Dünyanın her yerinde sosyalist hareketler öncelikle ülkenin güncel sorunları hakkında konuşur ve mücadele eder. Bu, biraz da siyasetin doğasından kaynaklanan bir durum elbette. Ancak, yine dünyanın her yerinde sosyalist hareketler aynı zamanda tarihsel bir yaklaşıma sahiptir. Sadece geçmişte yaşanmış süreçlere dair bir teze sahip olmaktan değil, o geçmişin bugüne nasıl uzandığına, uzanması gerektiğine dair bir bilince sahip olmaktan söz ediyorum. Bu yüzden, sosyalistler ülkenin güncel sorunları hakkında konuşur ve mücadele ederken, arka planda sürekli çalışan bir tarih bilincini de korur, ondan beslenir ve onu taşırlar. Sosyalist siyasette en gündelik, en sıradan, en kolay görünen kararlar bile hem yatay hem de dikey yönlerde sözünü ettiğimiz tarih bilinciyle temas kurmak, ondan beslenmek ve onunla sınanmak durumundadır.
Bu yaklaşımın sosyalist hareketin sağlıklı gelişimi için ne kadar hayati olduğu içinden geçmekte olduğumuz günlerde daha da açığa çıkıyor. Çünkü oldukça kaotik bir dönemden geçerken sosyalist hareketin hala esaslı bir sorunu olduğu ve bu sorunun çözümü için fazlasıyla zamanın boşa harcandığı artık saklanması mümkün olmayan bir gerçeğe dönüşmüş durumda. Bu sorun, eğer bir cümle ile ifade etmek istersek, sosyalizmin toplumsal bir güce dönüşememesidir. Şimdiye değin, özellikle de son birkaç yılda elde edilmiş başarılar ne olursa olsun, sosyalist hareket toplumsallaşma, toplumsal bir güce dönüşerek kalıcı bir mevzi kazanma noktasına henüz erişememiştir.
Ama erişmelidir. Erişmeyecekse, üstlendiğini iddia ettiği tüm siyasal, ideolojik, etik vb. iddiaları terk edip halka ayak bağı olmayı bırakmalıdır. Yarım asırlık bir süreyi patetik bir başarısızlıkla geçiren bir sosyalist harekete tanınacak daha fazla süre, gösterilecek daha geniş anlayış, bulunacak daha çok mazeret kalmamıştır. Ya sosyalistler bu soruna bir çözüm bulacaktır ya da sosyalistlerin kendisi bir sorun haline gelecektir.
***
Türkiye, kökleri gerilere dayanıyor olsa da son iki yılda artan bir ivme ve şiddetle siyasetin tümüyle tekelleştirildiği bir süreçten geçti. Bu sürecin mantığına uygun olarak, siyaset, bir bütün olarak, devlet alanının içine, en tepesine doğru emilerek yutuldu. Halkın siyasete katılımını, siyasal alanda bir özne olarak hareket etmesini, onun kimi talep ve arzularının siyasette temsil edilmesini bir kenara bırakalım, Yeni Rejim Türkiye’sinde siyaset sadece devlet tarafından akredite edilmiş aktörlerin yer alıp konuşabildiği ezoterik bir ayine dönüştü. Gündemin son üç ayına damga vuran gelişmeler, bu vakumdan düzen muhalefetinin dahi kurtulamadığını, iktidar tarafından çizilen sınırlara riayet etmeyenlerin apaçık zor kullanımıyla tasfiye edildiğini gösteriyor.
Ancak, tasfiye edilenin sadece bir parti, o partinin yönetim kademesi olduğunu düşünmek doğru değil. Artık son sahnesini yaşadığımız uzun bir sürecin sonunda [1], Türkiye, şimdi yeni bir rejimin inşa edildiği, dolayısıyla, bir “müstakbel rejim” beklentisini terk etme zamanının geldiği bir ülke. İktidarın bir yeni rejimi inşa mı ediyor olduğu yoksa o rejimin tam da şu anda içinde yaşadığımız şey mi olduğu tartışması büyük oranda soyut bir içeriğe sahip artık. Siyasal güç ilişkileri ve zor’un örgütlenmesi açısından bakıldığında rejim tam da bu; ileride daha kötü şeylerin de yaşanabilecek olması ya da yeni rejimin de kendi iç çatlakları bulunması şu anda yaşananların bir “ara dönem” ya da “geçiş dönemi” biçiminde anlaşılması için yeterli bir gerekçe değil.
Haliyle, sosyalistler açısından yeni rejimin adının konması kadar onun yerine geçtiği, yıktığı ya da tasfiye ettiği rejimin de adının konması gerekir. O rejim, çok çeşitli ve bazen de birbirine zıt biçimlerde yüz yıllık bir tarihsel deneyimi barındıran cumhuriyettir.[2] Yeni rejimin adında da cumhuriyet sözcüğünün geçmesi bir şeyi değiştirmiyor: Türkiye’nin yüz yıllık cumhuriyeti tasfiye edilmiştir; bugünkü rejim neredeyse yarım asırdır sürdürülen ve gerici siyasal iktidarlar kadar sermaye sınıfının da arzularını yansıtan başka bir ülke, uygarlık ve kimlik vizyonu inşasının son ve tayin edici adımı olarak ortaya çıkmıştır.
Fakat bu sav, bir kez ileri sürüldüğünde bir adım daha atmayı gerektirir. Eğer Türkiye’de yüz yıllık tarihiyle cumhuriyet tasfiye edildiyse, kendisini onun tarihsel çerçevesi içerisinde anlamlandıran yurttaşlara ne oldu? Kısa yanıt şu: Onlar da tasfiye edildi. Yani, Türkiye tarihinde belirli bir uygarlık tahayyülünü de işaret eden cumhuriyetçi düşünce ve geleneği benimseyen milyonların artık siyaset alanındaki temsiline son verildi. Türkiye’de resmi ideolojinin ötesine taşan, bu anlamda bir partinin programına ve ideolojisine indirgenmesi imkansız olan, yarattığı kazanımların önemli bir kısmı emekçilerin kavgası ile kazanılmış olan, esas olarak 1960’larda sosyalistlerin etkisiyle halkçılaşıp toplumsallaşan ve genel olarak 12 Eylül’den, özel olarak da 2002’den bu yana sistematik biçimde devlet alanının dışına çıkarıldığı için uzun zamandır varlığını halk içinde ve bir tür “iyi duyu” biçiminde sürdüren bu “tarihsel cumhuriyetçilik” iktidarın siyaset alanına çizdiği sınırların da dışına çıkarılarak kendisini temsil etme imkanlarından mahrum bırakıldı.
Bu, acısı hemen hissedilmeyecek ama kaybı da kolayca telafi edilemeyecek büyük bir yenilgidir. Sosyalistlerin bu yenilginin kendilerine uzanmadığını ya da kendilerinin de yenilgisi anlamına gelmediğini düşünmesi ise trajikomiktir.
Bir partinin ya da akımın programını aşarak ülkenin kurucu bağlamına uzanan, siyasallığın olduğu kadar meşruiyetin de temellerini atan, aynı zamanda bir toplumsal doku örerek kolektif kimlik üreten ve genel anlamda bir tür “Türkiye eko-sistemi” sunan bu model çökertilmiştir.[3] Halkın kendiliğinden bilincinde tahayyül edildiği haliyle çağdaş, modern, kalkınmacı, hukukun üstünlüğüne ve adalete dayanan, evrensel değerlere ve bilime saygılı, köhne geleneklere ve hurafelere mesafeli, ilerlemeyi bir misyon olarak benimseyen bir “ethos”a yeni rejimde ve yeni eko-sistemde yer verilmeyeceği tescillenmiştir.
Bu geleneğin kendisine atfettiği nitelikleri tutarlı biçimde taşıyıp taşımadığı, milyonlarca yurttaşın onu bu biçimde algılayıp benimsiyor olduğu gerçeğini değiştirmez elbette. Sonuçta, cumhuriyetçi geleneğin iç çelişkileri ve sınıfsal açmazları ne olursa olsun, kendisini onun tarihsel çerçevesi içinde anlamlandıran milyonlar birden bire buharlaşmayacak bir uygarlık vizyonunu, bir tarihsel kimliği, bir siyasal arzuyu hala taşıyorlar. Ve bu geleneğin siyaset alanındaki varlığına artık son verilmiş olması, onun kendisini temsil ettiğini düşünen milyonlar açısından muazzam bir krizin baş göstermesi anlamına geliyor.
Sosyalistlerin, hem niceliği ile devasa bir güç oluşturan hem de niteliği ile yeni rejimle uzlaşmaz bir çelişkinin tarafı olan ve mücadelesini koruyan bir toplumsallığın temsil krizine ilgisiz kalması düşünülemez. Ama bu, sosyalistlerin bu konuda her zaman gerekli berraklığı ve girişkenliği gösterdiği anlamına da gelmez.
Bu temsil krizi bir önceki uğrakta da kendini ortaya koymuştu ve Gezi Direnişi onun çözümü için yakın tarihteki en önemli girişim olmuştu. Hem düzen muhalefetinin hem de sosyalist hareketin çözemediği temsil krizi, Gezi Direnişi’nde halkın kendi inisiyatifi ile bir çözüme doğru ittirildi. Elbette, bu çözüm parçalı, yeterince olgunlaşmamış, kurucu olmaktan ziyade tepkisel yanlar taşıyordu ama en azından sosyalistlere bir hammadde sağlayacak denli de verimli ve belirgindi. Sosyalist hareket bunu başaramadı; kimisi Gezi Direnişi’nde liberalizmin gölgesini, kimisi Kemalizmin hayaletini gördü ve Direniş’in AKP ile mücadele kapasitesine odaklanmak yerine kendisini onun iç ayrımlarının ürettiği ceplere sıkıştırdı. Daha kötüsü, Gezi Direnişi’nde kendisini ileri süren siyasal arzuyu temsil etme işini, bunu başaramayacağı en baştan belli olan düzen muhalefetine teslim ederek kendisini yedeklenmeye mecbur bıraktı. Türkiye’de tarihsel cumhuriyetçiliğin şimdiye kadarki en sivil, en kitlesel, en sol ve en halkçı belirişi, böylece, çıkışsız bir yola sokuldu.
Sonraki on yıl, iktidarın tümüyle Gezi’de beliren siyasal arzuya karşı başlattığı topyekun savaşla geçti ve geldiğimiz noktada bu savaş tarihsel cumhuriyetçiliğin siyasal temsil hakkının resmen elinden alınmasıyla sonuçlandı. Bu sonucun bir bitiş anlamına mı geleceği, yoksa yeni bir başlangıç mı olacağı sosyalistlerin vereceği karara bağlı.
***
Hiçbir ülkenin sosyalist hareketi yola sıfırdan başlamaz. Daha doğrusu, bir ülkedeki ilerici/devrimci hareket, o ülkede sosyalistlerin ortaya çıkmasıyla doğmaz. Dünyadaki sosyalist hareketlere baktığımızda, neredeyse hepsinin kendisinden önce başlayan ve kendisine gelene kadar tıkanmaya başlamış olan ilerici/devrimci hareketlerle bir bağ kurduğunu görürüz. Bu bağ, elbette, eleştirellikten uzak bir bağ değildir; bu bağ, önceki ilerici/devrimci birikimin aynen devam ettirilmesi anlamına da gelmez. Sonuçta, sosyalistler, kendisinden önceki ilerici/devrimci hareket çığırı başarısız olduğu için oradadırlar. Dolayısıyla, bu bağın gerçek anlamı içerip aşmak olur.
En yalın örneği, Rusya ve Lenin’dir. Rusya’da Marksist bir çizginin ortaya çıkması, Rus ilerici/devrimci hareketinin ortaya çıkmasından hayli sonradır. O ana kadar Rus ilerici/devrimci hareketi liberal anayasacılıktan halkçı narodnizme kadar birçok biçimde sahneye çıkmış ve Rusya’nın tarihsel krizini çözmeye gayret etmiştir. Lenin ve Bolşevikler de Rus işçi sınıfını kapitalist sömürüden kurtarmak kadar Rusya’nın tarihsel krizini de çözmeye aday görmüştür kendilerini. Bu, Rus işçi sınıfının ve Bolşeviklerin hem siyasette hem de ideolojide ülkelerinin tarihsel krizine bir yanıt üretmekle mükellef olduğunu söylemektir. Yani Rus işçi sınıfı, ancak Rusya’nın tarihsel krizine bir yanıt üretebildiği ölçüde Rus halkının önderi olacaktır; Rus halkı ise tarihsel krizinin ancak işçi sınıfının iktidarı ile çözüme kavuşacağını kabullendiğinde kurtulacaktır.
Türkiye sosyalist hareketinin hem kendi ülkesiyle hem de ülkesinin tarihsel krizleriyle ilişkisini bu çerçeve içinde düşünmenin büyük faydaları var aslında. Ancak tarih, uzun zamandır, sosyalistlerin geçmişe dönük bir öfke türettiği ve Türk sağının cirit atması için boşalttığı bir alan oldu. Oysa, Türkiye ilerici/devrimci hareketinin tarihsel birikiminin bugün nasıl içerilip aşılacağı sorusu orta yerde duruyor. Durmanın da ötesinde, tarih, sosyalistleri bu sorulara yanıt vermeye zorluyor. İki nedenle: Birincisi, ister 19. yüzyıl başlarından ister 20. yüzyıl başlarından başlatılsın, bu toprakların ilerici/devrimci geleneği, kazanımlar elde etse de sonuçta başarısız olmuş ve artık siyasetteki temsiline son verilerek tasfiye edilmiştir. İkincisi, sosyalistlerin yüz yıl içerisinde yarattığı siyasal, ideolojik ve kültürel birikim kendisinden önceki ilerici/devrimci geleneklerden daha yüksek bir aşamaya ermiştir. Bu, sosyalistlerin ülkelerinin geçmişiyle ve ilerici/devrimci gelenekleriyle sağlıklı ve verimli bir ilişki kurmasını, sonuçta da onu içerip aşmasını kolaylaştırır. Nitekim tarih, geçmişin olaylarının sıralı bir dizisini sunmak için değil, esasen içinde siyasal özneliğin kurulacağı süreç ve eylemleri çerçevelemek için kullanıldığında gerçek bir kaynak haline gelir.[4]
Ancak konu sadece tarihle ve geçmişle de sınırlı değil. Türkiye’nin doğu-batı, geleneksellik-modernlik, dindarlık-sekülerlik, köylülük-kentlilik gibi ikilemleri; başta ulusal kimlikler olmak üzere çok sayıda başlıkta ayrımcılık üreten siyasal kültürü; devlet ile toplum ve yurttaş arasındaki ilişkilerin pragmatizm ve şiddet eliyle büküle büküle kalıcı bir biçim kazanamaması; burada uzun bir liste halinde sıralamak gereken onlarca toplumsal yara, çeyrek asırlık bir islamcı faşizm deneyimi tarafından daha da deşilerek ortalığa saçılmış halde. Türkiye, yüz yıldır egemenler tarafından manipüle edilmiş ve bugünlere kadar sahici bir çözüme kavuşturulmadığı için bir iltihabın bedeni zehirlemesi gibi bu toprakları zehirleyen onlarca tarihsel, toplumsal kriz içerisinde debeleniyor.
Geçirdiğimiz yüz yılın sonunda seçeneklerin tükene tükene tekleştiği bir noktaya gelmiş bulunuyoruz: Bu tarihsel krizi geriye doğru değil de ileriye doğru çözme vaadini üstlenen ve Türkiye’nin ilerici/devrimci birikimini sosyalizmle eklemleyerek radikalleştiren bir sosyalist hareket.
Artık sosyalizm, sadece işçi sınıfının değil ülkenin de kurtuluşunu üstlenmek zorundadır.
Buradaki esas soru, Türkiye işçi sınıfının bu görevi üstlenmeye hazır olup olmadığıdır.
Eğer, örneğin seçimlerde sandıklara oyları atanlar yurttaş adlı soyut kategoriler değil de alın teriyle yaşayan emekçilerse, örneğin Gezi’den deprem dayanışmasına kadar birçok toplumsal olayda seferber olanlar metafizik yaratıklar değil de emeğiyle geçinen işçilerse; eğer böyleyse, sadece sınıfının değil ülkesinin de kurtuluşunu dert edinen, sadece sınıfı için değil ülkesi için de mücadeleye heves eden milyonların varlığından kuşku duymamak gerekir. Bu milyonlar, adıyla sanıyla Türkiye işçi sınıfı, onun yeni rejimle uzlaşmaz bir çelişki içerisinde olan ve her şeye rağmen mücadele kararlılığı ile cesaretini koruyan kesimleridir. Ve Türkiye işçi sınıfının bu kesimleri, kendisine nasıl bir içerikle yaklaşması gerektiğini sosyalistlere açık seçik göstermektedir.
Burada önerilen, Marx’ın tabiriyle söylersek, Türkiye işçi sınıfının ulusun başına geçmesi; Lenin’in tabiriyle söylersek, Türkiye işçi sınıfının halkın önderi olmasıdır. Bunun için de sosyalist hareket Türkiye’nin tarihsel ve güncel krizlerini bir bütünlük içinde kavrayıp bu ülkeye işçi sınıfının merkezinde yer aldığı yeni bir toplumsal kimlik ve uygarlık vizyonu sunmalıdır. Ancak bu, sözlerle ya da vaatlerle değil, gerçekçi ve tüm bunları kapsayan bir siyasal kurtuluş programı ile mümkündür. Bu program, emeğin ve haysiyetin dokunulmazlığı, eşitlikçi ve özgürlükçü bir değerler sistemi, halkçı ve dayanışmacı bir siyasal kültür, ilericiliğin ve devrimciliğin hakim olduğu bir toplumsal iklim çerçevesinde Türkiye’nin yeniden kuruluşunu üstlenmeli ve ilan etmelidir.
Kast ettiğim, böyle bir programın sosyalistlerin beyin fırtınası ile üretilmesi ve sonra da Türkiye işçi sınıfına sunulması değil. İddiam, böyle bir programın tam da Türkiye işçi sınıfının içinden, onun siyasal talep ve arzularından hareketle üretilebileceği.
Bunu tartışabilmenin ve başarabilmenin ilk koşulu ise sınıf ile siyaset arasındaki ilişkilere dair anlayışımızın soyut önermelerden uzaklaşması, Türkiye işçi sınıfını ekonomik bir kategori değil siyasal/toplumsal bir özne olarak kavramamızı engelleyen ezberlerden kurtulmasıdır.
***
Bu noktada, Türkiye’de sosyalist hareketin tartışmalarında zaman zaman açık biçimlerde zaman zamansa örtük kabuller halinde gözlenen bir sorundan söz etmemiz gerekiyor: Sınıfı siyasetsiz, siyaseti sınıfsız düşünme eğilimi. Yani işçi sınıfından söz edilirken, onun bir siyasal kimliği olmadığını, belirli siyasal arzuların taşıyıcılığını yapmadığını varsaymak. Tersinden, ülkedeki belirli siyasal geleneklerden ve çizgilerden söz edilirken de o gelenekleri benimseyenlerin işçi olmadığını, işçilerin de belirli siyasal arzuları taşımadığını varsaymak.
Elbette, sınıfın belirli siyasal arzuları taşıması, kimi dünya görüşlerinin ve ideolojilerin dili ile konuşması, giderek kendisine bunlardan örülü bir kimlik yakıştırması, onun bilincinin sınıfsal çıkarlarıyla tam olarak uyumlu olduğu anlamına gelmez. Aynı biçimde, sınıfın tüm bireylerinin “yanlış bilinç” kurbanı olduğu, kendi varlığı ve çıkarları hakkında en ufak bir doğru düşünceye sahip olmadığı, ülkesinin tarihsel ve güncel çatışmalarından bihaber olduğu da söylenemez. Sınıfların bilinci ne yekpare bir bütündür ne boş bir levhadır ne de baştan sona egemen sınıfın doktrinasyonuyla doludur. Bu nedenle, sınıftan söz edilirken onun siyasal arzularından da söz edilmemesi ya da tersinden, siyasal geleneklerden söz edilirken hangi sınıf kesimlerinin bu gelenekleri taşıdığına bakılmaması ciddi bir yanılgıdır.
Böylesi yanılgılardan uzaklaşmak ve buraya kadar biraz esnek biçimde yürüttüğümüz tartışmaya daha işlevli bir biçim kazandırmak için şu somut sorulara verilecek somut yanıtlarla ilgilenmek durumundayız: Bugün yeni rejim karşısında etkili bir siyasal odak olabilmek için hızla ve öncelikle toplumsallaşması gereken sosyalist hareket, Türkiye işçi sınıfının içindeki hangi siyasal arzuları temsil etmeye soyunacaktır? Bu siyasal arzuları taşıyan kesimler işçi sınıfının hangi kesimleridir? İşçi sınıfının bu kesimlerinin temsili için sosyalist hareketin kullanacağı enstrümanlar ve kanallar neler olabilir? Ve nihayetinde, sosyalist hareketin Türkiye’nin tarihsel krizleri karşısında önerdiği uygarlık vizyonu nedir ve bu vizyon işçi sınıfının hangi kesimlerinde öncelikle alıcı bulabilir?
Yeni rejim koşullarında sosyalist harekete düşen görevlere ve işçi sınıfına biçilen role dair konuşmak için de aynı çerçeveden, aynı somutluktan hareket etmek gerekiyor. Örneğin, bugünkü güç dengeleri ve ideolojik çatışmalar açısından bakıldığında Türkiye işçi sınıfının hangi siyasal arzusu, talebi, kimliği rejim sınırlarının dışına itilmiş ve temsil imkanından yoksun bırakılmıştır? İşçi sınıfının bu kesimlerinin temsil ihtiyacını karşılayarak onu hem sınıfın geri kalanı üzerinde hem de rejim karşısında sarsıcı bir siyasal muhalefet odağı haline getirmek nasıl mümkün olabilir? Sosyalistlerin Türkiye’nin tarihsel krizine bir yanıt olarak üreteceği yeni uygarlık vizyonu, işçi sınıfının halkın önderi misyonunu üstlenmesine ne ölçüde katkıda bulunabilir?
Sadece içinden geçtiğimiz süreçte değil, tarihin her döneminde sınıf ile siyaset arasındaki ilişkileri bu tür somut sorular ve sorunlar üzerinden düşünmeyen, sınıf siyaseti hakkındaki tartışmalarını belirli bir tarihsellik, konjonktür, örgütsel kapasite ve yakın-orta-uzun vadeli planlar çerçevesinde yürütmeyen, sadece devrimi değil sınıf mücadelesini de bir “özgül bağlam” içinde vermeyen bir sosyalist hareketin başarılı olmak şöyle dursun ciddiye alınacak bir tez ileri sürmesi bile imkansız olur. Dolayısıyla, işçi sınıfını ülkenin siyasal gündemlerinden, tarihsel krizlerinden, sosyal çatışmalarından uzakta duran; genellikle fabrikada ya da üretim hattında maruz kaldığı artık değer sömürüsü çerçevesinde kimlik kazanan; yoksulluk, güvencesizlik, geçim sıkıntısı gibi sorunlar dışında hiçbir sese ve söze karşılık vermeyen bir “ekonomik özne” olarak kavramanın ötesine geçilmesi gerekiyor artık.
Madem ki Türkiye, emperyalizmin ve sermaye sınıfının yönelimlerine uygun biçimde, siyasal iktidar ve onun çevresinde kümelenmiş küçüklü büyüklü bir yağmacı çete tarafından bir tür iç sömürge haline getirilmiş bir ülkedir, o halde işçi sınıfının bu durumu salt ekonomik göstergeler açısından deneyimlediğini düşünmek fazlasıyla basit kalır.
“Milyonlarca insan, sadece yoksul olmanın değil, ülkenin tepesine çöreklenmiş bir çetenin ‘iç sömürgesi’ haline gelmenin de horlayıcılığını duyumsuyor. Sınıf ilişkileri, açıkça, onur kırıcı bir alaya; sınıf mücadelesi, giderek, emeğin hakkıyla birlikte haysiyetin de yeniden kazanılması için mücadeleye dönüşüyor. Zaman zaman utanç, zaman zaman hissizlik, zaman zaman da inkar gibi biçimlere bürünse de Türkiye’de bir öfke büyüyor. Ve Türkiye, sınıf mücadelesinin bir haysiyet mücadelesine dönüşebileceği, sınıf bilincinin bir haysiyet bilinci biçimini alabileceği özel bir uğrağa doğru yaklaşıyor. (…) Bu yeni evrede yalnızca artık değer birikiminin çarkları döndürülüyor olmakla kalmaz, aynı zamanda ahlaksız ve kibirli bir iktidar elitinin hükümdarlık gösterisi de biteviye sergilenir. Artık sadece emek gücü sömürülmüş değil, aynı zamanda küfredilmiş, hakarete maruz bırakılmış, hor görülmüş, aşağılanmış emekçilerden de söz ediyoruz demektir. İnsanlar, kendi emeklerinin yarattığı zenginliğin iç edilmesinin yanı sıra devletin gücünü ellerinde toplamış bir yağmacı topluluğunun kendi ülkelerini sömürgeleştirmesinin de öfkesiyle dirilirler. Sınıf mücadelesi, bir anda, ışığın tüm renklerini ayıran bir prizmadan geçer gibi siyasetten kültüre, etikten ideolojiye, hukuktan mekana yayılır.” [5]
Burada sadece ücretler değil, emeğin haysiyeti, insanın onuru, yurttaşlığın hukuku da sömürgecilerin pençeleri arasında parçalanmaktadır. Öte yandan, mutlak otoriterliği kutsayan ve iktidarın güç alanında birleşmenin güvencesini bir lütuf olarak dağıtan bu iktidar mantığına karşı eşitlikçi, özgürlükçü, adaleti ve hukuku toplumsal güvenin temeline yerleştiren, üzerinde yaşadığı ve artık bir iç sömürge haline dönüştürülmüş ülkeyi yeniden kendisine ait kılmak isteyen bir toplum tahayyülü de varlığını sürdürmektedir. Bu toplum tahayyülü, bu haysiyet mücadelesi, bu yurt arayışı; hangi görünümüyle tanımlarsak tanımlayalım bu siyasal arzu, işçi sınıfını bir “ekonomik özne”den daha fazlası yapmaktadır ve eğer böyle bir fazlalık olmasaydı, insanlığın sömürüden kurtuluşu hedefinin tatlı bir hayal olmaktan bir adım öteye geçmesi imkansız olurdu.
***
Yeni Rejim Ülkesi, sadece iktidar yapısının ve devlet aygıtının düzenlenmesinden ibaret bir dönüşümü anlatmıyor. Buna eşlik eden, bazen bunu yansıtan bazen de bunu yaratan bir siyasal ve ideolojik haritadan da söz edilmesi gerekiyor. Bu harita topluma çeşitli sınırlar çizerek meşru ile gayrimeşrunun, normal ile anormalin, yasak ile serbestin ayrımlarını da koyar. Bir rejim, tam da bu sınırları çizip haritayı bütünlediği ölçüde yerleşiklik kazanır. Haliyle, beraberinde bir kısım siyasal ve toplumsal çatışmaları da yaratır ve kalıcılaştırır.
İşte, sosyalistler açısından da yeni rejim tartışmasının başlangıç noktası, onun kendisi açısından uzlaşmaz bir çelişkinin tarafı olarak dışladığı, kendi kurucu söyleminin ve pratiğinin karşıtı olarak yadsıdığı, siyasal alanın kapılarını kapayıp temsil hakkından mahrum ettiği, tabiri caizse mülksüz olduğu kadar yurtsuz da bıraktığı sınıf kesimlerinin hangileri olduğunu saptamaktır.
Bu yaklaşım, belki de Türkiye’ye özgü bir durum değildir ve siyaset adı verilen her etkinlik için her dönemde ve her ülkede geçerlidir. Türkiye’ye özgü olan ve sosyalistlerin ciddi bir şans kabul etmesi gereken kısmı ise şu: Bugün Türkiye’de mevcut iktidara ve onun rejimine karşı güçlü ve uzlaşmaz, belirli bir uygarlık ve çağdaşlık vizyonunu da barındıran, güncel sorunları çözmek kadar ülkenin tarihsel krizlerini de aşmayı vaat eden, emeğin, haysiyetin, toplumsal dayanışmanın, özgürlükçü ve eşitlikçi bir kültürün sözcülüğünü de üstlenen bir siyasal çizgi tam olarak bir sınıf siyaseti çizgisi, sınıf mücadelesi çizgisi olarak inşa edilebilir.
Bunu başarabilmek için Türkiye’nin artık yenilgi ve tasfiye noktasına gelmiş ilerici/devrimci dinamiklerinin sosyalizm düşüncesi tarafından nasıl içerilerek aşılacağına ve Türkiye işçi sınıfının içindeki hangi siyasal arzunun, hangi tarihsel kimliğin, hangi toplum tahayyülünün bir mücadele çizgisi olarak örgütlenip yeni rejime karşı seferber edileceğine karar verilmesi gerekli.
Sosyalist hareket, bunu yapabilmek ve bunu yaparken de toplumsallaşma sorununu çözebilmek için aradığı fırsata şu anda sahip. Bunu da değerlendiremediğinde, Yeni Rejim Ülkesinde yeni bir fırsatı ne zaman bulacağı ise tamamen muamma.
[1] Hakkı Özdal, “13 Eylül Partisi”, Evrensel, 14.08.2026 https://www.evrensel.net/yazi/99816/13-eylul-partisi [2] Cenk Saraçoğlu, “Cumhuriyeti Kim Tüketti: Sağcı Reaksiyonun Tarihsel ve Güncel Görünümleri”, Ayrım, 08.06.2026 https://www.ayrim.org/guncel/cumhuriyeti-kim-tuketti-sagci-reaksiyonun-tarihsel-ve-guncel-gorunumleri/ [3] Metin Özuğurlu, “CHP’nin Dönüşümü: Merkez Kitle Partisinden Kurucu İrade Hareketine”, BirGün, 18.06.2026 https://www.birgun.net/makale/chpnin-donusumu-merkez-kitle-partisinden-kurucu-irade-hareketine-1-718909 [4] Cem Oto, “Tarih ve Olay: Siyasal Olan’ı Siyaset’ten Ayırırken Bizim Cenaha Düşen Paya 4 Şerh”, Ayrım, 11.04.2026 https://www.ayrim.org/guncel/tarih-ve-olay-siyasal-olani-siyasetten-ayirirken-bizim-cenaha-dusen-paya-4-serh/ [5] Can Soyer, “Mart’tan Mayıs’a: Haysiyet Baharı”, Ayrım, 20.04.2026 https://www.ayrim.org/guncel/marttan-mayisa-haysiyet-bahari/




