Sağlık Hakkını Savunmak -2

Tuğrul Erbaydar20 Ağustos 2026

 

(1. Bölüm için: https://www.ayrim.org/guncel/saglik-hakkini-savunmak-1/)

Anti-Kapitalist Bir İlke Olarak Sağlık Hakkı

Sağlığın alınıp satılabilen bir değişim değeri olması ile ortaya çıkan kırılma, yabancılaşmayı kaçınılmaz olarak beraberinde getirir; kişinin kendi sağlığına, bedenine, yaşamsal süreçlerine yabancılaşmasına yol açar. Sağlıkla ilgili bütün faaliyetler, toplumsal düzeyde ve kişinin kendi sağlığı düzeyinde “şey”lere dönüşür. Metaya dönüşen emeğin ürününe yabancılaşması gibi, alınıp satılabilir bir ürüne, bir değişim değerine dönüşen sağlık da yabancılaşmanın nesnesi haline gelir. Sağlık artık kişinin kendisine ait bir hal, bir nitelik olmaktan çıkar ve sadece tüketicisi ya da müşterisi olduğu alınabilir ve satılabilir hizmetler olarak görülür. Sağlıkla ilgili her alanda ilişkiler ticarileşir. Sağlık uzmanının emeğinin niteliğinden koparılıp paraya, performans puanına ya da provizyon yoluyla alınabilen bir “şey”e dönüşmesi ile sağlık yardım ve bakım ilişkisi ticarete dönüşür. Neoliberal dönüşümle birlikte bu ticaret ilişkisi devasa bir endüstriye dönüşür; zincir hastaneler, dev kamu-özel ortaklığı projeleri, sahte ihtiyaçlar ve kışkırtılmış hizmet tüketimi döngüsü içinde yabancılaşma katman katman derinleşir. Bu, sağlık “sektörü” ile sınırlı kalmaz. Sağlığın yapısal koşulları ile ilgili tüm alanlarda, beslenme, çalışma, çevre koşulları, yaşam biçimi, kent ve barınma tasarımları, empoze edilen beden imajları vb. karşısında kişi sadece tüketici ya da müşteri konumundadır. Bedelini ödeyememesi halinde, kaynaklara ya da tanımlanan ihtiyaçlara erişimden dışlanır ya da hizmet ve kaynak ağının dış çeperine itilir.

Yabancılaşmanın eleştirisi ve öznelik ya da katılım, sağlığın metalaşmasının aşılmasının anahtarı niteliğindedir. Öyle ki, bunlar olmaksızın, sadece özel sektör faaliyetlerinin kamulaştırılması yoluyla sağlık alanında -ve başka alanlarda da- metalaşmanın aşılmasını düşünemeyiz. Sosyal devletin birçok şey sağlayabildiğini, ancak kapitalizme içkin sorunları gerçek anlamda çözmediğini biliyoruz. Eşitlik talebi de aynı nedenle metalaşmanın aşılması açısından yol gösterici değildir. Graeber ve Wengrow toplumsal eşitsizliklerin adaletsizliğin bir sonucu olduğunu, bu noktada asıl problemin eşitsizlikler değil onu doğuran güç ilişkileri olduğunu vurgularlar. “Eşitsizlik” teriminin gerçek bir toplumsal dönüşüm vizyonunu gündem dışında tutmak isteyen teknokrat reformcuların diline çok uygun olduğunu; yeryüzündeki servetin yüzde kaçının toplumun yüzde kaçının elinde olduğu söylemlerinin, kapitalizmin kendisini tartışmak yerine uzlaşmayı teşvik etmek üzere tasarlanmış göründüğünü belirtirler: “…insanlık tarihinin nihai sorusu, maddi kaynaklara (toprak, kalori, üretim araçları) -ki bunların önemi aşikardır- eşit erişimimizden ziyade, birlikte nasıl yaşanacağı hususundaki kararlara eşit katkıda bulunma kapasitemizdir…en nihayetinde önemli olan bizim her şeyden önce bizi insan yapan özgürlükleri yeniden keşfedip keşfedemeyeceğimizdir.” Bu noktada, sosyal devletin vadettiği sınırlar çerçevesinde kalan bir devletçiliğin ya da eşitsizliklerin azaltılması talebinin sağlığın metalaşmasının aşılması açısından yol gösterici olmadığını söyleyebiliriz.

Lefebvre, yabancılaşma ile ortaya çıkan üç önemli sonuç olarak, bilginin araçsallaşması, metalaşmanın evrenselleşmesi ve değişim değerinin egemenliğinden söz eder.  Bunların üçünü de sağlığın metalaşması ile ilgili süreçlerde gözleyebiliriz. Sağlık ve hastalıkla ilgili bilgilerin belirli ölçüde değişim değeri taşıması her toplumda, kapitalist olmayan toplumsal ilişkilerde de az veya çok gözlenebilir. Ancak bunun bütün sağlık ve tıp alanında egemen ilişki biçimi halini alması, evrensel bir boyut kazanması ve insanlığın bütün bilgi birikiminin ve araştırma kapasitesinin bu doğrultuda araçsallaşması ile ortaya çıkan yabancılaşma, hekimin hastası ile, sağlık kurumunun toplumla, araştırmacının araştırma konusuyla ve kişinin kendi bedeni ile olan ilişkisinin temel karakteri haline gelir. Lefebvre’ye göre yabancılaşma, sadece ekonomik ve sosyal değil, aynı zamanda felsefi, politik, teknolojik, bürokratik ve kentseldir de. O halde sağlık hakkı mücadelesi, sadece tıbbi hizmetler alanında değil, aynı zamanda bütün bu alanlarda da yabancılaşmanın aşılması mücadelesi olmalıdır.

Sağlığı metalaşmamış bir değer olarak kavramak için yanıtlanması gereken soru, “Sağlık kimin için?”dir. Sağlığın kapitalist üretim ilişkileri içinde tanımlı, bir değişim değeri, bir meta olarak mı, yoksa insana ait bir nitelik, bir sahiplik, yabancılaşmamış bir kullanım değeri olarak mı kavrandığına bağlı olarak, sağlık hakkından ne anladığımız değişecektir. Birincisinde, “herkes kapitalist üretim ilişkilerinin ve bu ilişkilerin içinde gerçekleştiği toplumsal hegemonik ilişkilerin gerekliliklerine göre” anlayışı geçerlidir; ikincisinde ise “herkesin ihtiyacına göre” ilkesi. Burada, sağlığın yabancılaşmamış, insana ait bir nitelik, bir kullanım değeri olarak tanımlandığı bağlamda, sağlık hakkı ilkesi kapitalist sistemle esastan çelişen bir ilkedir.

Metalaşmanın ve yabancılaşmanın aşılması tartışmasına ışık tutabilecek olan, bunlarla ilişkili anahtar bir kavram olarak öznelik üzerinde durmak gerekir.

En yalın haliyle, kendisine ait nitelikleri ve kullanım değeri olarak sağlık, kişinin yürüme, görme, işitme, doğurganlık, çalışma, konuşma, öğrenme vb. fiziksel ve bilişsel işlevlerle ilişkili olduğu açıktır. Sağlığın bozulması aynı zamanda bu işlevlerin kaybı demektir. “Sağlık kimin için” sorusunda olduğu gibi, burada da “işlev”in kim açısından tanımlandığı önemlidir.  “İşlev” kişinin kendi açısından kendine ait potansiyellerini gerçekleştirme kapasitesi olduğu kadar, kurulu toplumsal ilişkiler açısından, bu ilişkiler içinde ona tanımlanmış toplumsal rollerini yerine getirme kapasitesini de ifade eder.

Kişinin kendi öz niteliği olarak işlevleri, onun -yabancılaşmamış, değişim değerine dönüşmemiş haliyle- kendi sağlığının doğal bileşenidir. Diğer yanda, her toplumsal düzende, ister kapitalist veya başka bir sömürü düzeni olsun, ister sınıfsız sömürüsüz bir toplum tahayyülünde olsun, kişilerin toplumsal düzende tanımlı rolleri ve işlevleri vardır. Sağlıklı olmaları, üretken işçi, savaşan asker, doğurgan kadın vb.- toplumsal rolleri yerine getirebilmeleri için önkoşuldur. Bu ikilemin keskinliği toplumsal ilişkilerde yabancılaşmanın yaygınlığı ve derinliği ile ilişkilidir.

Sağlığın işlevlerle ilişkisi bağlamında, yazının önceki kısımlarında bahsi geçen, DSÖ’nün sağlık tanımındaki “iyilik hali” kavramına yeniden bakabiliriz. Belek (1998), kapitalist bakış açısının, bireylerin kendilerine biçilen sıradan, rutin, sıkıcı, düşük ücretli ekonomik rollere ve bu rolleri dayatan toplumsal/sınıfsal ilişkilere sessizce boyun eğmesini, beklenen sosyal rolleri yerine getirmesini sosyal iyilik hali olarak tanımlayabileceğini belirtir. Marksist perspektifle sağlık, kapitalist sistemde emek gücünün yeniden üretimi ile ilişkili olarak ele alınır. Metalaşmış emeğin yeniden üretilebilmesi için, işçinin asgari yaşam gereksinimlerinin karşılanması ve çalışmaya uygun yani sağlıklı olması gereklidir. Ayrıca, işçinin çalışabileceği yaşam süresi sınırlı olduğu için, işgücünün yeniden üretimi amacıyla yeni nesillerin üremesi de gereklidir.  Böylece, kapitalist sistemin sürdürülebilirliği ve yeniden üretimi için toplumsal ölçekte işçi sağlığı ve kadın ve çocuk sağlığı hizmetlerinden başlayarak toplumu kapsayan bir sağlık sistemi aracılığıyla sistemin gereksinim duyduğu sağlıklı yani işlevli “insan kaynağı” temin edilir. Ülkelerin sağlık politikaları ile nüfus politikaları bu yüzden yakın ilişkilidir.

Üretim süreçleri açısından, mavi yakalı fabrika işçisi ya da plazanın beyaz yakalı işçisi büyük makinenin parçalarıdır. Bir parça onarılamayacak şekilde arızalandığında, üretim sürecindeki rolünü yerine getiremediğinde sökülüp yeni parça ile değiştirilir. Çalışanların çalışma sürecindeki yıpranmaları makinenin bir dişlinin aşınmasından farklı değildir ve parçaların bu süreç üzerinde denetimleri yoktur. Yıpranmanın maliyeti parasal olarak ölçülebilir bir değerdir ve üretim maliyetinin asli bileşenlerindendir. Tükenen ya da verimsiz işçinin işten ayrılmasının, yeni işçinin iş sürecine dahil edilmesinin belirli maliyetleri vardır. İşçinin sakatlanması veya ölmesi durumunda hastane giderleri, tazminatlar, verimlilik kaybı vb. bu maliyetler çok yükselebilir. Bu maliyetleri azaltmak için iş sağlığı ve güvenliği önlemleri alınması zorunludur. Böylece hem hastalık ve kazalara bağlı aksamalar, hem de sağlık giderleri ve tazminat yükümlülükleri azaltılabilir. Bu önlemler elbette çalışanın yararınadır. İşyerindeki hekim, hemşire ya da iş güvenliği uzmanı samimi olarak işçinin yararını düşünür. Ancak, sistemin gerçek özü, işyerindeki sağlık ve güvenlik önlemlerinin maliyeti, işverenin tazminat yükümlülüklerinden kaynaklanan riskleri aşmaya başladığında görünür hale gelir. Fabrika asla sermayenin iyi yürekliliği üzerinden işlemez ve bu noktadan itibaren iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin kısıldığını görürüz. Bu şekilde anladığımızda, üretim süreçlerinin her ayrıntısında yabancılaşma olgusu dikkat çekicidir. Ancak, burada yabancılaşmayı doğuran şey üretim süreçlerinin kendisi değil, üretim ilişkileridir; işçinin bu süreçler üzerinde kontrolünün olmaması ve üretim ilişkilerinin öznesi değil nesnesi konumunda olmasıdır. Bu yüzden öznelik konusu kapitalist sistemin, bu sistemdeki yabancılaşmanın aşılması için anahtar önemdedir.

İnsanın kendi sağlığının öznesi olması aynı şekilde sağlıkta yabancılaşmanın aşılması açısından anahtar önemdedir. Sağlığın profesyonellerin ellerine teslim edilmesi ve yaşamın tıbbileşmesi yerine kişinin ve toplumun sahipliğine kazanılması, beden imajlarının, doğurganlık tercihlerinin ve yaşam biçimlerinin endüstrinin, endüstri hizmetindeki modacıların, nüfus mühendislerinin ve ahlakçıların normatif biçimlendirmelerinden özgürleşmesi öznelikle ilgilidir. Sağlık ve beden bilgisi, bedenle ilişkili haklar, çalışma koşullarını da içeren sağlığın yapısal ve çevresel koşullarının denetimi, bütün bunların düzenlenmesi üzerindeki kontrol, her biri öznelik konusu ile ilgilidir.

Sağlık ve beden bilgisi konusunda son dönemde ana akım halk sağlığı literatüründe sıkça üzerinde durulan bir konu, sağlık okur yazarlığıdır. Kişilerin kendi sağlıkları ile ilgili süreçler hakkında farkındalıkları, bilimsel bilgiye erişimleri, kendilerine sunulan bilgiyi doğru anlama ve gerektiğinde bu bilgiyi başkalarına iletebilme yetilerini ifade eden bir kavram, sağlık okur-yazarlığı. Şüphesiz, bu yetiler kişinin özne olması yönünde destekleyicidir. Kişilerin sağlıklarıyla ilgili süreçlerde edilgin, söyleneni yapan bir rolde olmaları yerine, soru soran, farklı kaynaklardan bilgiye erişerek kendisi için bilgiye dayalı kararlar verebilen bir konumda olması iyi bir şeydir. Ancak içinde yaşadığımız liberal düzende, düzenin kendisini meşrulaştırmaya yönelik ideolojik saldırısı o kadar güçlü, bu amaçla söylem üretimi o kadar sistematik ki, başlangıçta olumlu çağrışım yapan her kavrama “acaba bunun altında ne var?” şüpheciliği ile bakmakta fayda olduğunu görüyoruz. “Katılım”, “esneklik”, “ortaklık”, “yönetişim” vb. ilk anda kulağa güzel gelen, olumlu çağrışımları olan birçok kavramın aslında başka bir alt anlamı olduğunu görüyoruz. Sağlık okur yazarlığı kavramı da öyle. Yalın bir algılama ile olumlu, güzel bir anlama sahip olsa da bu kavramın liberal düzende kamusal sorumlulukların bir bir devletin sırtından atılması ve bireylere yüklenmesi sistematiği içinde anlam kazandığını görebiliyoruz. Bugünkü bağlam içinde, sağlık okur yazarlığı kavramının bizim tahayyülümüzdeki gibi yabancılaşmayı aşmayı sağlayacak bir özneliğin değil, liberal düzenin kendisini meşrulaştırma çabasının ifadesi olduğunu görmek gerek.

Burada sağlık okuryazarlığı kavramının bir kabahati yok; onu kategorik olarak olumsuzlamak gereksiz. Liberal düzenin aşılması ve sağlığın meta olmaktan çıkarılmasını sağlayacak sosyalist bir eylemlilik içinde, aynı kavram olumlu ve yapıcı bir anlam kazanabilir. Bunun ne anlama gelebileceği konusunda Freire’nin eğitim yaklaşımı bize bir açılım sağlayabilir. Ezilenlerin Pedagojisi isimli kült eserinde Freire, pasif ve sorgulamasız bilgi aktarımı ya da yukarıdan bilinç aktarımı anlayışıyla uygulanan eğitimin insanı ancak pasifize edeceğini, diğer yanda diyaloga dayalı, kişinin içinde yaşadığı toplumsal ekonomik ve politik çelişkilerin farkına varmasını sağlayacak eğitimin özgürleştirici politik bir eylem olduğunu belirtir. Freire’yi sağlık hakkı bağlamında okuduğumuzda aynı olası sonuçları görürüz. Doktorun söylediği davranış önerilerini ve ilaç kullanma prosedürlerini anlama ve uygulama becerisi ile sınırlı bir sağlık okuryazarlığı tanımı, açıktır ki özneleşme açısından bir değer ifade etmez ve var olan ilişki biçimini yeniden üretir. Beden politikaları, reklamlar ve dayatılmış toplumsal rollerle oluşturulmuş normlar ve yönlendirilmiş davranışlar, sağlığın metalaştırılmasına yönelik sağlık politikaları, kışkırtılmış tıbbi hizmet tüketimi konusunda farkındalık geliştirmeye ve bütün bunların karşısında sağlık hakkı bilincinin yükseltilmesine yönelik sağlık okuryazarlığı ise özgürleştiricidir.

Sağlık hakkı konusunun Freire’nin geliştirdiği eğitim yaklaşımı ile ilişkisi analojiden ibaret değildir. Freire’nin eğitim yaklaşımından sağlık alanına aktarımlar yapan yazarlardan Howard Waitzkin, eğitici eğitilen ilişkisinin doktor hasta ilişkisine benzerliği ve eğitim sistemi gibi tıbbın da bir sosyal kontrol mekanizması olması üzerinden kapitalist sağlık sistemi irdelemesi yapmıştır. Waitzkin’e göre Freireci yaklaşımla diyalog, hastaların hastalıklarının yapısal nedenler ve sömürü ilişkileri hakkında farkındalıklarının artırılması ve bunun eyleme dönüşmesine olanak sağlar. Bu şekilde, hekimler bedensel ve duygusal sorunları baskılayan bürokratlar değil, halkla birlikte mücadele eden özgürleşme aktörleri olabilirler. Waitzkin doğrudan sağlık okuryazarlığı kavramı üzerinde durmaz; ancak geleneksel sağlık eğitimi yaklaşımının hastalığı üreten kapitalist ve emperyalist sömürü koşullarını görünmez kılarak bir sosyal kontrol aracı olarak işlev gördüğünü savunur.  Freireci yaklaşımla sağlık eğitiminin ise halkı tıbbi süreçlerin pasif bir nesnesi olmak yerine, aktif öznesi haline getirdiğini belirtir. Allende döneminde Şili’de elde edilen deneyimlerden hareketle, halkın doğrudan karar süreçlerine katılım mekanizmalarının oluşturulmasının, doktor hasta diyaloğunda nitelik dönüşümü sağladığını, doktorun profesyonel baskınlığı yerine hastanın otonomisini artırdığını, sağlık ekiplerinin toplum içinde tıbbi ve politik bilinç yükseltme çalışması yapması sonucunda, halkın katılım mekanizmaları olan yerel sağlık konseylerin birçoğunun aynı zamanda gıda dağıtımı, ulaşım, yerel güvenlik, endüstriyel üretim gibi süreçlere de entegre olduklarını ve demokratikleşmeye katkıda bulunduklarını anlatır.

AIDS hastalığına yol açan HIV enfeksiyonu pandemisi 90’lı yıllarda bütün dünyada büyük paniğe yol açmıştı. Her pandemide olduğu gibi, HIV pandemisinde de krizi fırsata çeviren ideologlar ortaya çıktı ve aralarında doktorların da olduğu birçok kişi hastalıkla cinsel davranışlar arasında gözlenen ilişkiyi LGBT+ bireylere, cinsel özgürlüğe ve seks işçilerine yönelik düşmanlıklarını gerekçelendirmek için kullandılar. Buna karşı ayrımcılık karşıtı ve insan haklarından, cinsel haklardan yana yaklaşımlar DSÖ ve diğer uluslararası örgütlerde ana akım yaklaşım olarak öne çıktı. Bunda LGBT+ hareketi başta olmak üzere, seks işçilerinin ve HIV’le yaşayan kişilerin kollektif uluslararası aktivizminin büyük etkisi oldu. Sağlık uzmanlarının pandeminin başında yaşadıkları çaresizlik, giderek bütün dünyada toplumsal bir hareketlilik ve hastalıktan en ağır etkilenen kesimlerin soruna kendilerinin sahip çıkması ile birlikte bambaşka bir sürece evrildi. Hayatın ne olduğu, sağlığın, hastalığın, ölümün ne olduğuna ilişkin bütün tıbbi kalıplar temelden sorgulandı. Özellikle LGBT+ hareketi bu süreçten güçlenerek çıktı ve klasik halk sağlığı yaklaşımları da dönüşüme uğradı. LGBT+ ve seks işçileri hareketinin ve HIV’le yaşayanların pandemiye ve pandeminin etkilerine karşı yürüttükleri mücadele sağlık alanında toplum katılımının, özneliğin ne olabileceğine ve bunun etkisinin ne kadar güçlü olabileceğine dair tarihsel öneme sahip bir deneyim sağladı. Toplumsal konumları ve damgalanma ve dışlanma deneyimleri ile ilintilenen ve ölümle birlikte anılan bir hastalığın kurbanları olmak yerine, HIV karşıtı programların öncüsü, aktivisti, eğitimcisi … öznesi olmayı başaran örgütlü gruplar halk sağlığı literatüründe hep var olan “katılımcılık” kavramına derinlik kazandırdılar. Katılımcılık kavramı, “onların da önerilerinin alınması” düzleminin ötesine geçti.

Birçok konuda olduğu gibi, bu konuda da deneyimlerden çıkarılacak dersler başka başka olabiliyor. Sağlığı ilgilendiren bütün süreçlerde örgütlü toplum eylemliliği yoluyla kişilerin ve onların içinde yer aldığı grupların özneleşmesi anlamında devrimci bir dönüşüm; ya da kimlik politikalarına sıkışan “herkes kendi sorunuyla kendisi uğraşsın” liberalizmi; her ikisinin de kapısı açık. Bugün, liberal düzenin hegemonyası altında daha çok ikinci potansiyelin ağır bastığını görüyoruz; bu, devletlerin her tür kamusal yükümlülüklerini sırtlarından atmasına elverişli bir argüman sağlıyor. Bunun farkında olarak, HIV pandemisine karşı gelişen toplum eylemliliğinin sağladığı deneyimin ufuk açıcı olduğunu, sağlıkta özneleşmenin ne olabileceği konusunda öğretici ve zihin açıcı olduğunu söylemek yerinde olur.

Kadınların bedenleri ve yaşamları, üzerlerindeki üreme ya da ürememe baskısı, zorla evlendirilme, şiddet, cinsel saldırı vb. yoluyla kapitalizmin çok öncesinden başlayarak, tarihin neredeyse her döneminde tahakkümün nesnesi olagelmiştir.  Bu tahakküm pratiklerinin her birisi kadınların sağlığına yönelik ağır olumsuz etkilere yol açar. Kadın bedeni, doğurganlık işlevi nedeniyle, nüfusun artırılması ya da azaltılması yönündeki devlet politikalarının gerçekleştirilme aracına dönüşür. Nüfusun artırılması isteniyorsa bu işlevi kısıtlayabilecek olan doğum kontrol yöntemlerine erişim zorlaştırılır, artan doğurganlığı teşvik edecek mali destekler ve tıbbi kolaylıklar sağlanır, ataerkil geleneksel aile ideolojisi devreye sokulur. Nüfusun azaltılması isteniyorsa, modern çekirdek aile ideolojisi desteklenir, doğum kontrol yöntemlerine erişim kolaylaştırılır, isteğe bağlı düşük kolaylaştırılır vb. Bu politikalar ülkeden ülkeye ve farklı dönemlerde değişkenlik gösterir.

Kadınların bu politikalar karşısında, kendi yaşamları ve bedenleri hakkında karar verme, kendi yaşamlarının öznesi olma mücadelesi, ataerkil düzene karşı bir mücadele olduğu kadar, bir sağlık hakkı mücadelesi özelliği de taşır. Kendi için siyasal nitelikleri ve öncelikleri açısından bir dizi farklılıklar taşısa da sağlık hakkına dair talepler kadın hareketinin ortak talepleri arasında yer almıştır. Bu hareketin kazanımları toplumsal ilişkilere olduğu gibi, kadın örgütlerinin uluslararası iş birliği sayesinde Birleşmiş Milletler düzleminde de uluslararası sözleşmelere yansımıştır. 1994 Kahire Nüfus ve Kalkınma konferansı ile “üreme hakları”nın kadın sağlığı hizmetlerinin temel ilkesi olarak kabul edilmesi, 1995 Pekin Dünya Kadın Konferansı ve 2011 İstanbul Sözleşmesine kadar bir dizi uluslararası konferans ve sözleşme ile kadın sağlığı ve kadın haklarının bir bütün olduğu benimsendi, bu hakların uygulamaya nasıl yansıtılacağına ilişkin eylem planları yapıldı ve devletlerin yükümlülükleri tanımlandı. Bunların ne kadarının uygulamaya yansıdığı ayrı bir değerlendirmenin konusu. Sağlık hakkı tartışmamız için değerli olan boyut, kadın hareketinin sağlık hakkı mücadelesinin bizim için önemli dersler içermesidir. Kadınların kendi bedenleri, kendi yaşamları üzerindeki kontrolleri ve sahipliklerinin kadın sağlığının temeli olması (“benim bedenim benim kararım”), bunun bireysel bir sorumluluk alanı değil, bir politik mücadele alanı olması ve bu mücadelenin sağlık sistemleri ve toplumsal yapılar üzerinde yol açtığı değişim başka alanlar için de öğreticidir. Kadın sağlığının ataerkil aile yapısına karşı bir özgürlük mücadelesi olmasına bağlı olarak, daha önce “ana-çocuk sağlığı” başlığı altında devletin vermesi gereken sağlık hizmetleri olarak görülen kadın sağlığının, kadına yönelik şiddetten, kadın sünnetine, kız bebeklerin anne karnında öldürülmesinden, kadın cinayetlerine, çocuk istismarından, evlenme ve evlenmeme özgürlüğüne ve cinsel haz alma hakkından, cinsel yönelimle ilişkili haklara kadar geniş bir çerçeveye kavuşması bu mücadele ile olmuştur. Eksiklikleri veya sınırlılıkları tartışması bir yana; bu hareket, insanın kendi sağlığının öznesi olmasının ne olduğu ve ne olabileceği konusunda zihin açıcı bir deneyim sağlar. Sağlık hakkının savunulmasının bireysel düzleme indirgenemeyecek, politik bir mücadele alanı olduğunun da en iyi kanıtıdır.

O halde, yabancılaşmamış bir değer olarak sağlık, devletin izlediği nüfus politikaları veya işverenin işçiden beklentileri doğrultusundaki işlevlerle tanımlanamaz. Yabancılaşmasız sağlık, insanın kendi yaşamına sahip çıkması anlamında bir özgürlük alanı olarak kavranmalıdır. Burada birey toplum ikilemini aşan bir özgürlük söz konusudur. İşçinin emeğine yabancılaşmasının ortadan kalktığı bir toplumsal dönüşümde olduğu gibi, bireyin kendi yaşamına sahip çıkması ve sağlığının öznesi olması da toplumsal bir eylemlilik ve dönüşümle mümkün olabilir.

Sağlık Hakkı Mücadelesi

Sağlık hakkının savunulması yaşam hakkının, insanca, onurlu yaşama hakkının ifadesidir. Sağlığın meta olmaktan çıkarılmasının, insanın sağlığıyla ve sağlık sisteminin halkın sağlığıyla yabancılaşmasının aşılmasının savunulmasıdır. Yaşamın olumlu bir şekilde deneyimlenmesinin ifadesi olan sağlığın devletin, sermayenin, ataerkil aile ideolojisinin ve her tür hegemonyanın sömürü nesnesi ve toplumsal ilişkileri düzenleme aracı olmaktan çıkarılmasının savunulmasıdır.  Herkesin toplumun olanakları dahilinde, ihtiyacına göre en iyi ve mutlu bir yaşam sürdürebilmesi için toplumun maddi ve maddi olmayan kaynaklarının adil bir biçimde paylaşılmasının ve sağlığı sağlayacak toplumsal ve çevresel koşulların sağlanmasının savunulmasıdır.

Sağlık hakkı mücadelesi, hem kullanım değeri olarak, yabancılaşmamış bir nitelik olarak sağlığın savunulması, insanın kendi bedeni üzerindeki haklarının savunulması, mutluluğun, özgürlüğün, yaşamın savunulması; hem de sağlığın yeniden üretimi süreçleri üzerinde, sağlığı sağlayan yaşam biçimi, beslenme, barınma, dinlenme ve tıbbi yardım gibi koşullar üzerindeki hakların savunulmasıdır; halkın bu alanlardaki üretim ve paylaşım süreçlerine katılımı; bu süreçlerin öznesi olması mücadelesidir. Sağlık bakımı için tıbbi hizmetlerin piyasalaştırılmasına karşı mücadele bu bağlamda kavranmalıdır. Böyle ele alındığında, sağlık hakkı mücadelesi, sağlığın metalaştırıldığı, ticarileştirildiği kapitalist sistemle ve onun güncel politik tezahürleri olan ve hastalığı üreten sömürü ve adaletsizlik düzeniyle mücadeledir.

Sağlık bakımının piyasalaştırılmasına karşı mücadele sağlık hakkı mücadelesinin ana eksenlerinden biri olmaya devam edecektir. Bu hizmetlerin kamu tarafından ve ücretsiz olarak karşılanması talebi her zaman güncelliğini koruyacaktır. Kamu özel ortaklığı adı altında kamu kaynaklarının sermayeye aktarılma planı konuşulup geride kalacak bir konu olmamalı, gündemde tutulmalıdır. Halkın hizmet almak için cepten ödeme yapmaya zorlanmasının ardındaki hesap ifşa edilmelidir. Bu konular tıbbi hizmetlerin organizasyonu ile ilgili teknik ve mali konular olarak görülmemeli, politik mücadelenin gündeminde öncelikli konular arasında yer almalıdır.

Hekimler ve sağlık çalışanlarının örgütlü mücadelesi, halkın sağlık hakkı mücadelesinin önemli bir bileşenidir. Ancak, halkın kendi sağlık hakkına sahip çıkması, sendikalar, politik örgütler, insan hakları örgütleri ve tüm diğer toplum örgütlülükleri yoluyla haklarını savunması esas olmalıdır. Konunun en iyi bilenlerinin sağlık uzmanları olduğu varsayımına dayanarak bu savununun öznesinin sağlık uzmanları olduğu yanılgısına düşmemek gerekir. Bu, mevcut otoriter tıbbi ilişki biçiminin farklı bir düzlemde yeniden üretilmesi anlamına gelir. Diğer yandan, sağlık uzmanlarının hastalıkların toplumsal, yapısal, çevresel nedenleri konusunda toplumu bilgilendirmeleri, hastanede klinikte birebir doktor hasta görüşmelerinde, işyerinde sendikalarla işçi temsilcileriyle görüşmelerde, basında medyada topluma yönelik açıklamalarda hastalıkların ve sağlık sorunlarının yapısal nedenleri hakkında bilgilendirme yapmayı bu iletişimlerin rutin bir bileşeni haline getirmeleri önemlidir.

Bir o kadar önemli olan ise sağlık uzmanlarının doğrudan eylemlilik yoluyla toplumla kurdukları yabancılaşmasız ilişkidir. Afetlerde, toplumsal eylemliliklerde halkın yardımına koşmak, tıbbi bakım ve yardımı meta olarak değil de bir toplumsal dayanışma eylemi olarak gerçekleştirmek bir bakıma inşa etmek isteyeceğimiz ilişki biçimlerine dair tahayyülümüzü güçlendiren deneyimler olarak değerlidir.

Gıda, tarım, ekoloji, biyoloji, kent, mimari, mühendislik, ekonomi, sosyoloji, antropoloji ve aklınıza gelebilecek neredeyse her alanda uzmanlaşan araştırmacıların, politikacıların, meslek örgütlerinin, siyasi partilerin de sağlık konusunu doğrudan kendi alanlarında görmeleri, akademinin sağlık konusunu disipliner veya multidisipliner değil, transdisipliner ele alması gerekiyor. Sendikal mücadelede, çalışma koşulları başta olmak üzere işçilerin sağlık haklarının işverenle pazarlık sürecinde daha fazla öne çıkarılması gerekiyor. Ekonomistler, hastanelerde tıbbi hizmetlere erişebilmek için cepten ödemelere zorlanan hastalara, bunun bir hizmet bedeli değil, cepten çalınan para olduğunu söylemeli. Günlük yaşamın yeniden üretilmesi, kentsel alanların planlanması, üretim süreçlerinin tasarlanması ve benzeri süreçlerde verilen bütün kararların toplumun sağlığını olumlu ya da olumsuz etkilediğinin farkında olunması, bu süreçlerin her birinin aynı zamanda sağlık hakkı perspektifinden görülmesi gerek. Bütün bunlar bir ölçüde yapılıyor; daha fazla yapılmalı ve daha fazla siyasi, uzman, örgüt bu alanda söz söylemeli, rol üstlenmeli.

Son söz olarak şunu söyleyebiliriz: Sağlık hakkının savunulması yaşamın savunulmasıdır; insanca bir yaşamın ve bunu sağlayacak toplumsal düzenin savunulmasıdır.

KAYNAKÇA
Belek İ. (1998) Sınıf Sağlık Eşitsizlik. Sorun Yayınları
Erbaydar T. (2002) Sağlık, kimin için? Toplum ve Hekim, (17) sayı:4, 304-313.
Erbaydar T. (2009). Tıbbın nesnesinden sağlığın öznesine. İçinde yer aldığı kitap: Methodos-Kuram ve Yöntem Kenarından.  Editörler: Dilek Hattatoğlu, Gökçen Ertuğrul. Anahtar Kitaplar. 
Graeber D., Wengrow D. (2021). Her şeyin şafağı: İnsanlığın Yeni Tarihi (Çev: Kerim Kartal). Epsilon Yayınevi, 3. baskı 2025.
Kuran H. (2021). Şehir Hakkı: Neoliberal Kentleşme ve Sınıf Mücadelesi. Nika Yayınevi. 
Lefebvre H. (1968) Şehir Hakkı. (Çev: Işık Ergüden). Sel Yayıncılık, 2017.
Lefebvre H. (1972) Şehir Hakkı-II Mekan ve Siyaset (Çev: Metin Yetkin) Sel Yayıncılık, 2022.
Waitzkin H. (2011). Medicine and Public Health at the End of Empire. Paradigm Publishers.
Winslow C.E. (1920) The Untilled Fields of Public Health. Science 51 (1306) sf:23-33.
Sağlık Hakkını Savunmak -2
0:00 / 0:00