2026 yazı, Ankara’da gerçekleştirilen 36. NATO Zirvesi’yle birlikte, Türkiye-ABD ilişkilerinin ve NATO’nun kurumsal işleyişinin yeniden tartışmaya açıldığı bir döneme sahne oldu. Erdoğan zaman zaman süreci etkileyen bir aktör olarak görünse de sürecin kurallarını ve stratejik çerçevesini belirleyen güç Washington olmaya devam ediyor.
Çerçeve: NATO, kolektif güvenlik değil, sürekli silahlanmanın kurumsallaşması
Bu yazı, NATO’nun emperyalist karakterini yeniden tartışmayı ya da İsmet Akça’nın bu dergide açtığı alt-emperyalizm tartışmasını yeniden üretmeyi amaçlamıyor. Hareket noktası, Washington’ın kendi gazeteleri, düşünce kuruluşları ve Kongre raporlarının Ankara Zirvesi’ni ele alış biçimi. Bu tablo, NATO’yu Lenin’in finans kapital-devlet kaynaşması ile Baran ve Sweezy’nin sürekli silahlanma ekonomisi çözümlemeleri ışığında yeniden okumaya imkân veriyor. Bu nedenle yazı, Ankara NATO Zirvesi’ni Washington’ın kendi basını, düşünce kuruluşları ve Kongre raporları üzerinden okuyarak alt-emperyalizm tartışmasını somut bir vaka üzerinden derinleştiriyor. Odağını ise kavramın kuramsal tartışmasından çok, güncel NATO düzeni içinde nasıl işlediğine ve Ankara Zirvesi’nin bu ilişkiyi nasıl görünür kıldığına yöneltiyor. Atlantic Council, Council on Foreign Relations (CFR), Congressional Research Service (CRS) ve Chicago Council on Global Affairs gibi kaynaklar da bu nedenle birer otorite olarak değil, Washington’ın NATO’ya ilişkin stratejik mantığını görünür kılan tanıklıklar olarak ele alınıyor.
Ankara Zirvesi, Baran ve Sweezy’nin yaklaşık altmış yıl önce geliştirdiği sürekli silahlanma ekonomisi çözümlemesini güncel bir vaka üzerinden yeniden düşünmek için güçlü bir zemin sunuyor. Washington merkezli kurumların kullandığı dil de bu dönüşümün niteliğini açık biçimde yansıtıyor. NATO, bir savunma paktı olmanın ötesinde, finans kapitalin silah sanayii fraksiyonunun—Lockheed Martin, Raytheon, Rheinmetall, Airbus gibi tekellerin—talebini sürekli ve öngörülebilir kılan kurumsal bir mekanizma gibi işliyor.
Foreign Policy’nin “NATO Goes Shopping” başlığı da bu dönüşümün Washington’da nasıl kavramsallaştırıldığını gösteriyor. Derginin zirve haberini kaleme alan Rishi Iyengar ve John Haltiwanger’a göre NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Trump Ankara’ya ulaşmadan önce beş yıl içinde drone savunmasına 40 milyar dolar, hava ve füze savunmasına 26 milyar dolardan fazla, yeni saldırı kapasitelerine ise 1,6 milyar dolarlık yatırım programını açıkladı. Alıcı listesinde Lockheed Martin, Raytheon, Palantir, Anduril, Rheinmetall, Airbus, Saab ve ASELSAN yer alıyor. Zirve bildirisi ile Chicago Council on Global Affairs’in değerlendirmesi de yeni tedarik hacminin 50 milyar doları aştığını doğruluyor.
Atlantic Council analistlerinin savunma sanayiini “bu haftanın onursal 33. üyesi” olarak nitelemesi de aynı çerçevede anlam kazanıyor. Zirve boyunca büyük transatlantik silah şirketlerinin yöneticileri, müttefik ülkelerin hükümet temsilcileriyle birlikte forumun asli aktörleri arasında yer aldı. Aynı kurumun zirveyi “NATO 3.0” olarak tanımlaması, ittifakın artık geçici bir tehdide karşı oluşturulmuş bir savunma örgütü olmaktan çok, süreklileşen bir silahlanma ve üretim rejimi olarak kavrandığını gösteriyor. Burada söz konusu olan dışarıdan yöneltilmiş bir eleştiri değil; Washington merkezli düşünce kuruluşlarının kendi kavramsallaştırmaları. ABD Kongre Araştırma Servisi’nin (CRS, R49018, 2 Temmuz 2026) verilerine göre, 2014 yılında GSYH’nin yüzde 2’si olarak belirlenen savunma harcaması hedefi bugün yüzde 5’e yükseltildi. Avrupa ülkeleri ile Kanada son on yılda savunmaya ek 1,2 trilyon dolar ayırdı; yalnızca 2024-2025 dönemindeki artış 139 milyar dolara ulaştı. Bu eğilim, dışsal bir tehdit algısından çok, ittifak bünyesinde kurumsallaşmış bir talep üretim mekanizmasına işaret ediyor. Ankara Zirvesi’nde Türkiye’nin üstlendiği rol de bu mekanizmanın dışında değil, onun içinde şekilleniyor.
Türkiye’nin konumu: Bağımlı bir alt-emperyal ortaklık
Erdoğan’ın Washington karşısındaki konumunu anlamak için yararlı kavramlardan biri, Ruy Mauro Marini’nin geliştirdiği alt-emperyalizm kategorisi. Merkez kapitalist güce yapısal olarak bağımlı, buna karşın kendi bölgesinde belirli bir askerî ve ekonomik güç biriktiren; bu gücü de merkezin çıkarlarıyla çelişmeyecek biçimde kullanan yarı-çevre devletler bu kategori içinde değerlendiriliyor. Bu yazı, kavramın Türkiye’ye ilişkin kuramsal ve tarihsel tartışmasını yeniden kurmayı amaçlamıyor. İsmet Akça’nın bu dergide ayrıntılı biçimde ortaya koyduğu çerçeve, Ankara Zirvesi’nin görünür kıldığı ilişki biçimini anlamak için gerekli zemini sunuyor. Buradaki odak ise bu ilişkinin NATO’nun yeniden silahlanma düzeni içinde bugün nasıl işlediği.
Bu çerçeve, Türkiye’nin ilk bakışta çelişkili görünen konumunu açıklamaya yardımcı oluyor. SIPRI’nin Mart 2026 raporuna göre Türkiye’nin silah ihracatı 2021-2025 döneminde bir önceki beş yıla kıyasla yüzde 122 arttı ve Türkiye dünyanın 11. büyük silah ihracatçısı hâline geldi. Aynı kurumun Aralık 2025 raporuna göre ASELSAN, TUSAŞ, Baykar, Roketsan ve MKE’den oluşan beş Türk şirketinin toplam silah geliri 2024 yılında 10,1 milyar dolara ulaştı. Washington Times’ın haberine göre Ankara, zirveyi kendi İHA ve hava savunma sistemlerini Körfez ülkelerine pazarlamak için de kullandı. Bu veriler, Türkiye’nin bölgesinde gerçek bir askerî-ekonomik ağırlık oluşturduğunu gösteriyor. Alt-emperyalizm kavramının işaret ettiği olgu da tam olarak bu.
Ancak aynı kavram, bu ağırlığın merkezden bağımsızlaşma anlamına gelmediğini de gösteriyor. Foreign Policy’de Stefan Ihrig’in kaleme aldığı değerlendirmeye göre Erdoğan’ın zirveden beklentileri arasında olası bir döviz swap hattı, Türkiye’nin ABD savunma tedarik zincirine — KAAN projesi için F110 motorları da dâhil olmak üzere — yeniden katılması ve Avrupa Birliği’nin 150 milyar avroluk yeni savunma tedarik programına erişim bulunuyor. Başka bir ifadeyle, Türkiye’nin kendi geliştirdiği savaş uçağının motoru bile Washington’ın onayına bağlı.
Atlantic Council’den eski ABD’nin Ukrayna Büyükelçisi John Herbst de Trump’ın F-35 satışı konusunda Ankara’dan ayrılırken kesin bir karar vermediğini, ancak konuya “ciddi biçimde sıcak baktığını” belirtiyor. Herbst’in değerlendirmesinde Erdoğan’ın Washington açısından değerini artıran başlıklar Suriye, Gazze ve İran dosyalarındaki rolü olarak öne çıkıyor. Bu tablo, Ankara’nın hareket alanının Washington’ın çizdiği stratejik çerçeve içinde anlam kazandığını düşündürüyor. Christian Science Monitor’ın haberine göre Trump beş F-35 uçağı sözü verdi. Ancak İsrail, böyle bir satışın kendi bölgesel hava üstünlüğünü zedeleyeceği uyarısını şimdiden yapmış durumda. Dolayısıyla bu vaat bile üçüncü bir devletin vetosuna açık.
Alt-emperyal konum tam da böyle bir ilişki biçimi üretiyor. Türk sermayesi — ASELSAN, Baykar, TUSAŞ ve Roketsan gibi tekelleşen savunma şirketleri — Kafkasya, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Körfez gibi bölgesel pazarlarda kâr elde ederken, bu kârın koşullarını belirleyen teknoloji transferi, bileşen tedariki ve pazar erişimi büyük ölçüde Washington’ın denetiminde kalıyor. Türkiye, komprador anlamda edilgen bir sömürge değil; kendi burjuvazisinin çıkarlarını genişleten aktif bir ortak. Ancak bu ortaklığın sınırlarını kendisi çizmiyor; Washington tarafından belirlenen çerçeveyi kabul ederek onun içinde manevra alanı arıyor.
Türkiye’nin bu yapısal konumu yalnızca ekonomik ilişkilerde değil, siyasal meşruiyet üretiminde de kendini gösteriyor.
Meşruiyetin ithal edilmesi: baskı aygıtının uluslararası örtüsü
Ekonomik ve askerî bağımlılığın yanında, siyasal meşruiyetin nasıl üretildiğine de bakmak gerekiyor. Bu noktada tanıklık yine Washington’ın kendi kurumlarından geliyor. Council on Foreign Relations’tan Henri Barkey’in zirve öncesi analizine göre Erdoğan’ın asıl kazanımı, Trump’ın Ankara Zirvesi’ne katılması ve bunun sağladığı uluslararası meşruiyet. Washington’ın ve Batılı müttefiklerinin siyasi onayını alan Erdoğan, kendi siyasal sistemini yeniden şekillendirmek için daha geniş bir hareket alanı elde ediyor.
Barkey’in dikkat çektiği ayrıntılar da bu değerlendirmeyi destekliyor. Zirve öncesinde yüzlerce kişi gözaltına alındı; buna rağmen ABD yönetimi, önceki dönemlerde benzer örneklerde görülen eleştirilerin aksine, dikkat çekici bir sessizlik içinde kaldı. Barkey’e göre Erdoğan yönetimi, muhalif gazetecilere akreditasyon verilmemesi konusunda NATO’yu da bu sürecin parçası hâline getirdi. Dolayısıyla mesele yalnızca Trump’ın Erdoğan’a siyasal nefes aldırması değil. Bu desteğin kendisi de NATO’nun yeniden silahlanma düzeni içinde Türkiye’ye biçilen işle bağlantılı görünüyor.
Dış müdahalenin yokluğunun satın alınması
Bu durum klasik anlamda bir “dış müdahale” meselesi değil. Zaten Washington’ın insan hakları ya da basın özgürlüğü adına müdahil olması da aynı emperyal ilişkinin farklı bir biçimi olurdu. Asıl dikkat çekici olan, Washington’ın başka bağlamlarda sıkça dile getirdiği bu söylemin burada aniden susması ve bu sessizliğin başlı başına bir pazarlık unsuruna dönüşmesi.
Saray rejimi, Washington’ın ilkesel değil, transaksiyonel (al-ver ilişkisi içinde) hareket etmesini kendi iç baskı aygıtının meşruiyetini genişletmenin bir aracı olarak kullanıyor. NATO’nun kurumsal yapısı da burada benzer bir işlev görüyor. Yalnızca silah şirketlerinin sipariş defterlerini büyüten bir mekanizma olarak değil, üye devletlerde otoriterleşme süreçlerini kolektif bir sessizlikle örten siyasal bir çerçeve olarak da işliyor.
Üstelik bu mekanizma Türkiye’ye özgü değil. Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Washington’ın bölgesel askerî-ekonomik ortakları da benzer bir ilişki içinde yer alıyor. İçeride baskı aygıtını genişletme serbestisi, dışarıda stratejik hizmet sunmanın ve silah pazarını genişletmenin karşılığında geliyor. Saray rejiminin Ankara Zirvesi’nden elde ettiği kazanım da bu daha geniş örüntünün Türkiye’ye özgü bir örneği.
Sürekli silahlanma ekonomisinin sınıfsal faturası
Baran ve Sweezy’nin çözümlemesine dönersek, askerî harcamaların sermaye açısından “verimliliği” tam da üretken olmamalarından kaynaklanıyor. Bir okul inşa etmek, gelecekte yeni okul ihtiyacını azaltabilir; buna karşılık bir füze sistemi, yalnızca bir sonraki füze sisteminin talebini yaratır. Sermaye açısından ideal olan da bu. Toplumsal yeniden üretim açısından ise tam tersi.
Ankara Zirvesi’nde açıklanan rakamlar yalnızca bütçe kalemleri değil; önümüzdeki yıllarda Lockheed Martin’in, Raytheon’un ve Rheinmetall’in sipariş defterlerine yazılmış üretim planları. Drone savunmasına ayrılan 40 milyar dolar Lockheed Martin ve Anduril’in; hava ve füze savunmasına ayrılan 26 milyar dolar ise Raytheon ile Rheinmetall’in üretim hatlarına akacak yeni sözleşmeler anlamına geliyor. Bu sözleşmeler bankalar için yeni kredi hacmi, hissedarlar için yeni temettüler, devletler için ise eğitim, sağlık, konut ve iklim uyumu bütçelerinden karşılanacak yeni harcama kalemleri demek. NATO’nun Ankara Bildirisi de ortak üretim kapasitesinin genişletilmesini ve savunma sanayiindeki ticaret engellerinin kaldırılmasını taahhüt ediyor. Dolayısıyla mesele yalnızca daha fazla harcamak değil; silah harcamalarının süreklilik kazanması ve silah üretiminin ekonominin kalıcı sektörlerinden biri hâline gelmesi.
Bu mantık yalnızca Türkiye için değil, NATO’nun otuz iki üyesinin tamamı için geçerli. Erdoğan’ın Washington karşısındaki konumunu eleştirirken çözümü “daha eşit bir NATO ortaklığı” ya da “Türkiye’nin ittifak içinde daha fazla söz sahibi olması” olarak görmek, sorunu yanlış yerde aramak olur. Mesele, ittifak içinde daha iyi bir konum elde etmek değil; NATO’nun kendisinin, hangi üye söz konusu olursa olsun, toplumsal artığı sürekli silah sermayesine aktaran bir mekanizma olarak işlemesi.
Sonuç: Sistemden kim çıkar sağlıyor?
Erdoğan bu düzene yalnızca mecbur kaldığı için değil, kendi iktidarını sürdürmek ve Türk sermayesine yeni bölgesel pazarlar açmak amacıyla bilinçli biçimde katılıyor. Türkiye’nin savunma politikasını, kaynaklarını ve hava sahasını Washington’ın hizmetine sunan dışsal bir zorlayıcı güç değil; bu tercihi kendi siyasal ve sınıfsal çıkarları doğrultusunda yapan mevcut iktidarın kendisi.
Bu nedenle Ankara Zirvesi’ni yalnızca Erdoğan ile Trump arasındaki kişisel ilişki üzerinden okumak yetersiz kalıyor. Asıl kazanan, tek tek liderler değil; NATO’nun sürekli silahlanma düzeninden beslenen sermaye grupları. Erdoğan da bu düzenin dışında kalmaya çalışan bir aktör değil; kendi iktidarını ve Türkiye sermayesinin bölgesel çıkarlarını bu düzen içinde büyütmeye çalışan aktif bir ortak. Washington’da çizilen oyun planı, Ankara’da giderek daha fazla benimseniyor.
Dolayısıyla sorun, Erdoğan’ın Trump karşısında daha sert pazarlık yapması ya da aynı oyunda daha güçlü bir oyuncu hâline gelmesi değil. Sorun, oyunun kendisinin sürekli silahlanmayı, sermaye birikimini ve bağımlılık ilişkilerini yeniden üreten bir düzen üzerine kurulmuş olması.
Kazanan silah tekelleri. Kaybeden ise yalnızca Türkiye halkı değil; NATO’nun bütün üye ülkelerinde savaş ekonomisinin bedelini ücretleriyle, vergileriyle ve sosyal haklarıyla ödeyen milyonlarca emekçi.
Kaynaklar NATO, 36. Zirve Bildirisi (Ankara, 7-8 Temmuz 2026); ABD Kongre Araştırma Servisi (CRS), "NATO: Issues for the July 2026 Ankara Summit" (R49018, 2 Temmuz 2026). Council on Foreign Relations, Henri J. Barkey, "How Trump and the NATO Summit Lend Legitimacy to Turkey's Autocratic President." Atlantic Council, "Eleven takeaways from the NATO Summit in Ankara," "Was the NATO Summit a Success?" ve "Dispatch from Ankara: Turkey is establishing its own role in 'NATO 3.0.'" Chicago Council on Global Affairs, Ariane Tabatabai, "Inside the NATO Summit in Ankara: Ukraine, Iran, and Turkey's F-35 Bid." Foreign Policy, Stefan Ihrig, "Erdogan Has Laid a Trap in Ankara." Foreign Policy, Rishi Iyengar ve John Haltiwanger, "NATO Goes Shopping"; Christian Science Monitor, "Why Erdoğan's Turkey is seeing its stock rise in NATO and the Middle East." Washington Times, "Ankara markets drones, air defense to states looking to reduce reliance on U.S. weapons." SIPRI, uluslararası silah transferleri raporu (Mart 2026) ve Top 100 Silah Üreticileri raporu (Aralık 2025). İsmet Akça, "Küresel Düzen Nereye? (3): Alt Emperyalist Türkiye ve Trump'tan Rejime Hayat Öpücüğü," Ayrım, 10 Haziran 2026. V. I. Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması (1917) Paul Baran ve Paul Sweezy, Tekelci Sermaye: Amerikan Ekonomik ve Toplumsal Düzeni Üzerine Bir Deneme (1966) Ruy Mauro Marini'nin alt-emperyalizm kavramı, Dialéctica de la dependencia (1973).




