Deniz Göktaş’ın tutuklanması etrafında kurulan tartışma, ilk bakışta ifade özgürlüğü başlığına yerleşiyor. Elbette meselenin en açık ve en yakıcı tarafı bu. Bir insan sahnede anlattığı, kaydedip yayımladığı, kamusal dolaşıma soktuğu sözler yüzünden devletin cezalandırıcı gücüyle karşı karşıya kalıyorsa, orada en önce savunulması gereken şey konuşma hakkıdır. Fakat bu olayın bıraktığı iz, hukuki ve siyasal baskının çıplaklığından ibaret kalmıyor. Daha derinde, bu ülkede sözün nasıl duyulduğu, mizahın neden bir anda büyük bir toplumsal beklentinin taşıyıcısına dönüştüğü ve muhalif kalabalıkların neden sahnedeki tekil bir çıkışa böylesine güçlü anlamlar yüklediği soruları duruyor.
Deniz Göktaş’ı önemli kılan şey, baskı karşısında geri çekilmemesi kadar, o baskının hangi boşluğa düştüğünü açığa çıkarması. Bir komedyenin sahnede kurduğu anlatı, kendisine yönelen müdahaleyle birlikte siyasî bir olay haline geldi. Fakat bu dönüşüm, Deniz Göktaş’ın kendisini bir siyasal figür olarak ilân etmesinden kaynaklanmadı. Tam tersine, siyasal alanın kendi görevlerini yerine getiremediği bir yerde, sahneden gelen söz olduğundan daha büyük bir alana yayıldı.
Gülmenin daralan alanı
Mizah, baskıcı dönemlerde tuhaf bir sınavdan geçer. İktidar, açık muhalefeti tehdit olarak görmeye zaten yatkındır; fakat mizahla kurduğu ilişki daha kırılgandır. Çünkü mizah, doğrudan meydan okumadan da otoritenin ağırlığını azaltabilir. Korkuyla büyüyen bir yapıyı gülünç hâle getirmek, onun kendisi hakkında kurduğu ciddiyet perdesini yırtar. Bu yüzden iyi bir şaka, uzun bir bildiriden daha fazla huzursuzluk yaratabilir. Çünkü şakayla baş etmek daha zordur. Şaka yayıldığında sahibi de değişir; salondan çıkar, izleyenin diline geçer, kesilip paylaşılır, başka bağlamlarda yeniden kullanılır. İktidarın sevmediği şeylerden biri de budur: kontrol edemediği dolaşım.
Deniz Göktaş’ın gösterisinde etkili olan taraf, politik göndermelerin varlığından önce bu dolaşıma uygun bir açıklık taşımasıydı. Sahnedeki söz, hazır bir slogan gibi değil, izleyicinin kendi sıkışmışlığına temas eden bir düşünme biçimi gibi çalıştı. İnsanlar orada kendilerine söylenmiş bir talimat bulmadı; yaşadıkları ülkenin saçmalığını, gündelik hayatın gerginliğini, korkunun insanın bedenine nasıl yerleştiğini, aklın kendini korumak için nasıl kıvrıldığını gördü. Bu yüzden gösteri izlendikçe büyüdü. Ardından gelen tutuklama ise gösterinin anlattığı dünyanın dışından değil, tam içinden konuştu.
Burada komedinin politik gücünü abartılı bir dille kutsamaya gerek yok. Komedi, kendi başına rejimleri yıkmaz. Bir stand-up gösterisi örgütlü siyasal mücadelenin yerini tutmaz. Fakat komedi, insanların gerçeğe bakma biçimini değiştirebilir. Bir şeyi ilk kez söylenebilir hâle getirebilir. Uzun zamandır herkesin etrafından dolaştığı bir korkuyu sahnenin ortasına koyabilir. Bunu yaptığı anda, gülmek basit bir rahatlama olmaktan çıkar. İnsan, gülerken aynı zamanda kendi suskunluğunu da fark eder.
Seyircinin rahatlığı bozulunca
Deniz Göktaş’ın tutuklanmasının ardından oluşan destek dalgasının haklı ve değerli bir yanı var. Haksızlığa uğrayan birinin tabiî ki yalnız bırakılmaması gerekir. Fakat bu destek dalgasının içinde dikkat edilmesi gereken başka bir şey de bulunuyor. Birçok insan, Deniz Göktaş’ın tavrını alkışlarken aslında kendi adına yapılmış bir çıkışa teşekkür ediyor gibiydi. Çünkü sahnedeki söz, geniş muhalif kalabalıkların söylemek isteyip de söyleyemediği, söyleyip de arkasında duramadığı ya da hayatına yeterince yediremediği bir yerde durdu.
Bu noktada seyirci konumunun konforu sorgulanmalı. Birinin tutuklanma ihtimâlini bilerek sözünü geri çekmemesi etkileyicidir; fakat o etki, izleyenleri pasif hayranlığa yerleştirdiğinde sorun başlar. Biri için söylenen “ne kadar cesur” sözü, ilk anda övgü gibi görünür. Bir süre sonra kişiyi uzaklaştıran bir işlev kazanır. Cesur olan sahnedeki insandır; geri kalanlar onun cesaretini paylaşır, yayar, beğenir, alıntılar. Fakat sorulması gereken asıl soru şudur: Herkes kendi alanında ne kadar dürüst, açık ve tutarlı davranıyor?
Deniz Göktaş’ın tavrının değerini burada aramak daha doğru olur. Onu erişilmez bir yere koymadan, yaptığı şeyin gündelik karşılığını düşünmek gerekir. Çünkü onun gösterdiği şey, olağanüstü bir cengâverlik değil; söz ile davranış arasındaki mesafenin nasıl kapatılabileceği.
Mitleştirme alışkanlığı
Türkiye’de muhalif çevrelerin sık sık tekil figürlere büyük anlamlar yüklemesinin rastlantı olmadığı açık. Kolektif güç zayıfladığında, kişisel çıkışlar büyür. Kurumlar güven veremediğinde, insanlar bir yüz arar. Ortak hareket kabiliyeti zedelendiğinde, bedel ödeyen kişi temsil alanını doldurur. Bu durum yalnızca Deniz Göktaş’la ilgili değil. Farklı dönemlerde öğrenciler, işçiler, gazeteciler, sanatçılar, avukatlar, hekimler, akademisyenler benzer biçimde geniş bir beklentinin merkezine yerleştirildi. Haksızlığa uğrayan birinin yanında durmak gerekirken, ondan bir dönemin sembolünü üretme arzusu devreye girdi.
Bu arzunun anlaşılır tarafı var. İnsanlar karanlık zamanlarda direnç gösterebilen figürlere tutunmak ister. Fakat bu tutunma, politik düşüncenin yerine geçtiğinde söz konusu kişiyi de mücadelenin kendisini de yorar. Çünkü mitleştirilen insan artık kendi karmaşıklığıyla var olamaz. Çelişkileri silinir, tereddütleri uygunsuz bulunur, mizahı bile ağır bir temsil yükünün altına sokulur. Ondan beklenen şey artık kendi sözünü sürdürmesi değil, başkalarının ona yüklediği anlamı taşımaya devam etmesidir.
Deniz Göktaş gibi bir komedyen açısından bu daha da sorunlu. Mizah, sabitlenmeye direnen bir alandır. Komedyen, bugün alkışlandığı kalabalığı yarın rahatsız edebilir. Kendisini savunanların dilindeki abartıyla da oynayabilir. Kendi etrafında oluşan ciddiyeti bozabilir. Hatta bütün bu politik sahiplenme biçimlerine mesafe koyabilir. Bu ihtimâl, onun tavrını zayıflatmaz; aksine, sahiciliğini korur. Çünkü sahnenin doğası, kesin rollere değil, hareketli bir zekâya dayanır. Deniz Göktaş’ı bir vitrinin içine yerleştirmek, onun sözündeki canlılığı azaltır.
Mizahın politikadan farkı
Mizah ile siyaset arasındaki ilişkiyi kurarken ikisini birbirine karıştırmamak gerekir. Siyaset, örgütlenme, program, süreklilik, hedef ve sorumluluk ister. Mizah ise çatlağı bulur, oradan içeri sızar, dili bozar, korkunun yüzünü değiştirir. Siyaset kalabalıkları bir hatta toplamak ister; mizah, kalabalığın içinde saklanan ikiyüzlülüğü de hedef alabilir. Siyaset kendi ciddiyetini korumaya çalışır; mizah o ciddiyeti fazla şiştiği anda patlatır. Bu yüzden mizah politik olabilir, ama bildiğimiz anlamda siyasal faaliyetin yerine geçmez.
Deniz Göktaş’ın gösterisi de bu ayrım üzerinden daha iyi anlaşılır. Ondan bir politik önder, bir hareket sözcüsü, bir davanın savunucusu çıkarmaya çalışmak hem ona hem yaptığı işe haksızlık olur. Onun etkisi, programatik bir çağrıdan değil, sahnede kurduğu temas biçiminden doğuyor. Seyircisini aşağılamadan, zekâ gösterisine boğmadan, kendi açıklarını gizlemeden konuşuyor. Bu tarz, güncel politik dilin sert kabukları arasında başka bir imkân sunuyor. İnsanları hizaya sokmuyor; onları kendi akıllarıyla yakalıyor.
Bu nedenle Deniz Göktaş’ın başına gelenler, solun ya da genel olarak muhalefetin sanatçılardan ne beklediği üzerine de düşündürmeli. Sanatçıdan sürekli cesaret beklemek kolaydır. Daha zor olan, sanatçının sözünü suç kapsamına sokan düzenle mücadele edecek siyasal zemini kurmaktır. Komedyenin sahnede açtığı boşluktan yürümek değerlidir; fakat o boşluğu kalıcı bir politik hatta çeviremeyen her yapı, sonunda yine tekil insanların bedeline bakarak kendi eksikliğini telafi etmeye çalışır.
Tutarlılığın sessiz ağırlığı
Bu olayda üzerinde durulması gereken en sade kavram tutarlılık. Çünkü tutarlılık, büyük lafların arkasına saklanmaya izin vermez. Kişinin söyledikleriyle yaptıkları arasındaki mesafeyi ölçer. Deniz Göktaş’ın tavrında insanları etkileyen şey, korkuyu hiç tanımayan bir figür görüntüsü vermesi değil; korkunun varlığını inkâr etmeden geri çekilmemesi. Bu daha insani, daha anlaşılır ve bu yüzden daha güçlü bir yerde duruyor.
Korkmamak çoğu zaman inandırıcı değildir. İnsan korkar. İşini kaybetmekten korkar, tutuklanmaktan korkar, yalnız kalmaktan korkar, sevdiklerine zarar gelmesinden korkar. Baskı düzenleri de zaten bu korkuları tek tek tanır, işler, büyütür. Burada belirleyici olan korkunun yokluğu değil, korkunun insanı bütünüyle teslim alıp almadığı. Deniz Göktaş’ın tavrı, bu ayrımı görünür hâle getirdi. Korku varken de söz söylenebilir. Risk bilinirken de geri adım atılmayabilir. İnsan kendini kusursuz göstermeden de sağlam durabilir.
Bu, bugünün politik ve kültürel ortamında değerli bir hatırlatma. Çünkü muhalif dil, zaman zaman yüksek sesli ama düşük riskli bir alana sıkışıyor. Herkes birbirinin öfkesini onaylıyor, doğru tarafta görünmenin yollarını biliyor, güvenli sözlerle sertlik üretebiliyor. Fakat bedel ihtimâli belirdiğinde sözün ağırlığı hemen değişiyor. Deniz Göktaş’ın yaptığı şey, bu ağırlığın altından kaçmamak oldu. O yüzden mesele onun kişiliğine methiye düzmekten çıkarılıp daha genel bir soruya bağlanmalı: Sözümüzün arkasında durmaya ne kadar hazırız?
Özgürlük talebinin ötesi
Deniz Göktaş’ın serbest bırakılmasını istemek, bu tartışmanın en temel ve en acil tarafı. Bunun etrafında hiçbir bulanıklık olmamalı. Bir komedyenin gösterisi yüzünden tutuklanması kabul edilemez. İfade özgürlüğü, iktidarın hoşlandığı sözleri korumak için değil, tam da rahatsız edici bulunan sözleri güvence altına almak için vardır.
Ama özgürlük talebi, tek başına bütün meseleyi tüketmiyor. Deniz Göktaş’ın başına gelenler, geniş bir siyasal ve kültürel muhasebe gerektiriyor. Bir komedi gösterisinin bu kadar güçlü yankı bulması, bu toplumda açık sözün ne kadar kıymetli hâle geldiğini gösteriyor. Aynı zamanda o açık sözün ne kadar yalnız bırakıldığını da gösteriyor. İnsanlar sahnede söylenen sözlere bu kadar sarılıyorsa, gündelik hayatta söylenemeyen çok şey birikmiş demektir.
O yüzden Deniz Göktaş’a yapılacak en büyük haksızlıklardan biri, onu bu birikmiş suskunluğun süslü temsilcisine dönüştürmek olur. Onun yerine, bu olayın herkese yönelttiği soruyu ciddiye almak gerekir. Mizahı savunmak, komedyeni alkışlamakla bitmez. Mizahın hedef aldığı karanlığı üreten koşullarla mücadele etmeyi de gerektirir. Sözün cezalandırılmadığı, insanların kendi alanlarında daha açık davranabildiği, politik sorumluluğun tekil çıkışlara havale edilmediği bir zemin kurulmadıkça, her yeni baskı ânında yine birinin omzuna fazla ağır bir anlam yüklenecek.
Deniz Göktaş’ın gösterisi, sonunda bizi gülmenin sınırına değil, susmanın mâliyetine getiriyor. Devletin ciddiyetiyle toplumun korkusu arasına giren bir komedyen, o aralıkta hepimize rahatsız edici bir soru bıraktı. Onu mitleştirerek bu sorudan kaçabiliriz. Ya da daha zor olanı seçip, kendi sözümüzün nerede başlayıp nerede geri çekildiğine bakabiliriz. Asıl mesele burada düğümleniyor. Çünkü bir insanın özgürlüğünü savunmak, aynı zamanda o insanı yalnız bırakan koşulları değiştirme sorumluluğunu da üstlenmek demek.




