Kök Mü Çerçeve Mi? Muhtemel Sorunlar, Öncelikli Vazifemiz

Can Atalay19 Eylül 2026

“Çerçeve Yasa” vesilesiyle tartışılan “muhtemel sorunlar” ve bağlı olarak “demokratik toplumsal muhalefetin, Demokratik Kürt Hareketinin taleplerinin çözümünü programlaştırması ve toplumsallaştırması” üzerine yazacağım. “Muhtemel sorunlar”, iki başlığın birlikte ele alınışına göre hallolacak ya da “gerçek sorunlar”a dönüşecektir. 

***  

Demokratik toplumsal muhalefetin tartıştığı konunun genel kabul gören özetini şöyle yapabiliriz: 18 Ağustos 2026’da 33344 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun‘un kaçınılmaz/doğrusal sonucu demokratikleşme midir? 

Muhalifin taraftarın üzerinde birleştiği üzere bir Süreç içindeyiz ve Süreç’in ülkemizin geleceğinde önemli etkisi olacak. Dolayısıyla her görüşe, muhalifine taraftarına özen göstermeliyiz. Uyarıları, endişeleri savuşturmak, teskin etmek yerine muhtemel sorunlara işaret edebileceklerine de dikkat kesilmeliyiz. Bugüne kadar şovenizm bayraktarlığı yapanların da dahil olduğu bir ortamda tutumların evet/hayır üzerinden belirlenmesini beklemek/istemek kestirmecilik olacaktır. Eleştirel yaklaşımı bırakırsak kendimizi istemediğimiz veya istenilen saflaşmalar içinde bulabiliriz. 

Girişteki soruya dönelim ve soruyu ikiye ayıralım. Birincisi silahsız siyaset olanağı varsa önü açılıp desteklenmeli midir? Kesinlikle evet. Evet’imi detaylıca Süreç’e destek açıklamamda [1] ve “Tarık Ziya Ekinci’yi Anarken Demokratik Siyaset, Şiddetsiz Siyaset Ortamı” [2] yazılarımda anlatmaya çalıştım. Bakılabilir. 

Sorunun ikinci bölümü de en az birincisi kadar önemli: Yasa, doğrudan demokratikleşmeye açılan bir kapı mıdır? Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne tabu olan Kürt Sorunu alanında -dikkat lütfen: Kürt Sorunu üzerine değil- atılan önemli adım sıralı biçimde demokratik dönüşümlere mi açılacak? 

Yanıtların bir bölümü şöyle: Baskıcı devlet geleneğinin dayanaklarından olan Kürt Sorununda her türden yumuşama, devlet ve siyaset tarzında önemli dönüşümler getireceğinden; nesnel olarak demokratik bir ortama yöneliktir. “Kürt İnkârı”nın sona ermesi yapısal bir dönüşüm demektir. Esas olarak Süreç’in bu yönüne odaklanmak gerekir; denilmektedir. 

Yanıt, dikkate almamız gereken önemli noktalara işaret ediyor. En başta, yılların sorununda “eski” artık sürdürülemez durumda, ömrünü tamamladı. Süreç’in “nesnel” sonuçları olacak, tamam ve önemli. Tartışmalı yönü: Zımnen öngördüğü doğrusal ilerleme çizgisidir. Siyasetin, böylesi bir nesnellik/doğrusallık beklentisi üzerinden ilerlemeyeceğini düşünüyorum. En öncelikli gerekçem ne komisyon raporunda ne de yasada “Kürt/Kürt Sorunu”na hiç işaret edilmemesidir. 

Bu nedenle yazının başlığına “kök” ve “çerçeve” sorusunu aldım.  

Yasanın ön bilgilendirme döneminde, adı henüz ilan edilmemişken iki ayrı tanım/tabir kullanılıyordu. “Kök” ve “Çerçeve”. Beklentinin daha çok “kök yasa” veya “kod yasa” yönünde olduğunu gözlemekteydim. 

“Çerçeve”, kapsamı belirlemeyi içerir. Sonrasında ne yapılacaksa “çerçeve” sınırlarında yapılacaktır. Süreç “çerçeve”nin içini dolduracaktır. 

“Kök” ise bir başlangıç noktası demektir. Sonraki bütün gelişmelere, sorunlara yön verecek ana yaklaşımı anlatır. 

Sonuçta “kök” kayboldu “çerçeve” oldu. Yine de “Çerçeve”de açık seçik Kürt Sorunu tanımlansaydı içeriğinin neyle doldurulacağını söylemesi bakımından “kök”ten farklı olmayabilirdi. Ancak çizilen “çerçeve” çok net: Tariflerince “terör sorunu”.  

Ayrıntı gibi görülebilecek olsa da -öyle görüldüğünü de hiç sanmıyorum- kavramsal tercih ve ısrar önemlidir. İsimlendirmede geleceğin ipuçlarını bulabiliriz.  

Bir arayış olarak öyle yansısa da daha en başından bir “kök” mü olsun “çerçeve” mi tartışması var mıydı, emin değilim. Sanki “ilgililer” daha baştan “çerçeve”ye karar vermişlerdi ve zamana yayarak bu sonuç ortaya çıktı diye de yorumlanabilir. 

Buraya bir not düşeyim: Demokratikleşmeye bağlanmadığı sürece “kök” olsaydı da Süreç illaki demokratikleşmeye mi açılırdı sorusuna da bir mim koyalım. 

Yasa’yı sevgili hocam İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Kaboğlu değerlendirdi: “Bu bir siyasal niyet beyanıdır, kanun değil…”. Bu eleştiri ile yetinelim. Yasa yapma tekniğine ilişkin belirsizlikler, takdire bırakmalar ve “Anayasal ilkelere aykırılık şerhleri”… Ne yazık ki böylesi temel normlara işaret etmek “güçlük çıkartmak, engel olmak, savsaklamak” olarak damgalandığı için tartışma ve değerlendirme konusu olamıyorlar. Sonuçta silahın ve şiddetin gölgesinin memleketin ve Kürt yurttaşlarımızın demokratik taleplerinin üzerinden kalkmasını öne çıkarttığım için de ağır kural ihlallerini “bir an için, dikkatlice” ikincilleştiriyorum. Uyaranlara haksızlık yapmamak kaydı şartıyla. 

Demek ki çözülmek istenen sorun Kürt Sorunu değil. İktidarın diliyle “terör sorunu”. Çerçevelenen budur. Bir sorunun -şiddet, silah- çözümüne olanak da sağlayabilir. Önemlidir. Ama soru şudur ki: Hangi siyasal gelişmelerin bir bileşkesi olarak ilerleyecek? 

Demokratik Kürt Hareketi ısrarla “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” tanımını kullansa da ve her gelişmeyi bu tanıma bağlasa da somutta yaşadığımız alametler bu yaklaşımı desteklemiyor. Açık biçimde süreç, Demokratik Kürt Hareketi’nin tanımladığı ve sürdürmeye çabaladığı doğrultuda ilerlemiyor. Somut gerçekliğimiz ve tüm işaretler anti-demokratikleşme hattında tam gaz ilerlediğimizi gösteriyor. Belki de bu şerhi düşmek bile gereksiz. Demokratik toplumsal muhalefetin önemli bir ayağı olan Demokratik Kürt Hareketi gelişmelerin tam da göbeğinde yaşıyor ve her türlü anti-demokratik uygulamaya maruz kalıyor. 

Elde edilen kazanımların altını çizmek eldekinin kıymetini bilmek bakımından değerlidir. Açılan kapılar görülebilmeli ki yeni olanaklar üzerine “yeni siyasetler” kurulabilsin. Bu nedenle bazen çubuğun tersine bükülmesini, bazı başlıkların altının fazlaca çizilmesini anlıyorum. Ancak bütün olumsuz alametlere karşın atılan adımın “demokratik toplum”un ön girişi, “Cumhuriyetin demokratikleşmesi” olarak takdimi çubuğun fazlaca tersine bükülmesi olarak görünüyor.  

Süreç’e atfedilen özellikler ile demokratik alandaki gerileme –tam adıyla imha– arasındaki çelişkili durumu altını çizerek tespit etmemiz gerekiyor. Tek yanlı yaklaşımlar ancak temenni, iyi dilek olarak kalıyor. 

Günümüzde siyasetin ana konusu “Cumhur’un iktidarını kalıcılaştırma” çabalarıdır. Bu filtreden geçmeyen hiçbir analiz açıklayıcı olamayacaktır. Ortadoğu’nun bütününde yeni arayışlar var. Bir yanıyla NATO’culuğun vazifeleri diğer yandan her bir ülkenin ateş ortamında kendini sağlama alma çabaları. Yalnızca Türkiye’de değil bölge genelinde gelişmelere verilen tepkiler daha da otoriterleşmek yönünde. 

Türkiye’de siyasal iktidar da epeydir bu yolda. Ancak “seçimler” diye bir sorun var. Askeri darbelerin bile göz ardı edemediği bir siyasal özelliğimiz. Ne olursa olsun henüz toplumsal ve siyasal meşruiyet seçimlerden alınabiliyor. Seçilmiş olmanın gücüyle herşey yapılabiliyor. Ancak önce seçilmek gerekiyor. Otoriterliğin meşruiyeti için yeniden seçilmenin yolları ve yöntemlerini planlamak ve uygulamak gerekiyor. 

İşte bu çerçevede nesnel olarak Kürt Sorunu ve şiddet alanındaki değişim; yurttaşın manipülasyonunda -terör, şiddet benzeri- elverişli araçların zayıflaması sonucu kadar otoriterliğin yeni manipülasyonlarına uygun yeni kapıları açtığını da görmek gerekiyor. 

“Müzakereci otoriterlik”, “seçimli otoriterlik” üzerine epeyce bir külliyat olduğunu biliyoruz. Güncelimiz bakımından önemliler ve açıklayıcılar. Konuyu oksimoron biçimde “katılımcı otoriterlik” [3] olarak ele aldığım yazı linkten okunabilir. 

Her nasıl isimlendirilirse isimlendirilsin Demokratik Kürt Hareketi’ne teklif edilen budur. “İktidarımı tartışma, sana alan açayım.”  Apaçık teklif budur. İktidarını tartışanların başına yıldırımlar yağdırıyor. Demokratik Kürt Hareketi’nin deneyimleri, Kürt yurttaşın yüksek politik duyarlılıkları bir yanda teklif diğer yandadır. Durumu açıklıkla görmek önemlidir. 

“Çatışmasızlık” önemlidir. Ama “barış” ile eşit değildir. Bu nedenle bütün toplumsal ve siyasal hareketler için “demokrasi/demokratikleşme” hızla üst başlık durumuna gelmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden çekilmenin dahi konuşulabildiği bir ortamda “haklar” otoriterliğin iki dudağı arasındadır. Son yılların gelişmeleri otoriterliğin, demokratik toplumsal muhalefeti farklı önceliklerle ayrıştırdığında önünde geniş manevra alanı açıldığını kanıtlamıştır. Siyaset doğrusal çizgi izlemez, her zaman çok seçeneklidir. 

Olasılıkları Sıraladık, Gelelim Vazifelerimize

Uyarılar önemli. Ancak bir de vazifelerimiz var. Acilen, ertelemeden, yalnızca seçeneklere -çoğu zaman olumsuzluklara- işaret etmekle yetinmeyip söylememiz ve yapmamız gerekenler var. 

27 Şubat 2025 İmralı çağrısıyla “Kürt Sorunu”nda mutabakat zemini genişlemiştir. Çağrı, silahsız siyaset çağrısı kadar Kürt Sorunu’nun çözümünde “optimum = (asgari değil) en öncelikli” bir hat önermektedir. Optimalizm; koşullar dahilinde en uygun olanı bulma, elindeki imkanlarla en verimli ve sürdürülebilir olan üzerinden yürümektir. Önemli önermedir, başlı başına bir alışı gerektirir. 

Bu yaklaşım toplumsal ve siyasal hareketler arasında uygun ilişkiler geliştirmeye, adım adım ilerlemenin sonucu yakınlaşmalara olanak tanımaktadır. Çözüm, adı üstünde bir süreç olarak tanımlanmaktadır. Demek ki adımlarımızın bir sıralaması, öncesi sonrası olacaktır. Yinelersek, yaklaşımın esası mümkün olan adımı atmak, toplumsallığı geliştirip güçlendirerek ilerlemeyi önermektedir.  

Otoriterliğin 27 Şubat yaklaşımını dikkate alarak bir hat izlediğini ve bu hattın “olumsuz işaretlerini” açıklamaya çalıştım. Demokratik toplumsal muhalefetin de silahların tasviyesi, eşit yurttaşlık, yerel yönetimler vb. dahil öncelikli adımları genel sözlerden kurtarıp somutlaması gerekir. Bu yapılmazsa duruma Kürt yurttaşların “bunlar zaten gönülsüz” demeleri olağandır. Hemen belirteyim: Hiç olmayanı, yapılmayanı öneriyor değilim. Bu amaçla söylenenleri, yazılanları, önermeleri dikkatle izliyorum ve önemli buluyorum. Dikkat çekmem; demokratik toplumsal hareketin bütün bunları somut uygulama adımlarıyla ve -olabildiğince- geniş ortak mutabakatlarla bir uygulama programına dönüştürülmesi ve toplumsallaştırılmasıdır. 

Olanaklara işaret etmek için sosyal demokrat hareketten örnek verelim. Bir tabunun nasıl dönüştüğünü daha iyi anlatacaktır. Önceki “Kürt” raporlarından ve önermelerinden daha ileri yaklaşımlar görmekteyiz. Ana dil, eşit yurttaşlık, [ön ek benim – kolektif] hak ve özgürlükler, yerel yönetimlerin etkinliğinin güçlendirilmesi ve kayyumlar sorunlarına güncel hedefler siyaset belgelerinde yer alıyor. 

Yeniden; seçimler ve meşruiyet sorununa dönersek otoriterliğin muhtemel stratejilerini bozmanın yolu; toplumsal muhalefetin bu ve benzeri başlıklarda geniş toplumsal mutabakatlarla ilerlemeyi esas alan önerileri/programları somutlamasıdır. 27 Şubat İmralı optimalist -en öncelikli talepler- yaklaşımı da budur. Yöntem; demokratik hareketi, bir yandan en düşük dozlu bile olsa uzlaşmanın aldıracağı mesafeyi önemserken diğer yandan yalnızca pozisyon ilanından öteye gitmeyen taleplere savrulmalardan korur. 

Kapsamlı program yazımını demokratik harekete havale ederek yöntem önerimi örnekleyen ve önceliklere dikkat çeken birkaç öneri geliştirmeye çalışacağım. 

En acili ve en önemlisi; bir biçimde başlamış olan “silahsız siyaset süreci”nin sahiplenileceğinin ve hakkıyla sürdürüleceğinin, sonuçlandırılacağının ilanıdır. Silahların tasfiyesi süreci çözüm bekleyen yığınla problemi de getirecektir. Olağandır, binlerce insanı kapsayan bir durumdan söz ediyoruz. Çözümlerde istekli olmak, önermek, teşvik etmek önemlidir. Bu açıklık olmazsa olmaz. Demokratik hareket hem bu süreci sahiplenmeli hem de bugün işaret ettiği belirsizlikleri de gidererek şiddetsiz siyaset ortamını nasıl sağlamlaştıracağı üzerine konuşmalıdır. “Hayır diyenlerin, itiraz edenlerin” uyarıları önemsenmelidir. Ancak gelişmelere karşı duyarsızlık, dengecilik ya da hayırhah bir tutum olamaz. Silahsız siyaset sorunu öncelikli bir vazife olarak üstlenilmesi gerekir.     

Günümüzde, Kürt yurttaşların ana dillerini öğrenebilmeleri konusunda toplumsal desteği genişletmek olanaklıdır. Varolan dirençler de ısrarlı bir çabayla gevşetilebilir. Öncelikli adımın ana dilin öğrenilmesi ve öğretilmesi kamusal bir görev olarak tanımlanabilir. Kurumsal olarak ana dil öğrenimi bir ara çözüm değil Kürt yurttaşlar için başlı başına bir “ilerleme”dir. Kürt dili, edebiyatı ve kültürünün kamusal alanda desteklenmesi gerekir. Demokratik hareket ana dil eğitimini; seçmeli, ikincil, hocası yetersiz, eklenti gibi ele alınan bugünkü durumu yerine temel yurttaşlık hakkı olarak kamu bütçesiyle desteklenen kapsamlı kamusal bir faaliyet olarak nasıl planlayacağı ve uygulayacağı üzerine çalışmalı ve toplumla tartışmalıdır. 

Demokratik iktidar için yerel yönetimlerin demokratikleşmesi başlığı belki de en kolay ve en elzem başlıktır. Yurttaşın seçimine saygı ve seçilmiş iradenin korunması, kayyumlar benzeri konularda yapılacakların edileceklerin nasıl somutlanacağının bugünden ilanı ve yurttaşa benimsetilmesi önemlidir. 

Toplumsal muhalefet, otoriterlik koşullarında hiçbir biçimde anayasa tartışmasına girmemekte mutabıktır. Bu pozisyon önemlidir ve ısrar edilmeli. Cumhur, seçim öncesinde bir anayasa çıkışı yapar mı yapmaz mı tartışmasına girmeyeceğim. Bir çıkış yapsa da yapmasa da bir biçimde ve zorunlu olarak Anayasa’da tanımlı yurttaşlık konusunda “hele bir seçilelim, bakarız” mesajlı gönül okşayan bazı sızdırmaları olacaktır ve de olmaktadır. 

Toplumsal muhalefetin bugün için anayasa değişikliğini “tartışmaması” başka eşit yurttaşlığı Anayasa’da nasıl ele alacağını kamuoyuna açıklaması başkadır. İkincisi önemlidir, demokratik hareketin önceliklerindendir. 

Ana vurgum şudur: Eşit yurttaşlığı kimlikleri esas alarak değil kimlikleri dışlayıcı yaklaşımları ayıklayarak çözmek gerekir. Neden kimlikler üzerinden çözümlenemeyeceğini hakkıyla ele almak gerekir. Sözüm olsun.  

Tartışmasız bir tarihsel gerçekliğimiz var: Anayasa’daki “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” tanımı; “nesnel olarak uygulamada” dışlayıcı yaklaşımlara kaynaklık etmiştir ve etmektedir.  

Bu maddeyi savunmak için her ne tez ileri sürülürse sürülsün açıktır ki “Türk’tür” tanımı Cumhuriyet tarihi boyunca çift anlamla kullanılagelmiştir. Tanımlamanın kapsayıcı yönü hep vurgulanmış ama pratikte farklılıkları yok sayma biçimde yorumlanmıştır. Partiler kapatılmış, yurttaşlar cezaevine atılmış, diller ve kültürler yok sayılmıştır. Öncelikle bu çift anlamlılıktan kurtulmak gerekir. 

“Kürt Sorunu Çözümü”nde en kilit başlıktır. Günümüzde konuyu geniş bir toplumsal mutabakatla yeniden ele almak hem gerekli hem de olanaklıdır. Kapsayıcı köklü çözüm, yurttaşlığı yalın olarak hukuksal bir bağ olarak tanımlamaktır. Yazacaklarım; “bir süreç” ve “optimum” yaklaşımına denk düşen geniş mutabakatların mümkün olduğunu örneklemek içindir. Çift anlamlı duruma son verme önerileridir. “İlerleme”, sorunun varlığını gündeme getiren böylesi önemli yaklaşımlarla diyalog ve mutabakat içinde sağlanabilir. 

Sevgili hocam İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Kaboğlu “Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes, din, dil, ırk, mezhep ve cinsiyet farkı gözetmeksizin Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıdır” önermektedir. Adalet eski Bakanlarından Hikmet Sami Türk geniş bir tarihsel özet yaptığı yazısında  Türkiye Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkese hiçbir ırk farkı gözetmeksizin Türk denir” önermektedir. [4] Demek ki elzem bir çözüm her yönden kendisini dayatmakta, çözüm arayışları yaygınlaşmaktadır. Anayasa’da ve yasalarda kullanılan “Türk” tarifinin etnik bir aidiyete işaret etmediğini sözlü teminatların ötesinde kuvvetli biçimde vurgulayacak bir adım güncel demokratikleşme talepleri içerisinde yer almalıdır.  

“Günümüzün konusu değil” denilebileceği için önemlidir, tekrarlayayım: Otoriterlikle bir anayasa tartışması yapmayacağız ancak Anayasal yurttaşlığı nasıl ele alacağımızı netleştirip yaygın bir mutabakata dönüştürme faaliyetini erteleyemeyiz. 

Bu vesileyle, Kürt Sorunu’nun toplumsallaşması bakımından güncel talepleri ve çözümleri üzerine konuşurken tarih tartışmasının öne çıkarılmasının yarar sağlamadığının altını çizmek isterim. Talepleri Cumhuriyet’in tarihiyle hesaplaşma üzerinden konuşmak mutabakatları zorlaştırmaktadır. Konumuz, yaşanmışlıkların üzerini örtmek değildir. Bugünün çözümü mümkün sorunlarına yoğunlaşmaktır. Cumhuriyet’in olumlu/olumsuz biriktirdikleri tek yönlü ele alışlarla açıklığa kavuşturulacak bir konu da değildir. Kaldı ki çözüm arayışlarımızda 100 yıllık demokratik kazanımların; yasal, kurumsal birikimin ne derece önemli olduğu da görülmektedir. Birikimimiz bizlere anayasal yurttaşlık üzerinden ilerleme olanağı vermektedir. Otoriterliğin yanıltmak/saptırmak için ortaya attığı etnik, dinsel kimlik tanımları üzerinden çözüm aramak yeni önemli sorunlar getirecek, ülkemizdeki onlarca yılın sonucu olan anayasal yurttaşlık sürecini yıkacaktır. Bütün Ortadoğu’nun aradığı, özlemini duyduğu kimliklere değil yasalara bağlı yurttaşlık kazanımlarını Siyasal İslamcı planlar nedeniyle kaybetmek olacaktır. 

***  

Süreç’in demokratikleşme yönünde ilerlemesi için öncelikle demokratik toplumsal muhalefetin üstlenmesi gereken yükümlülüklere dikkat çekmeye çalıştım. Kaldı ki “yükümlülükler” denilenler “zaten” demokratik hareketin varoluş nedeni ve demokratik toplum hedefinin zorunluluklarıdır. 

Süreç’in farklı yolları izleyebileceğine dikkat çekmeye çalıştım. Otoriterlik kendini tahkim edip kalıcılaştırma stratejisi çerçevesinde yeniden düzenliyor. Bir karşılık bulamayacağını varsaymak durumu hafifsemek olacaktır.  

Süreç’in nereye yöneleceği; demokratik toplumsal muhalefetin Kürt yurttaşların demokratik taleplerini ülkenin demokratikleşmesi sürecinin önemli bir bileşeni görüp programlaştırmasına ve toplumsallaştırmasına bağlıdır. Yurttaşlara, “Kürt Sorunu”nu da içeren daha iyi ve özgür yaşam çağrısı, emeğiyle yaşayan her kimlikten yurttaşlar arasındaki ortak gelecek için dayanışmasını güçlendirecektir. 

Ş. Can Atalay 

Seçilmiş Hatay Milletvekili 

Marmara (Silivri) Cezaevi 

[1] https://x.com/CanAtalay1/status/2086792238718243176

[2] https://www.ayrim.org/guncel/tarik-ziya-ekinciyi-anarken-demokratik-siyaset-siddetsiz-siyaset-ortami/

[3] https://www.ayrim.org/guncel/ortam-demokratiklesme-demokratik-cumhuriyet/

[4] https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/olaylar-ve-gorusler/turk-vatandasligi-tanimi-prof-dr-hikmet-sami-turk-2435401

 

 

Kök Mü Çerçeve Mi? Muhtemel Sorunlar, Öncelikli Vazifemiz
0:00 / 0:00