Filozof Alasdair Macintyre, 2007 yılında bir konferansa katılır. Eski bir Marksist olan Macintyre, o tarihlerde Marksist günlerini epey geride bırakmış olmakla birlikte hala sıkı bir anti-kapitalisttir. Konferansa katılmış olan ünlü Marksist Alex Callinicos, Macintyre’ı gerçek bir devrimci olmamakla itham eder. Macintyre ise Callinicos’a cevaben (ve mealen) şöyle der: Devrimin nasıl yapılacağını bilmiyorum, ama belli ki siz de bilmiyorsunuz.[1]
Türkiye’deki sosyalist solun, çoğunlukla sosyal medyadaki yankı odalarına sıkışmış örgütler arası didişmeleri insana yukarıda aktarılan anekdotu anımsatıyor. Peşinen söyleyelim: Bu yazı, Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyelerince, bu partinin bakış açısını yansıtacak şekilde kaleme alınıyor. Fakat bunu yaparken, kendisine toz kondurmayan, neylerse güzel eyleyen, her zaman en haklı olmaktan başka marifet bilmeyen bir parti tavrı takınmamaya özen gösterecek. Bilakis, bu tür bir anlayışın sosyalist solun kendisini kurtarması gereken alt kültür psikolojisinin tezahürü olduğu kanaatindeyiz.
Yukarıdaki anekdota dönersek: Callinicos haklıdır, çünkü Marksizmi (ve Leninizmi) terk etmek, kapitalizmi anlamak ve devirmek için elimizdeki en güçlü araçları terk etmek demektir. Fakat Macintyre da haklıdır, çünkü Marksizm ve Leninizm harika bir kalkış noktası sunsa da varış noktasını garanti etmez ve dünya genelinde Marksistler o varış noktasını ufukta görmekten çok uzak bir noktadadır.
Meseleyi somutlamak için bir analojiye başvuralım: Marksizm ve Leninizm bize araba kullanmayı, trafik levhalarını okumayı vs. öğretir. Bunlar olmadan, bulunduğumuz nokta ile komünizm arasındaki devasa mesafeyi kat etmek beşeri sınırları öldüresiye zorlayacaktır. Fakat bu araç ve donanıma sahip olmamız tek başına bizi varış noktamıza ulaştırmaz. Bunun için gideceğimiz yolu bilmemiz gerekir ve maalesef toplumsal mücadelelerin yolu, ortalama bir karayolundan çok daha engebeli ve virajlıdır.
Burada Fredric Jameson’ın “Marksist bilim” ile “Marksist ideoloji” arasında yaptığı ayrımı anımsamak yararlı olabilir. Yirminci yüzyılın son çeyreğinde sık dillendirilen “Marksizmin krizi” tespitine ilişkin olarak Jameson şöyle der: “(…)Marksizmdeki kriz denilen şey Marksist bilimin değil, ki bu her zamankinden daha zengindir, ama Marksist ideolojinin krizidir” [2]
Jameson’ın bu tespitini, iki yönden güncellenmek kaydıyla hala geçerli buluyoruz. Öncelikle, Jameson’un buradaki kastı sosyalist bir geleceğin neye benzeyeceğine dair bir tasavvurun geliştirilemiyor olması, kendi değişiyle Ütopya sorununun çözülememesidir. Bu hususta o satırların yazılmasından beri geçen on yıllar içinde epey bir mesafe kat edildi. Ama böyle bir sosyalist geleceğe nasıl ulaşılacağı, bu fikir ve amaçla siyaset yapan öznelerin kendi ulusal bağlamlarında ve akabinde uluslararası ölçekte nasıl tekrar ağırlık kazanabileceği gibi hususlarda kaydedilen ilerleme genel itibariyle oldukça cılızdır. Bu anlamda bir “kriz” yaşanmaya devam etmektedir. Öbür yandan “Marksist ideoloji” tabirini de doğru bulmuyoruz. Burada Marksist teori ile sosyalist ideoloji arasında bir ayrım gözetiyor, sosyalizmi siyasal/toplumsal bir proje, Marksizmi ise o projenin oturması gereken bilimsel zemin olarak kavrıyoruz.[3] Bu düzeltmelerle Jameson’ın önermesini şu şekilde yeniden kurabiliriz: Marksist bilim her zamankinden zengindir ve ayaktadır, fakat sosyalist siyaset ve dolayısıyla Marksizmden mülhem sosyalist ideoloji yaşadığı krizi aşabilmiş değildir.
Öyleyse önümüzdeki sorun, sosyalist hareketin “hareket” sıfatını gerçek anlamıyla hak eden bir hüviyete tekrar kavuşması gerekliliğinin nasıl karşılanacağı sorusudur. Yani içinde bulunduğu toplumsal formasyonun siyasal yaşamında ciddi ve somut bir etki yaratabilen, sosyalizm ufkunu iktidara yaklaştırabilen ve en nihayetinde sosyalizmi düşten gerçekliğe çevirebilecek bir sosyalist öznenin inşasıdır mesele.
SSCB ve Doğu Bloku’nun tarihe karıştığı 1989-91 dönemeci, tüm dünyada komünist hareketin içine düştüğü derin bir krizi tetikledi. Türkiye solu, 12 Mart ve 12 Eylül süreçlerinin de vurduğu ilave darbelerle bu küresel krizden payını aldı. Bir zamanlar ülkenin siyasal, sendikal, sosyal ve entelektüel hayatına damgasını vuran muazzam bir güç olan sosyalist hareket, korkunç bir güç yitimi yaşayarak bir alt kültüre sıkıştı. Bu zorlu yenilgi yılları boyunca Marksist aydınlar keskin ideolojik mücadeleler vererek, sosyalist militanlar ve sınıf bilinçli işçiler bulundukları alanları örgütlemeye çalışarak bayrağı yere düşmekten kurtarmışlardır ve bu yüzden büyük bir saygıyı hak etmektedirler. Gelgelelim bu alt kültürleşme olgusunun kaçınılmaz olumsuzlukları da olmuştur ve bu olumsuzluklar yönetilmediği, fırsat bulundukça bunlardan kopulmadığı müddetçe bunun doğrudan yıkıcı bir etkiye dönüşmesi kaçınılmazdır.
Türkiye İşçi Partisi, tam olarak bu sıkışmışlığı aşma niyetinin tezahürüdür. Parti tarihinde 2013 Gezi Direnişi’ne atfedilen önemin büyüklüğü de buradan gelmektedir. Nitekim Gezi, milyonlarca insanın spontane biçimde 81 ilin 80’inde sokaklara döküldüğü, fakat hiçbir sosyalist yapılanmanın büyümediği gibi pek çoğunun içinden küçülerek çıktığı bir dönemeç olarak sosyalist hareketin karşısına dikilmiştir. Gezi süreci bu bakımdan bir alarm zili işlevi görmüştür. Eğer Marx’ın dediği gibi “teoriyi gizemciliğe sürükleyen bütün gizemler, rasyonel çözümlerini insan pratiğinde ve bu pratiğin anlaşılmasında bulurlar”[4] ise, Gezi deneyiminden Türkiye sosyalist hareketinin bir şeyleri yanlış yaptığı sonucunun çıkması kaçınılmazdır. Zira toplumsal mücadelelerinin olanca dinamizmi ile kendini ortaya koyduğu bir momentten, bu mücadelelerin öncülüğünü yapma iddiasındaki hareketler kan kaybederek çıkmıştır.
Bu durum, daha önce geçilmemiş sulara yelken açmak zorunda olduğumuz gerçeğini yüzümüze çarpar. Elbette geçmişten devraldığımız temel doğrularımız korunmalıdır, ama önümüzdeki yol haritası büyük ölçüde “yeni” olanı esas almak zorundadır. TİP, işte böylesi bir zorunluluğun içinde sosyalizm arayışı ile Gezi’nin ortaya çıkardığı nesnelliği bütünleştirmeye çalışan ve bu yönüyle özgün bir konumda yer alan yeni bir arayışı temsil ediyor. Özgün; çünkü varlığını, yalnızca içinde bulunduğu koşulları tetkik ederek o koşulların kendisine gelmesini bekleyen bir anlayışa borçlu değildir. Bilakis varlığı, o koşullar içinde doğan ve dönüşen yapısından geliyor.
Bilinen ve alışılageldik olanın konforunun aksine, “yeni” sularda yolumuzu bulmak, alabora olmazken bir yandan da arzu edilen istikamette ilerlemek oldukça çetin bir görevdir ve bu görev ifa edilirken yalpalamak, tökezlemek kaçınılmazdır.
İşin aslı, bu alanda bilimsel yönden bekleyebileceğimiz fayda da sınırlıdır. Evet, Marksizm bize siyasal faaliyeti bilimsel incelemenin konusu yapma olanağını verir ve siyasal eyleme bilimsel bilgi her adımda kılavuzluk etmelidir. Ama bu, en fazla bir çerçeve çizmekten ibaret olacaktır. Marksist bilimden her girdinin miktar ve sırasının belirli olduğu bir siyasal yemek tarifi üretmesini beklemek, kurama kendisine ait olmayan yükleri yüklemek demektir. Siyaset, ittifaklar, öncülük, devrim, örgütlenme, sosyalizmin kuruluşu gibi konularda tek başına “bilim alanı” içerisinden hareket edilemez. Metin Çulhaoğlu’nun ifade ettiği gibi: “Yalnızca, bu başlıklardaki yaklaşımların ve pratiklerin, Marksizm’in bilimsel yanını oluşturan 1) tarihsel maddecilikle ve 2) kapitalist üretim tarzının çözümlenmesiyle belirli bir tutarlılık taşıyıp taşımadığına bakılır. Bundan ötesi, ne mümkün ne de gereklidir.”[5]
Buradan hareketle diyebiliriz ki Marksist bilimle sosyalist siyaset arasındaki ilişki, örneğin fizik ve malzeme bilimleri ile inşaat mühendisliği arasındaki ilişki gibi değildir. Bu iki kategori arasındaki ilişkiyi anlayabilmek için, Raymond Geuss’un siyasetin doğasına ilişkin gözlemlerini yardıma çağırabiliriz. Buna göre siyaset, önceden belirli bir teorinin olduğu gibi uygulamaya geçirilmesinden ziyade bir sanatın ya da zanaatın tatbikine benzer. “Politika, bir zanaat veya beceridir”[6] ve beceri ise “içinde bulunulan ortama duyarlı, esnek bir biçimde eyleme geçebilme yetisidir”, değişen koşullara ve beklenmedik durumlara müdahale edip oradan arzulanabilir neticeler üretme yetisidir.[7]
Türkiye solu, siyasal yaşamın dışına itildiği uzun yıllar içinde siyaset yapma “becerisini” de yitirmiştir ve bu becerisini geliştirmek zorundadır. Fakat bir beceriyi geliştirmek, onda büyük hatalar yapmayı da kaçınılmaz olarak beraberinde getirir. Bisikletten düşüp kolunuzu kanatmadan bisiklet sürmeye dair temel becerileri edinemez, o becerileri edinip düşe kalka geliştirmeden dağ bisikleti yarışlarını kazanamazsınız. O halde devrimci hareketin içine düştüğü sıkışmışlığı aşmaya çabalarken hatalar ve yanlışlar yapması kaçınılmazdır. Hata yapmamak demek, hareket etmemek, içinde bulunduğumuz sıkışmışlığa razı olmak demektir. Bu şüphesiz ki oldukça konforludur fakat bir o kadar da apolitiktir ve esas olan dünyayı değiştirmekse, bunun yolu politikadan geçer.
Arayışçılık, siyaset zanaatının daha iyi ve daha doğru icra edilmesinin yollarını aramaya yönelik psiko-politik bir eğilimdir ve sosyalizmin eşik atlaması için bir zorunluluktur. Bu eğilim ise mantıksal olarak bir sıkışmışlığın varlığını ve bunu aşmak için hazır bir reçetenin mevcut olmadığını kabul etmeyi gerektirir.
Türkiye İşçi Partisi bu beceriyi geliştirirken, bu yeni sularda yüzerken pek çok hata yapmış olabilir ve yapmaya da devam edecektir. Bunların eleştirilmesi gayet meşrudur ve hatta yararlıdır, nitekim hataların eleştirilmesi olmaksızın arayışçılığın öğretici yönü de işlevini kaybeder. Böylelikle arayışçılık denilen şey, sosyalist solu sosyalizm hedefini gerçekleştirmeye yaklaştıracak bir düstur olma özelliğini kaybederek anlam yitimine uğrar.
Ama maalesef işler genellikle burada kalmıyor. Bir tür “beleş golcülük” olarak tanımlayabileceğimiz bir “polemik” tarzı, sosyal medyanın da olumsuz etkisiyle epey görünür oluyor. Halı sahalarda genellikle ofsayt kuralı uygulanmaz, o yüzden rakip kalenin önünde piknik yaparken fırsat doğduğunda boş kaleye topu yuvarlayarak golcü olabilirsiniz. Sosyalist solun bir alt kültüre, bir mikro mahalleye dönüşerek edindiği bazı davranış kalıpları da buna benziyor, sosyal medya mecraları ise durumu daha da kötüleştiriyor. Kendi bulunduğunuz pozisyondan başkalarının tökezlemesini bekleyip, onlar tökezlediğinde fırsattan istifade bir tane de siz vurarak gol krallığına oynayabiliyorsunuz. Elde olmayan formüle ulaşmak için hareket etmek ve bunu yaparken tökezleyip sendelemeyi göze almanız gerekmiyor. Sabit kalıp sadece en “haklı” olmayı tercih etmek de kendi mikro mahallemizin çeperleri içinde tabelaya skor yazdırabiliyor. Ama iş gerçekten ülkenin ve dünyanın siyasetine etki etmek, bu ölçeklerde emekçiler ve ezilenler lehine kazanımlar elde etmek, sosyalizmi kurma hedefine yaklaşmak gibi hususlara geldiğinde ofsayt bayrağının hemencecik kalktığı gerçeği pek görülmek istenmiyor.
Bu durum bizi Cenk Saraçoğlu’nun “içeriye dönük öncülük” olarak nitelediği sorunla karşı karşıya getiriyor. Öncülük, ilmek ilmek inşa edilen değil, adettendir diye iddia edilen bir şeye dönüştüğünde buna iddia sahibi siyasal yapının mensupları hariç kimse ikna olmuyor. Bu da öncülük iddiasını, halihazırda yapının dahilinde bulunan insanlara yönelik bir performansa çevirir. Siyasal yapıyı kendi içine çevirerek onu kelimenin gerçek anlamıyla “siyasal” olmaktan çıkarır. Bu da öncülük iddiasındaki yapıyı cemaatleştirir. Saraçoğlu’nun sözleriyle: “Böyle durumlarda, içeriye dönük öncülük ile toplumsal öncülük arasında giderek genişleyen açının sorgulanmaması için, yapının ‘dışarıyla’ ve dolayısıyla gerçeklikle bağı mümkün mertebe zayıflatılır. İçerisi her şeyi zaten düşünmüş, süzmüş, pür-ü pak ve kusursuz devrimci öncülerden oluşuyorken, herkesin bir saflık ya da ‘sapma’ halinde olduğu dışarıyla temas etmek, ona ‘bulaşmak’ bir tür kirlenme olarak görülür.”[8] Yegane gayesini halihazırda elde edilmiş saf hakikatin muhafazası olarak kurgulayan bir öznenin devrimcileşebilmesi mümkün değildir, hele komünist hareketin Soğuk Savaş sonrası krizini hala aşamadığı koşullarda hiç değildir.
On birinci tezden bu yana bildiğimiz şey, esas olanın dünyayı değiştirmek olduğudur. Siyaset, dünyayı değiştirme pratiğinin adıdır. Kendimizi değiştirmemek adına dünyayı değiştirme ufkunu feda etmek, siyasal bir özne olmaktan ve dolayısıyla devrimci olmaktan çıkmak demektir. O halde devrimcileşebilmek için aramak, “arayışçılık” gerekir. Arayan bulur. Mevla’sını bulabilenler, ancak belasını bulmayı göze alarak aramaya koyulanlardır. Aramayan ise bulacağı şeyi çoktan kaybetmiştir.
[1] https://www.theguardian.com/books/2025/may/25/alasdair-macintyre-obituary [2] Fredric Jameson : “Cognitive Mapping”. İçinde: Nelson, C./Grossberg, L. [ed]. Marxism and the Interpretation of Culture University of Illinois Press, 1990 (S. 347-60; m. Diskussion) [3] Metin Çulhaoğlu: “Marksizm: Bilimse, nerede ve nasıl?”. İçinde: Marksizm Bilime Yabancı Mı?: Bilim Üzerine Marksist Tartışmalar, Ed. Alper Dizdar, Yazılama Yayınları, Birinci Baskı: Ocak 2014, s. 17 [4] Karl Marx: Theses on Feuerbach, https://www.marxists.org/archive/marx/works/1845/theses/theses.htm (Erişim tarihi: 05.07.2026) [5] Metin Çulhaoğlu: agy., s. 17 [6] Raymond Geuss: Felsefe ve Reel Politika, Türkçesi: Utku Özmakas, Sel Yayıncılık, 1. Baskı: Aralık 2025, s. 87 [7] Raymond Geuss: agy., s. 21-22 [8] Cenk Saraçoğlu: Madenci Direnişinden 1 Mayıs’a: Statü Olarak Öncülük Karşısında “Organik Öncülük”, Ayrım https://www.ayrim.org/guncel/madenci-direnisinden-1-mayisa-statu-olarak-onculuk-karsisinda-organik-onculuk/ (Erişim tarihi: 11.07.2026)




