LGBTİ+ Mücadelesi Neden Bir Sınıf Mücadelesidir?

Oğuzhan Okumuş17 Eylül 2026

Bu LGBTİ+ nedir ya? Bir sürü değişik harf. Cinsellik falan; böyle şeylerin sosyalizmle ne alakası var? Kim yatak odasında ne yapıyorsa yapsın işte, kime ne? Hem zaten eskiden böyle şeyler yoktu. Yoksa emperyalistlerin işçi sınıfının gündemini meşgul etmek için ürettiği bir şey olmasın bu?

Saray Rejimi LGBTİ+’lara açtığı savaşta özellikle bu son günlerde vites artırırken, belki yanı başımızdaki sevdiklerimizin dile dökmeseler de zihinlerinden geçmesi muhtemel bu tip sorularını cevaplayacak temel bir metin yazma ihtiyacı hasıl oldu. Gelin en baştan birlikte bir bakalım neymiş bu mesele.

Önce kısa bir tarihçe: Antik Yunan’dan Roma’ya, Mezopotamya’daki askeri kanunlardan Divan şairlerinin ilan-ı aşk dolu satırlarına uzanan; dünyanın farklı coğrafyalarında başka başka toplumsal ve kültürel pratiklere dahil olan bir geçmişi var bu meselenin. Yani varoluşun ve pratiklerin tarihçesi insanlık tarihiyle eş zamanlı. Mesela Assos’ta, Sarımsaklı’da veya Dikili’de denizin öte yakasında görülen o Lesbos (Midilli) Adası’nda vakti zamanında yaşayan bir kadın şair, başka kadınlara öylesine tutku dolu şiirler yazmış ki, insanlık bu aşkın adına “Lesboslu” yani “lezbiyen” adını vermiş. Ya da şimdilerde dünyaya insanlık dersi vermeye çalışan Batı’nın pek çok yerinde eşcinsellik henüz suçken onlardan 100 yıl falan önce Osmanlı Devleti 1858 yılında Tanzimat Reformları kapsamında bu meseleyi suç olmaktan çıkarmış. Hemen bi “Sertab Erener – Every Way That I Can” açabilir miyiz lütfen?

Konu insanlık tarihi boyunca hep olsa da bunun bir kitlesel harekete dönüşmesi 1960’lara geliyor. Tıpkı işçi sınıfının doğuşuna zemin hazırlayan üretim ilişkilerinin değişmesi, köyden kente göç, kentleşmenin gelişmesi gibi faktörler insanların kendi gibi insanlarla bir araya gelmesini, bir yaşam tarzı oluşturup bunun üzerine söz söylemesini sağlıyor (1). 1969 yılında Amerika’da geylerin ve transların mekânı olan Stonewall adlı bara yapılan polis baskını ve ardından başlayan büyük çaplı protestolar, bu evrensel varoluş özgürlüğü hareketinin miladı olarak tanımlansa da (2) esasında dünyanın pek çok farklı noktasında LGBTİ+’ların öz örgütlenmelerini oluşturmaya, aile kurma hakkı, cinsiyet uyumu, ayrımcılık karşıtı düzenlemeler gibi hukuki talepleri dile getirmeye, çalışma hayatındaki haklar için sendikal faaliyetlere girmeye ve şimdilerde her yıl yüzlerce şehirde tekrarlanan Onur Yürüyüşleri’nin birer prototipini yaşadıkları şehirlerde oluşturmaya başladıklarını görüyoruz. Yani Amerika’dan “ithal edilen” bir mücadele değil, tıpkı sosyalist mücadelede olduğu gibi, yerellerde var olan mücadelelerin enternasyonel bir boyut kazanması söz konusu.

Gelelim Türkiye’ye… Bülent Ersoy, Zeki Müren, Huysuz Virjin gibi sanatçı figürler Türkiye toplumunun gönlünde taht kurmuş olsa da Türkiye’deki LGBTİ+ hareketinin tarihçesi özellikle işçi sınıfından LGBTİ+’lar için ciddi baskı ve zorluklarla dolu. Aslında 70’lerde transların ilk komün deneyimlerini ve çalışma hayatındaki artan varlıklarını görmek mümkün. Ancak Türkiye solunun da tarihinde sancılı bir kırılmaya yol açan 12 Eylül 1980 Darbesi’yle birlikte bu deneyimler şiddetle bastırılıyor ve translar Sansaryan Han’da işçi liderleriyle birlikte işkencelere maruz kalıyorlar (1). Bülent Ersoy’a da yayın yasağı geliyor. 80’ler sonu 90’lar başı gibi politik atmosferin değişmesiyle toplaşmalar ve derneklerle bir kıpırdanma başlıyor, 2000’lerde sosyalist partilerin ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin bünyesinde yeşerip siyasi boyut kazanıyor, Gezi Direnişi’ni takiben muazzam bir katılımla gerçekleşen 2013 İstanbul Onur Yürüyüşü sonrası vazgeçilmez bir hale geliyor; bu da devletin “yok sayma” politikasından Aile Yılı ilanlarına uzanan bir “yok etme” mücadelesine evriliyor.

Peki niye bu kadar harf var? Doğru valla haklısınız… Yani kadınlara ilgi duyan kadınlar kendilerini (L)ezbiyen ve erkeklere ilgi duyan erkekler (G)ey [ki bu hemcinslerine ilgi duymak kadın ve erkekte “eşcinsel” kavramıyla da kullanılır], birden çok cinsiyete ilgi duyanlar (B)iseksüel diye tanımlarken, konunun ilgi duyulan kişiler değil de kişinin “ben kadınım”, “ben erkeğim” demesi gibi kendi cinsiyet kimliği olduğu (T)ranslar ve doğuştan gelen cinsiyet özellikleri kadın-erkek ikiliğinin ötesinde çeşitlenen (İ)nterseksler; bunların dışında liste biricik varoluş tarzlarıyla epey uzadığından (+), LGBTİ+ böyle bir çatı kavram olarak bulunuyor. Üstelik kavram sabit de değil: 2010’ların başında ben konuya vakıf olmaya başladığımda LGBTT’ydi, sonra o sondaki T(ravesti) gitti, onun yerine bir ara Q(ueer) geldi, ama o çok durmadı, zaten kimliksizlik hareketi olduğu için dahiliyeti biraz tartışmalı olmuştu. A(seksüeller) bir ara harflere dahil olup sonra +’ya karıştı, panseksüeller, non-binary’ler zaten hiç harflenmedi falan. Özetle harfler karışık. Ama zaten hiç kimseden şimdiye kadar “Ben LGBTİ+’yım” dediğini duymadım. Ya da “Sen LGBTİ+’sın”… “LGBT birey” lafı dolanıyordu bir ara, umarım artık nesli tükenmiştir. Bu terim genelde LGBTİ+ camiası dışına meseleleri aktarmak için kullanılıyor. Türkiye’de konunun özneleri yaygın olarak kendilerini ve birbirlerini harf ayrımı gözetmeksizin “lubunya” olarak tanımlıyor. Hatta o baskı ortamında iletişim kurmak için geliştirilen ve hâlâ yaşayan “lubunca” diye bir dil bile var. Nakka madilik but şugariyet, kür. Ben de izninizle yazının devamında biricik deneyimleri harflere indirgeyip ahenksiz bir toplaşma gibi hissettiren LGBTİ+ ifadesi yerine, deneyimlerin biricikliğini yaralandığımız ve güçlendiğimiz yerin ortaklığıyla birlikte ifade eden “lubunya” kavramını kullanacağım. (Aslında başlığı da öyle yazacaktım ama kavram karmaşası yaşansın istemedim.)

Tamam şimdi tarihçe, harf inkılabı falan bunları hallettiysek gelelim esas meseleye: Bunun emek mücadelesiyle, sosyalizmle, devrimle ne alakası var? Birkaç farklı noktadan konuyu ele almadan önce şunu netleştirmemiz gerekiyor: Bu bir tercih meselesi değil. Yani çok güzel makarna yaptığını bildiğiniz bir restorana arkadaşınızı götürdünüz, arkadaşınız basitçe “bana ne, ben bugün pilav yiyeceğim!” diye bir şımarıklık yapmıyor. Düşünün ki onun glutenle ilgili bir problemi var. Size ayıp olmasın, arkadaşlığınıza halel gelmesin, herkesin içinde garip kaçmasın gibi nedenlerle size hiçbir şey söylemeden makarnayla eşlik edip sonra bütün gece sancıyla kıvranıp hastanelik olabilir tabii. Ama makul bir noktadan, makarna onun için bir seçenek bile değil. Olay biraz böyle. Şimdi gidip şey dermişsiniz “ya ben bir yerde okudum, bu LGBTİ+ mide rahatsızlığıymış…” Şaka bir yana, bu bir varoluş hali, bir yönelim (Karşınıza mutlaka bir yerlerde çıkmış olan “tercih değil yönelim”deki yönelim). Ve her varoluşta olduğu gibi, olup olabilecek tek tercih bir insanın kendi olmayı seçip seçmemesiyle ilgili. O yüzden “kadın gibi olmak dururken erkek olmayı seçmek”, “kadınlara ilgi duymak varken erkeklere ilgi duymak” gibi şeyler yok. Lubunya menüsünde yok yani. Belki yaşamayana anlaşılır gelmeyebilir, ki zaten ben de her şeyi anlamıyorum, insanız en nihayetinde. Ama rahmetli Ulus Baker çok naif söylüyor: “Her şeyi anlamak zorunda değilsiniz. Anlamak yalnızca dünyayla ilişkimizin bir düzeyinden ibaret”(4). Ve şunu demek her zaman mümkün: “Makarna istemezsen hiç sorun değil dostum. Pilav var, zeytinyağlı var, salata var… Menüde bir sürü şey var. Mühim olan aynı yemeği yemek değil, birlikte yemek yemek.”

O zaman varoluşlarını basit bir tercihle değiştirmesi mümkün olmayan ve ancak kendileri gibi olup olmamaya karar verebilecek lubunyalar, kapitalist sistemi nasıl deneyimliyor? Öncelikle “emek” düzleminden başlayalım. Tabii emek verebilmek için öncelikle bir işiniz olması gerekiyor. İşiniz olması için de bir eğitiminiz, diplomanız falan olması gerekiyor. Lubunyalar için eğitim yaşamı genellikle travmaların başlangıç noktası. Özellikle daha görünür lubunya çocuklar için şiddetli bir akran zorbalığı ve dışlanma, izolasyonun ve adaptasyon eksikliğinin neden olduğu psikolojik zorlanma (3), ailenin reddi sonucu (buraya tekrar geleceğiz) finansal geçimini kendi sağlamak için çalışmak zorunda olmak (4) gibi faktörler söz konusu. Hal böyle olunca, lubunyaların bir kısmı eğitim hayatından ya tümüyle kopuyor ya da böylesi rekabetçi sınav sistemlerinin ve çevresinde şekillenen kolejlerin, dershanelerin ortamında akranlarıyla eşit koşullarda yarışamıyorlar. Dolayısıyla, tıpkı gariban işçinin çocuğu gibi, lubunya çocukların da bir kısmına bazı güzel kazançlı işlere girmek en başından nasip olmuyor. Diğer bir mesele, işe alım süreçleri. Devlet kurumlarında ya da özel şirketlerde işe girmek translar başta olmak üzere kimi daha görünür lubunya varoluşlar için (= pilav yiyenler) mümkün değil (5). Yoksul işçi sınıfı mensuplarının yapabildiği gibi öyle gidip bir inşaat işinde ya da çocuk bakıcılığı, gündelikçilik vb. alanlarda da kolayca çalışamıyorlar takdir edersiniz ki. Bu nedenle çalışabilecekleri niş alanlara yöneliyorlar. Giyim mağazalarında gördüğünüz o kibar, temiz yüzlü beyefendiler mesela. İnsan hakları alanında çalışan, sayısı ve parası da çok olmayan vakıflar, dernekler başka bir alternatif. Ya da yapabilen daha iyi hayat koşulları için eğitim veya iş kanalıyla yurt dışına göç ediyor. Peki durum bu kadar zorken hiçbir kazanç kapısı yoksa? Bu durumda, örneğin birine verilen cinsellik hizmeti karşılığında para almak (hazırsanız: seks işçiliği) da sistemin içinde bir biçimiyle emek vererek var olma mücadelesi anlamına geliyor (6). Burayı başka bir yazıda uzun uzun tartışırız. Emek başlığı altında değerlendirebileceğimiz son konu da iş yerinde yaşanan ayrımcılıklar. Bir şekilde eğitim ve işe alım basamaklarını geçebilse de lubunyalar için çalışma hayatında devam edebilmek kolay değil. “Özel hayatı” bahane gösterilerek geçirebileceği soruşturmalardan işten çıkarılmaya ya da işten ayrılmak zorunda bırakılmaya uzanan bir kırılganlık taşımak zorunda. Bunun yanında meslektaşlarının, müşterilerinin, öğrencilerinin, hasta veya danışanlarının gündelik tutum ve davranışları da sürekli bir tetikte olma hali gerektirebiliyor (5). Dolayısıyla lubunyalar kapitalist sistemde emek ekseninde engel üstüne engel aşmak zorunda oldukları çok boyutlu bir mücadele vermek durumundalar.

İşin diğer bir boyutu ise emeğin yeniden üretimi meselesi. Sosyalist feminist mücadelenin hepimize benimsettiği, emeğin yeniden üretimini mümkün kılan örneğin yemek, temizlik, çocuk bakımı gibi görevler için gereken ve hane içinde asimetrik bir şekilde kadının üstüne yıkılmış başka bir emek alanı söz konusu. Lubunyalar işte bu emeğin yeniden üretildiği alanlardan, yani ailelerinden, varoluşları nedeniyle sistematik olarak kopuyorlar. Kimi durumlarda aile reddediyor, kimi durumlarda da kendi gerçekliğini yaşayamayan çocuk aileyi terk ediyor ve sonuç olarak lubunya ailenin dışına itiliyor. Üstelik bu milli meselemiz de değil. Avrupa’da lubunya evsizliği üzerine yapılan bir araştırmaya göre lubunyaların evsiz kalmasının %71 gibi bir oranda ana nedeni aile desteğinin olmayışı (4). Özetle karşımızda bir emekçi olarak yeniden üretim alanının dışına itilerek yalnızlaştırılmış bir lubunya tablosu var. Üstelik sağlık sigortası, vergi muafiyeti, miras vb. haklardan yararlanabileceği aile kurması da (yani: evlilik eşitliği) Türkiye koşullarında henüz mümkün değil ve toplumsal taleplerin ekseninden şimdilik çıkmış görünüyor. Evet, malvarlığını bırakabilmek için hayat arkadaşını evlatlık olarak almak zorunda kalan rahmetli Ferdi Özbeğen ülkesiyiz bazen.

Tamam yeterince üzüldüysek (zira bu satırları yazarken ben biraz kahroldum) mücadeleyi ve ne yapabileceğimizi konuşalım. Görüyorsunuz ki lubunyanın meselesi bir yatak odası ya da kıyafet seçiminden ziyade emek ve emeğin yeniden üretimi alanlarında çok boyutlu bir sistem problemini aşmaya çabalayan bir emekçinin varoluş mücadelesi. Dolayısıyla lubunyaların kurtuluşu için alaşağı edilmesi gereken de işte bu sistemin kendisi. Zaten kapitalizmin lubunya özgürlüğü için bir balon olduğu Trump’ın yeniden iktidarıyla hepten ortaya çıkmış durumda. Takip ettiniz mi bilmiyorum, sadece birkaç yıl önce Onur (Haziran) ayında Batı ülkelerindeki şirketler logolarını gökkuşağı renklerine boyarlar, Onur Yürüyüşlerine kortej ayarlar, büyük mücadeleler sonucu kazanılmış o alanları apolitik bir reklam şovuna çevirirler, kendilerini özgürlüklerin garantörü olarak görürler, diğer ülkelere lubunya hakları konusunda ahkam keserlerdi. Trump yönetimi ikinci kez iktidara geldikten sonra göçmenlerle birlikte ilk hedefi translar oldu: Trans varoluşlar kriminalize edildi, kampüslerde ve işyerlerindeki kazanımları birer kararnameyle yok edildi. Finansman bulamadıkları için Onur Yürüyüşleri bir bir iptal ediliyor. Logolar artık gıpgri. N’oldu kapitalizm rengin soldu? Yalan dolan… Kapitalizm çıkar dışında neyi değerli gördü ki lubunyanın yaşamını, varoluşunu, özgürlüğünü değerli görsün? Lubunyayı belli bir yaşam tarzı müşterisi olarak ele alan bir sistemden başka bir şey değil. İşte bu noktada, toplaşmaları politize edip lubunyalara tam olarak bunları anlatarak bilinçlendirmek devrimci lubunyaların görevi. Bakmayın ortada sadece politik bilince sahip olmayan lubunyalar yok; gericilikte örgütlenen hatta buna önderlik eden lubunyalar da var. Mesela Almanya’nın yükselişte olan sağ partisi AfD’nin lideri, açık kimlikli bir lezbiyen (üstelik bir göçmenle evli) ama LGBTİ+ hakları başta olmak üzere her türlü insan haklarına savaş açmış bir cephede mücadelesini sürdürüyor. Henüz Türkiye’de açık kimlikli örneklerini çok göremesek de bu tiplerden bizde de olacak. Dolayısıyla mücadelenin yalnızca bugünü değil geleceğe dönük bir ajandası bile var önümüzde. Ama günümüzdeki mücadeleye biraz dönersek, örneğin bu yıl (2026) Türkiye İşçi Partisi LGBTİ+ Bürosu yurt dışı örgütü ile dünyanın 30 farklı noktasında Onur Yürüyüşleri’ne katılımı organize etti, bu alanlarda kapitalizme, emperyalist savaşlara, İsrail katliamlarının aklanmasına karşı “Sınıfımızla Sömürüye Onurumuzla Nefrete Karşı”, “Soykırımda / Savaşta Onur Olmaz” pankartlarıyla sesini çıkardı ve devrimci mücadelenin görünürlüğünü büyüttü.

Ne güzel koşturuyor insanlar ya bravo… Öyle olmaz. Lubunya olmayan devrimcilerin de bu mücadele için yapabilecekleri, hatta yapmaları gerekenler var. Bir defa bu yazıda hatlarını uzun uzadıya çizdiğimiz bir şekilde, lubunya mücadelesi bir sınıf mücadelesi olması dolayısıyla doğrudan devrimci mücadelenin kapsamında olmak durumunda. İkincisi, Leninist çizgide mücadele etmek, işçi sınıfının yalnızca ekonomik çıkarlarıyla sınırlı bir “sendika sekreterliği” konumundan ziyade “nüfusun bütün sınıfları arasına girme”yi ve “Keyfiliğin ve baskının kendini gösterdiği her yerde bunun bütün belirtilerine karşı tepki göstererek, polis şiddetini kapitalist sömürüyü tümüyle sergileyen bir tablo yaratmak ve bütün bunları genelleştiren sosyalist inançları ve demokratik haklar yolundaki davayı sergilemek, bunu herkese ve proleteryanın tarihsel sınıf mücadelesine katılmak isteyen her insana göstermek için en küçük fırsattan yararlanarak halkın sözcüsü olma idealine sahip olma”yı gerektirir (7). Tabii ki lubunya mücadelesinin sınıf mücadelesi temelli bir devrimci nitelik taşıması, bir önceki paragrafta bahsedildiği gibi sürmekte olan bir mücadele alanı. Ancak tam anlamıyla sosyalist ölçü ve beklentilere sığsın sığmasın, lubunya mücadelesine omuz vermek de bir merhamet, iyi insanlık, hayır işi meselesinden ziyade Leninist çizgide mücadele ettiğini düşünen herkese günümüzde kaçınılmaz olarak düşen bir sorumluluk.

Bunların nasıl somutlaşacağıysa lubunyalara kendi hayatınızda ve mücadelenizde açabildiğiniz alanla ilgili. Yanınızda yörenizde bulunabilen lubunya miktarı sizin konuya nasıl baktığınızla ve mücadelenizin kapsayıcılığıyla ilgili bir turnusol görevi görür desek abartmış olmayız sanırım. Tartışmalarda kaçış kartı olarak “Ya şimdi benim de eşcinsel arkadaşlarım var” gibi bir şeyler söyleyebilin diye demiyorum tabii ki. Mesela lubunyalara güvenli bir paylaşımı mümkün kılıyor musunuz? Sistemle olan farklı farklı savaşlarınızda birbirinizin omzundan yük alıyor musunuz? Hiçbir lubunya ortamda yokken “neden burada değiller?” ya da “peki ya onların hakkı?” diye sorabiliyor musunuz? “Senin için buradayım” diyebiliyor musunuz? Saray Rejimi’nin lubunyalığı kriminalize etme çabası uzun süredir devam ediyor. Aile Yılı safsatasıyla, yoklayıp yoklayıp geri çektiği yargı paketleriyle, şarkılara danslara “eşcinselliğe özendirmek” gibi uydurma gerekçelerle soruşturma açmasıyla başlayan süreçte şu günlerde MESEM cinayetlerinden, Yenidoğan çetelerinden, deprem ihmallerinden, yoksulluktan, geleceksizlikten korunamayan çocuklar bahane gösteriliyor. 12 Eylül faşist darbesinin yıl dönümünde, “Ailem Güvende” adıyla Türkiye’nin dört bir yanındaki derneklere ve kurucularına yapılan operasyonlarla ve arkasından Adalet Bakanlığı’nın “cinsiyetsizleştirmeye teşvik” adlı uydurma bir suç için 81 ilde başlattığı soruşturmayla artık geri dönülmez bir yola girmiş gibi görünüyor.” Gözaltına alınmadan bir ara sokakta iki dakika gökkuşağı bayrağı açıp bildiri okuyarak yürüyebilmeye İstanbul Onur Yürüyüşü diyoruz artık, ki bu bir anayasal hak. Ve nefret suçlarına karşı düzenlemelerden aile kurma hakkına, sendika çatısı altında mücadeleden parlamento çatısı altında temsiliyete bir dolu mücadele başlığımız var. Lubunyaların kendi başlarına bir araya gelmeleri, kendilerini kendilerine anlatmaları değerli, ama kazanmak için yeterli olmayacak. Lubunyalar, ancak eşit ve özgür varoluşlarını gözeten müttefik (ing. “ally”) yoldaşlarıyla birlikte mücadele ederek kurtulacak. Tam da bu nedenle, tahayyül ettiğimiz devrim, ancak herkesin kendi varoluşuna imkân verebildiği ölçüde, gerçek bir devrim olacak.

Çünkü gerçekten kurtuluş yok tek başına ve ya hep beraber ya hiçbirimiz.

 

Bu yazının son halini almasında değerli yorumlarını esirgemeyen sevgili Ayrım editörlerine, Türkiye İşçi Partisi’nden devrimci lubunyalara ve can dostum Kıvılcım Arat’a çok teşekkür ederim.

Kaynakça
LGBTİ+ Mücadelesi Neden Bir Sınıf Mücadelesidir?
0:00 / 0:00