Muhalefete Saldırmanın Meşrulaştırılması: “Aileyi Savunma Siyaseti”

Tuğçe Serin17 Eylül 2026

Saray Rejimi, uzun zamandır “Aile Yılı” ilanları ve yeni yargı paketleriyle nasıl bir hazırlık içinde olduğunun sinyallerini veriyordu. Sonunda beklenen hamleyi, tam da devlet geleneğine yakışır şekilde, 12 Eylül cuntasının yıldönümünde başlattıkları operasyonlarla yaptılar. Adalet Bakanlığı genelgesiyle hız kazanan, LGBTİ+ derneklerini hedef alan bu baskınlar ve anayasal hakları birer birer askıya alan uygulamalar, rejimin yeni faşist inşasının kurucu adımlarındandır.  

Bütün bu operasyonları “çocukları ve aileyi korumak” yalanıyla meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Oysa Saray Rejimi’nin makbul gördüğü aile kurgusunun ne olduğu çok açık. Babanın asgari ücretle ölesiye sömürüldüğü, kadının evde oturup görünmez bakım emeğini bedavaya harcadığı, çocuğun ise ya meslek lisesinde staja giderken iş cinayetine kurban gittiği ya da hastanelerde yenidoğan çetelerinin eline düştüğü bir düzen. Kendi yarattıkları bu devasa çürüme ortadayken, en büyük tehlike olarak insanların kendi hayatlarını ve bedenlerini nasıl yaşayacaklarına kendilerinin karar vermesini gösteriyorlar. Bebekleri çetelere, çocukları iş cinayetlerine, kadınları ev içi köleliğe mahkûm eden bu düzene bakıp sormak gerekiyor: Aileniz güvende mi?  

Muhalefete saldırmanın meşrulaştırılması, tam da bu “aileyi savunma siyaseti” üzerinden kuruluyor. Sağ ve muhafazakâr hareketlerin bu siyaseti, aslında yok sayılan işçi sınıfına “Güvendiğin tek yer olan aileni elinden alıyorlar” mesajıdır. Bu kurguda aile yalnızca bir toplumsal kurum değil, “güvenlik duygusunun” sembolü haline getiriliyor. Özellikle pandemi sonrası ekonomik daralma, yoksullaşma ve belirsizlik, toplumda bir sığınma alanı arayışı doğuruyor. Neoliberalizmin uzun zamandır toplumcu her türlü dinamiğe karşı yürüttüğü saldırı, bireyleri kendi duygusal alanlarında bir arayışa sürüklüyor ve evler, yegâne güvenli liman olarak pazarlanıyor. Aileyi sevgi, bakım ve güvenliğin tek meşru mekânı olarak kuran bu ideoloji, aynı zamanda toplumsallaşmayı, bir arada mücadeleyi, kurucu olmayı ve yoldaşlığı hedef alıyor.  

Sermaye, karşılaştığı bakım talebinden kurtulmak ve insanlığın kendini yeniden üretmesi için gerekli maliyeti evin içine, aile bireylerinin üzerine yıkmak için bu ideolojiyi kullanırken; sağcı faşizan hareketler de bu gerici alanı, çok iyi bildikleri “güvenlik paranoyası” ile dolduruyor. “Aileye tehdit” iddiası, kişinin “Beni kim koruyacak? Çocuğumu kim koruyacak? Savaşlar ve felaketler varken nasıl korunacağım?” gibi çok temel kaygılarını harekete geçiriyor. Aileyi savunmayı politik bir söylem olarak kullananlar, bunu kişisel güvenliğe yönelik bir tehdit gibi sunarak “Seni koruyoruz” mesajı veriyorlar. Güvenlik nesnesi olarak idealize edilen bu aile, patriyarkanın hâkimiyetinde, başında babanın bulunduğu ve itaatkâr bireylerin etrafında örgütlendiği bir yapıdır. Amaç, toplumun bugün yaşadığı yoksulluk, sıkışma ve geleceksizlik karşısında itaat etmekten kaçabileceği başka bir alan yaratmasını, patriyarkanın güç alanının dışına çıkmasını engellemektir. 

Oysa kapitalizmin acımasız koşullarında aile bazılarımız için bir şefkat alanı olsa da, kimilerimiz için ihmalin, istismarın, şiddetin ve daha dünyaya geldiğimiz andan itibaren eşitsizliklerin merkezi olabiliyor. Her birey iyi ailesinden dahi ayrılmaya, kişilik kazanmaya ve özgürleşmeye ihtiyaç duyar. Bu özgürleşme çabasının, kendini zulümden korumanın toplumsal anlamdaki simgesel alanı, aile ilişkileri dışında bir gelecek için örgütlenmek, yoldaşlaşmak ve mücadele etmektir. Sağcı faşizan hareketlerin kendilerine biçtikleri misyon, işte tam da bu mücadelenin önüne set çekmektir.  

Üstelik bu “kutsal aile masalı” sadece Türkiye’ye özgü de değil. Trump’tan Putin’e, Orbán’ın “çocukları koruma” kılıfına sarılmış sansür yasalarına uzanan küresel olarak yükselen sağ, kendi meşruiyetini tam da bu nefret söylemi üzerinden kuruyor. Ancak Türkiye burada sadece yerel bir kopyalama yapmıyor, bizzat otoriter bir siyaset ihraç ederek bu küresel radikal sağ hareketin merkez üslerinden biri haline geliyor. Bu baskı politikasını yalnızca kültürel bir muhafazakârlık hamlesi olarak okumak eksik kalır. Bu kurgu, aynı zamanda kapitalist sömürü çarklarının o makbul ailenin ürettiği bedava emek üzerinden sorunsuz dönmesi için de zorunlu bir adımdır.  

Tüm bu operasyonların 12 Eylül’ün yıldönümünde başlaması elbette tesadüf değildir. Bu, bedeni ve sokakları zapturapt altına almayı hedefleyen bir devlet aklının güncel tezahürüdür. 12 Eylül askeri darbesinin tankları yalnızca anayasayı ve sokakları değil, doğrudan doğruya sivil kimlikleri ve yaşam alanlarını da ezerek geçmiştir. Darbenin hemen ardından karakollarda trans kadınlara uygulanan insanlık dışı işkenceler ve onların zorla trenlere bindirilerek şehirden sürgün edilmesi, bu vesayet aklının en net belgeleridir. Benzer şekilde, 90’larda Ülker Sokak’ta (ve sonrasında Eryaman’da) devlet destekli polis şiddetiyle yerlerinden edilen trans kadınların yaşadığı kıyım, ahlakçı müdahalenin nasıl sistemli bir “arındırma” politikasına dönüştürüldüğünü gösterir. Dünün postallı sıkıyönetim mantığı, bugün Adalet Bakanlığı genelgeleriyle sivil otoriterleşmenin sinsi pratiği olarak işlemeye devam ediyor. Sivil toplumu bütünüyle tasfiye etme projesi, önce LGBTİ+’ların haklarını gasp ederek başlıyor.  

Varoluşların her gün yeniden yargılandığı, ötekileştirmenin kurumsal bir devlet politikası haline geldiği bu düzende, boyun eğmeyi reddeden her varoluş politik bir eylemdir. Dolayısıyla bugün dernek kapatmalarına, yasaklara ve devlet destekli ayrımcılığa karşı durmak, ikincil bir sivil toplum meselesi olamaz. Tarihsel belleği silinmek istenen, ancak darbelere, sürgünlere ve devlet şiddetine on yıllardır direnerek bugüne ulaşan köklü LGBTİ+ hareketi, bu yeni faşist dalgaya da asla yenilmeyecektir. Bu çürümüş düzene itirazı olan herkesi ise bu gidişata karşı omuz omuza durmaya ve destek olmaya çağırıyoruz. Gökkuşağının altındaki bu kesişimsel birleşme, bedeni devletin mutlak mülkü sayan tüm neo-faşist tahayyülleri parçalayacak yegâne özgürlük hattı ve gerçek bir demokrasinin kurucu iradesidir.  

 

* Bu metnin politik çerçevesinin şekillenmesindeki değerli fikirsel katkıları ve yoldaşlıkları için TİP LGBTİ+ Bürosu’na teşekkürlerimle. 

 

Muhalefete Saldırmanın Meşrulaştırılması: “Aileyi Savunma Siyaseti”
0:00 / 0:00