Son zamanlarda, adına “Terörsüz Türkiye”, “yeni çözüm süreci”, “barış süreci” ya da başka ne deniyorsa denilsin, PKK ile Türkiye Cumhuriyeti devleti arasında yürütülen ve nihayet bir “Çerçeve Yasa” ile hukuki bir zemine kavuşturulmaya çalışılan sürece Türkiye’nin aydınlarının, entelektüellerinin, akademisyenlerinin yeterince destek vermediğine ilişkin, bazen sitemkâr, bazen açıkça suçlayıcı, bazen de insanın üzerinde tuhaf bir ahlaki borç duygusu yaratmaya çalışan bir söylem dolaşıyor ortalıkta. Özellikle geçmişte Kürt meselesinin barışçıl çözümünü savunmuş, devletin Kürt yurttaşlarına yönelik şiddetini eleştirmiş, çözüm sürecinin sona erdirilmesine itiraz etmiş insanların bugün neden daha yüksek sesle konuşmadıkları, neden bu yeni sürecin arkasında daha görünür biçimde durmadıkları soruluyor; hatta zaman zaman, dün barış diye konuşanların bugün susmasının bir tür tutarsızlık olduğu ima ediliyor.
Kendimi bir “aydın” ya da “entelektüel” olarak adlandırmayı oldum olası biraz tuhaf, hatta insanın kendi kendisine paye vermesine benzeyen bir tutum olarak gördüğüm için bu çağrının doğrudan muhatabı olduğumu iddia edecek değilim. Bununla birlikte, bu mesele hakkında söz söylemek için en azından küçük bir tarihsel hakkım bulunduğunu düşünüyorum; çünkü bundan on yıl önce, Ocak 2016’da, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı Barış Bildirisi’ni imzalayan akademisyenlerden biriydim ve bu imzanın ardından soruşturma geçirdim, üniversiteden ihraç edildim, pasaportuma el konuldu, yıllarca üniversiteden uzak kaldım ve benim gibi yüzlerce akademisyenle birlikte, bugün yeniden pek kolay telaffuz edilmeye başlanan “barış” kelimesinin Türkiye’de bir zamanlar insana neye mal olabileceğini yaşayarak öğrenmiş oldum. Ben uzun yıllar uzak tutulduğum görevime mahkeme kararıyla dönmüş olsam da hala bu bildiriye imza veren pek çok meslektaşım bu imzanın bedelini ödemeye ve akademiden uzak tutulmaya devam ediyor; hepsi dönmeden kendimi hala tam anlamıyla dönmüş saymayacağımın altını çizerek devam edeyim.
Bunu bir kahramanlık hikâyesi anlatmak için hatırlatmıyorum. Zaten Barış Akademisyenlerinin yaşadıklarını bir kahramanlık anlatısına dönüştürmenin, o bildirinin siyasal ve etik anlamını da zayıflatacağını düşünüyorum. Hatırlatmamın nedeni başka: O günlerde bize yöneltilen suçlamalardan biri, belki de en aşağılayıcı olanı, bu metni kendi siyasal ve ahlaki muhakememiz sonucunda değil, bir yerlerden aldığımız talimat üzerine imzaladığımız iddiasıydı.
Oysa ben o bildiriyi imzalarken kimseden talimat almadım. O metni imzaladım, çünkü o gün Türkiye’nin doğusunda ve güneydoğusunda yaşanan ağır devlet şiddetinin sona ermesi gerektiğini, bir devletin kendi yurttaşlarına karşı kullandığı şiddetin “terörle mücadele” denilerek ölçüsüz şekilde kullanılamayacağını, akademisyen olmanın en azından bazen devletin kendi eylemleri hakkında kurduğu hakikat rejiminin dışına çıkarak konuşmayı gerektirdiğini ve her şeyden önemlisi, insan hayatının devletin bekasından, örgütlerin stratejisinden ve siyasi iktidarların hesaplarından daha değerli olduğunu düşünüyordum. Tam da bu saiklerle, önüme gelen metne gözümü kırpmadan ve en yakınımdakilere dahi danışmadan imza attım.
Bugün de başka türlü düşünmüyorum ve tam da başka türlü düşünmediğim için, şimdi bana herhangi bir yerden “barış geliyor, desteklemek gerekir” denildiğinde, on yıl önce hakkımda ileri sürülen o talimat iddiasını hatırlıyorum. Çünkü insanın siyasal özerkliğini ortadan kaldıran şey yalnızca bir örgütten emir aldığı iddiasıyla suçlanması değildir; doğru olduğu ilan edilen bir siyasal sürece, doğru olduğunu kendi içinde tartışmaksızın destek vermesinin beklenmesi de aynı özerklik sorununu başka biçimde yeniden üretir. Ben dün bana birileri söyledi diye Barış Bildirisi’ni imzalamadıysam, bugün de Erdoğan, Bahçeli, Öcalan, DEM Parti ya da herhangi bir başka siyasal aktör bunun tarihsel bir fırsat olduğunu söyledi diye, içeriğinin ne olduğu, hangi demokratik dönüşüm programına bağlandığı, neyin karşılığında neyin vaat edildiği ve sonunda nasıl bir siyasal rejim ortaya çıkaracağı hâlâ büyük ölçüde belirsiz olan bir sürecin alkışçısı olmak zorunda değilim. Mesele benim için tam da burada başlıyor. Çünkü barışı istemekle, devletin önümüze koyduğu belirli bir barış siyasetini desteklemek aynı şey değildir.
Barış mı, sessizlik mi?
Yanlış anlaşılmaya yer bırakmamak için en başta söylemek gerekir ki, PKK’nin silahlı varlığının sona ermesi ve kırk yılı aşkın süredir binlerce insanın ölümüne, milyonlarca insanın hayatının geri dönülmez biçimde değişmesine neden olmuş bir çatışmanın bitmesi ihtimalini küçümsemenin ne siyasal ne de ahlaki olarak savunulabilir bir tarafı vardır. Silahların susması, genç insanların asker, polis, gerilla ya da sivil olarak ölmeyecek olması iyidir; anaların çocuklarını toprağa vermeyeceği, insanların köylerinden sürülmeyeceği, kentlerin savaş alanlarına dönüşmeyeceği bir ülke ihtimali elbette iyidir ve bunların hiçbirinin başına ya da sonuna bir “ama” koymak değil amacım.
Ne var ki tam da burada, barış kelimesini biraz ciddiye alıyorsak, başka bir şeyi söylemek zorundayız: Silahların susması barışın gerekli koşulu olabilir, fakat yeterli koşulu olarak görülemez.
Byung-Chul Han’ın Şiddetin Topolojisi’nde [1] yaptığı önemli müdahalelerden biri, modern toplumlarda şiddetin tarihsel olarak ortadan kalkmadığını, tersine biçim değiştirdiğini, görünür ve doğrudan şiddetin giderek daha anonim, sistemik, içselleştirilmiş ve normalleştirilmiş şiddet biçimlerine dönüştüğünü göstermesidir. Egemenin bedene doğrudan yönelen negatif şiddetinin geri çekilmesi, şiddetsiz bir toplumun ortaya çıktığı anlamına gelmez; bazen yalnızca şiddetin yer değiştirdiğini, başka kurumlara, başka pratiklere, başka yönetme tekniklerine dağıldığını gösterir. O halde Türkiye’de bugün gerçekten bir barış sürecinden söz edeceksek, yalnızca dağdaki silahın akıbetine değil, şiddetin toplumun geri kalanındaki dolaşımına da bakmak zorundayız.
Bir tarafta devlet ile PKK arasında silahların susmasını sağlayacak hukuki düzenlemeler yapılırken, öte tarafta ülkenin ana muhalefet partisinin siyasal varlığı mahkeme kararlarıyla yeniden biçimlendiriliyor, CHP ve ondan ayrılan Yeni Parti’nin belediyelerine yönelik operasyonlar devam ediyor, seçilmiş belediye başkanları tutuklanıyor; toplumun çeşitli kesimlerinden yükselen itirazlar gözaltılarla, soruşturmalarla ve polis zoruyla karşılanıyor, madenciler, ücretli öğretmenler, atama bekleyen öğretmenler ya da haklarını aramak üzere sokağa çıkan yurttaşlar, yaşam alanını canhıraş korumaya çalışan köylüler devletin fiziksel şiddetiyle karşılaşıyor, gazeteciler ve akademisyenler hâlâ sözlerinin hukuki sonuçlarını hesaplamak zorunda bırakılıyorsa, sanatçılar, komedyenler manevi değerlere hakaret etti diye özel prodüksiyonlarla gözaltına alınıp kuyu tipi ceza evlerine tıkılıyorlarsa bize şiddetin sona erdiğini söylemek için biraz erken değil midir?
Daha doğrusu Han’ın kavramıyla sormak gerekirse: Şiddet gerçekten ortadan mı kalkmaktadır, yoksa yalnızca topolojisi mi değişmektedir? Çünkü bir elinizle dağdaki silahı sustururken öteki elinizle toplumun sesini kısıyorsanız, ortaya çıkan şeyin adının neden barış olması gerektiği bana hiç açık görünmüyor. Bunun adı pekâlâ sessizlik olabilir; hatta siyasal iktidarlar açısından son derece kullanışlı bir sessizlik olabilir. Ama sessizlik barış değildir, zira mezarlıklar da sessizdir. Ne var ki mezarlıktaki ölüler açısından barışın hiçbir önemi yoktur.
Peki kiminle barışıyoruz?
Meselenin benim açımdan daha da tuhaf tarafı, devletin silahlı Kürt hareketiyle ilişkisini normalleştirmeye çalışırken demokratik Kürt siyasetinin yıllardır kriminalize edilmiş aktörleriyle kurduğu ilişkinin esaslı biçimde değişmemiş olmasıdır. Silahlı bir çatışma sona erecekse silah bırakan insanların hukuki statüsünün düzenlenmesi elbette gerekir. Kimlerin hangi koşullarda topluma döneceği, soruşturmaların, kovuşturmaların ve cezaların ne olacağı, toplumsal hayata katılımın hangi mekanizmalarla mümkün kılınacağı konuşulmadan hiçbir silahlı çatışma sona erdirilemez. Dolayısıyla benim itirazım, PKK mensupları için hukuki düzenlemeler yapılmasına değil. Tam tersine, bunları yapmak barışın ön koşulları arasında ilk sıralarda gelir. Benim anlamakta güçlük çektiğim şey şudur: Silahlı siyasetin aktörlerinin topluma dönüşünün hukuki koşullarını konuşmaya başladığımız bir anda, demokratik siyasetin aktörleri neden hâlâ hapistedir? AYM’nin ve AİHM’nin defalarca verdiği “tahliye edilmeli “kararlarına rağmen Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ neden hâlâ özgür değildir?
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen yıllardır cezaevinde tutulan siyasetçiler, sivil toplum önderleri hangi barışın dışında kalmaktadır? Daha da önemlisi, eğer Kürt sorununun silahlı mücadeleden demokratik siyasete taşınmasından söz ediyorsak, Kürt seçmenin iradesini hükümsüz hale getiren kayyım rejimi neden hâlâ yerli yerinde durmaktadır?
Burada ortaya çıkan paradoks, üzerinde biraz düşününce insanın aklını gerçekten zorlayan türdendir: Devlet bir taraftan silahlı aktöre “silahı bırak ve siyasete dön” derken, öte taraftan yıllardır siyaset yapan insanları hapiste tutuyor ve seçimle kazanılmış belediyelere kayyım atıyor. Başka bir ifadeyle, silahlı siyasetin tasfiyesi için demokratik siyaseti teşvik etmesi gereken devlet, tam da demokratik siyasetin kanallarını daraltmaya devam ediyor. O halde soru yalnızca “Kiminle barışıyoruz?” değildir. Daha önemli soru şudur: Nasıl bir Türkiye’ye barışıyoruz?
Alın teriyle kazandığı maaşını almak için yollara dökülüp, günlerce sarı sıcağın altında sokaklarda yatan, maaşını alabilmek için yurttaşı olduğu devlete yalvarıp sonra maden işletmecisine söz geçiremeyen aynı devletinden mütemadiyen dayak yiyen maden işçilerinin yaşamaya çalıştığı bir ülkede mi?
Barış bölünebilir mi?
Judith Butler’ın Şiddetsizliğin Gücü‘nde[2] şiddetsizliği pasif bir geri çekilme ya da ahlaki saflık ilkesi olarak değil, radikal bir eşitlik talebi olarak düşünmesinin bu tartışmada önemli olduğunu düşünüyorum. Butler’ın uzun zamandır farklı eserlerinde peşinden gittiği “hangi hayatların yaşamaya-korunmaya değer ve yası tutulabilir sayıldığı” sorusu, şiddetsizliğin neden yalnızca fiziksel şiddete başvurmamakla sınırlanamayacağını da gösterir; çünkü bazı hayatların diğerlerinden daha değerli kabul edildiği siyasal ve toplumsal düzenin kendisi zaten şiddet üretmektedir.
Bu nedenle barışın bölünebilir bir şey olmadığını düşünüyorum. Kürt gencinin yaşamını değerli bulup madencinin bedenine inen copu önemsizleştiremeyiz; askere gönderilmiş yoksul bir gencin yaşamını savunurken gözaltında kötü muamele gören öğrenciyi görmezden gelemeyiz; Diyarbakır’daki seçmenin iradesine kayyım yoluyla el konulmasına itiraz edip İstanbul’da, Ankara’da ya da başka bir kentte seçimle oluşmuş siyasal iradenin yargı ve idare marifetiyle yeniden düzenlenmesini demokratik siyasetin olağan bir parçası sayamayız.
Çünkü barış, yalnızca iki silahlı aktörün birbirine ateş etmeyi bırakmasından ibaret değildir; yurttaş ile devlet arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı, iktidarın kendisine itiraz edenle ne yapacağı, çoğunluğun azınlıkla nasıl yaşayacağı, mahkemenin muhalifle, polisin göstericiyle, patronun işçiyle, üniversitenin eleştirel düşünceyle nasıl ilişki kuracağı da barıştan ayrı düşünülemez. Barışın bir demokratik ekolojisi vardır ve o ekoloji olmadan silahların susması kalıcı bir barış üretemez. Barışın hukuka ihtiyacı vardır; bağımsız bir yargıya, özgür basına, sendikalara, üniversitelere, gösteri hakkına, örgütlenme özgürlüğüne, yerel demokrasiye ve iktidarın hoşuna gitmeyen bir sözün sahibinin başına ne geleceğini düşünmeden söylenebilmesine ihtiyacı vardır. Kısacası barışın, itiraz hakkına ihtiyacı vardır. Bu yüzden toplumun bir kısmıyla üstelik de adına “terörsüz Türkiye” diyerek barışıp geri kalanıyla savaşamazsınız. Bu da tercih edilebilir elbette; ancak bunun adına barış dememizi de kimse beklemesin.
Barış, yakınlık ve sonsuz talep
Simon Critchley’nin İmansızların İmanı‘nda [3] siyasal öznenin bağlılığını bir lidere, devlete, partiye ya da aşkın bir otoriteye sadakat üzerinden değil, hiçbir zaman bütünüyle yerine getirilemeyecek bir etik talebe bağlılık üzerinden düşünmesi bana bu nedenle önemli geliyor. Critchley’nin “sonsuz talep”[4] dediği şey, siyasetin hiçbir kazanım noktasında bize “tamam, artık yeter” deme konforu vermeyen bir etik huzursuzluk olarak da okunabilir. Çünkü adalet tamamlanmaz, eşitlik tamamlanmaz, özgürlük tamamlanmaz ve barış da; eğer onu yalnızca savaşın yokluğu olarak anlamıyorsak, tamamlanamaz.
Her kazanımın ardından geride bırakılanı sormak gerekir; her uzlaşmanın ardından dışarıda bırakılanı, her “mesele çözüldü” cümlesinin ardından hâlâ çözülmemiş olanı, her barış ilanının ardından hâlâ şiddete maruz kalanı hatırlatmak gerekir.
Entelektüelin siyasal işlevinin de -eğer böyle bir işlevden hâlâ söz edebiliyorsak- tam burada bulunduğunu düşünüyorum. Entelektüelin görevi iktidarların, örgütlerin ya da partilerin doğru yönde attıkları adımları alkışlamak değil; o adımların yetmediği yeri göstermek, siyasal uzlaşının görünmez kıldığı çelişkiyi görünür hâle getirmek ve gerektiğinde kendi çevresinin de duymaktan hoşlanmayacağı soruları sormaktır.
Benim 2016’da Barış Bildirisi’ni imzalarken sadakat duyduğum şey bir örgüt değildi. Bir devlete de sadakat duymuyordum, bir partiye de. Sadakat duyduğum tek şey, insanların öldürülmemesi gerektiğine ilişkin son derece basit ama o günün Türkiye’sinde söylemesi pahalı bir etik talepti.[5] Bugün de sadakatimi değiştirmek için bir neden görmüyorum. O nedenle, önüme konulan şeyin adında “barış” geçiyor diye ona peşinen siyasal kredi açmak bana sadakat duyduğum şeye ihanet gibi geliyor.
Silahların susmasını istiyorum, ama yalnızca silahların değil, copların da susmasını istiyorum; kayyımların gitmesini, siyasi mahpusların özgürleşmesini, seçilmişlerin yerine yargı ve idare eliyle siyaset tasarlanmamasını, işçinin hakkını ararken dövülmediği, öğrencinin protesto ettiği için gözaltına alınmadığı, gazetecinin yazdığı haber nedeniyle sabaha karşı kapısının çalınmadığı, akademisyenin söylediği söz nedeniyle işini kaybetmediği, Kürt’ün kimliği nedeniyle eşitsiz yurttaş muamelesi görmediği ve hiç kimsenin iktidara itiraz ettiği için yurttaşlık haklarının askıya alınmadığı bir ülke istiyorum.
Bunların hepsini birden istemenin “fazla şey istemek” olduğunu söyleyenler çıkabilir. O zaman bırakın da fazla şey isteyelim. Çünkü barış dediğimiz şey zaten bir örgütün silah bırakmasından, devletin bir yasa çıkarmasından ve siyasal aktörlerin el sıkışmasından çok daha büyük bir kelimedir; birlikte nasıl yaşayacağımıza, birbirimizin hayatını ne kadar değerli sayacağımıza ve iktidarın kendisine itiraz eden karşısında ne kadar geri çekilmeye razı olduğuna ilişkin sonsuz bir siyasal ve etik talebin adıdır. O yüzden, bizzat savaşanların silah bırakmayı onayladığı bir silahsızlanma taslağına verilen “evet” cevabını bunun aynı zamanda barışa, demokrasiye, refaha açılan bir kapı olarak sunan söyleme de verilmiş bir onay olduğunu kimse düşünmesin ve ülkenin toplumsal/siyasal yaşamının silahlarla, ölümlerle daha fazla zehirlenmesine karşı çıkanlardan bir de gerçeklere gözlerini kapatarak silahsızlanmanın toplumsal barışın kendisi olduğu iyimserliğinin arkasına dizilmesini beklemesin.
1-Chul Han, Byung (2016), Şiddetin Topolojisi, Çev. Dilek Zaptçıoğlu, İstanbul: Metis Yayınları. 2-Butler, Judith (2021), Şiddetsizliğin Gücü: Etik-Politik Bir Düğüm, Çev. Başak Ertür, İstanbul: Metis Yayınları. 3-Critchley, Simon (2013), İmansızların İmanı: Siyasal Teoloji Üzerine Deneyler, Çev. Erkan Ünal, İstanbul: Metis Yayınları. 4-Critchley, Simon (2010), Sonsuz Talep: Bağlanma Etiği, Direniş Siyaseti, Çev. Tuncay Birkan, İstanbul: Metis Yayınları. 5-Lütfen şu yazıya bakınız: https://www.gazeteduvar.com.tr/analiz/2017/03/05/kandirilmadim-hala-baris-istiyorum (erişim tarihi: 27/08/2026).




