerinde, servetlerinde ve tabaklarında birikmiş durumdadır.
Sonuç Yerine
Sanayi kapitalizminde işçi, aklını ve bedenini tükettiği sekiz saatlik mesainin ardından, ertesi gün emek gücünü yeniden üretebilmek için evine çekilir. Ancak bu sadece dinlenmeden ibaret değildir; ertesi sabah işinin başına aynı fiziksel kapasiteyle geçebilmesi için beslenmesi, giysilerinin temizlenmesi ve gelecek işçi kuşaklarının yetiştirilmesi gerekir. Tarihsel olarak bu hayati yeniden üretim sürecinin muazzam külfetini, hane içindeki kadının karşılığı ödenmemiş emeği sırtlamıştır.
Sermaye, işçiye yalnızca kendisini biyolojik ve sosyal olarak idame ettirecek, yani emek gücünün piyasa değerine karşılık gelecek taban ücreti öder. Oysa yaşamı işlevsel kılan yemek, çamaşır, temizlik ve bakım gibi emeğin yeniden üretimini garanti eden faaliyetler, değer yasasının ve ücret mekanizmasının örtük birer bileşenidir. Ev içi kadın emeği ve bu emeğin merkez üssü olan mutfak, aslında emek gücünün bir meta olarak her gün yeniden imal edildiği görünmez bir üretim üssüdür.
Bu bağlamda, emekçi sınıflar açısından mutfağın tasfiyesi, konut mimarisindeki basit bir metrekare daralması değildir. Bu durum, emek gücünün yeniden üretiminin mekânsal organizasyonundaki radikal ve sınıfsal bir altüst oluştur. Bugün o mahrem yeniden üretim sürecinin kendisini de doğrudan doğruya piyasaya eklemlemiş, metalaştırmış ve birikim rejimine dahil etmiştir.
Ücret → alışveriş → mutfak → ücretsiz ev emeği → yemek → yeniden çalışabilir işçi.
Şimdi bazı kentli emekçi kesimlerde başka bir döngü oluşuyor:
Ücret → platform → restoran/kuryelik sistemi → hazır yemek → yeniden çalışabilir işçi.
Yani yeniden üretimin bir bölümü metalaşıyor. Çünkü yemek hazırlamak için gerekli olan zaman, mekân ve ekipman artık hanenin içinde bulun(a)madığında emekçi kendi yeniden üretimini piyasadan satın almak zorunda kalıyor. İşçinin sadece üretim araçları yoktur demiyoruz artık. Bir kısmının giderek emeğin yeniden üretimi gereken araçlarına erişimi de zayıflıyor. Mutfak bunun çok somut bir sembolü.
Şimdi bir moto kuryeyi düşünelim. Burada neredeyse ironik bir sınıf ilişkisi oluşuyor: Başkalarının mutfaksızlaşmış düzenini ayakta tutan işçi, kendisi de ev içi yemek düzenini kuramayabilir. Bu, platform kapitalizminin çok güçlü bir görüntüsü. Bir başka örnek göçmen işçiler. Şantiye işçileri. Mevsimlik işçiler. Bakım çalışanları. Otel çalışanları. Depo işçileri. Sadece bu kadar değil ama uzaktan çalışan yeni-yeni beyaz yakalılar, hani benim bisiklet yakalılar dediğim, kafelerde çalışanlar…
Burada orta sınıfın yeni nesil çocukları kiracı nesilden, Generation Rent’ten farklı bir şey var. Generation Rent’in tipik öznesi şöyle der: “Ev alamıyorum.” İşçi sınıfının daha aşağı katmanındaki özne için mesele bazen: “Ev kuramıyorum.”
Birincisi mülkiyetten dışlanma. İkincisi hane kurabilmenin maddi koşullarından dışlanma.
Eskiden emekçi ailelerin mutfağı ve aile sofrası vardı, şimdi görünmez kadın emeğinin bu ürünü de metalaştı. Burada önemli olan, insanların kendi yaşamlarını yeniden üretebilecek zaman, mekân, gelir ve kolektif altyapıya erişimleri var mı sorusu olmalıdır.
Ama alternatif mutlaka her daireye büyük bir mutfak koymak değildir. Kolektif mutfaklar, mahalle yemekhaneleri, kooperatifler, kamusal yemek sistemleri de olabilir. Nitekim tarihsel sosyalist ve feminist deneylerde bunun örnekleri var… Bu örnekler, başka bir çalışmanın konusu olmalıdır.




