Homeros’un ünlü destanında Odysseia, uzun ve çetin yolculuğunun bir aşamasında adamlarıyla birlikte zor bir tercih yapmak durumunda kalır. Messini Boğazı’nı geçmek için ya bütün gemileri içine çeken korkunç Kharybdis girdabına girecekler ya da bazı kayıplar vermek pahasına boğazdaki altı başlı canavar Skylla’nın kolları arasından geçmeyi göze alacaklardır.
Hikâyenin özellikle bu kısmı Kürt Özgürlük Hareketi’nin (KÖH) içinde bulunduğu ikilemi andırıyor. Bir yanda bölgede giderek büyüyen savaş girdabı, öte yanda devlet aygıtının acımasız kolları.
Odysseia destanı üzerinden metaforu da fazla zorlamadan devam edelim…
Uzun ve zorlu savaşın ardından eve dönüş gündemde. Son olarak Meclis’te onaylanan “Çerçeve yasa” ile hapishanelerdeki binlerce tutsak ve yurt dışındaki binlerce sürgünün evine dönmesinin önü açıldı.
Bölgedeki gelişmelere paralel olarak Türkiye’de de Kürt meselesinde beklenmedik adımlar atılmaya başlandı. Peki bu adımlar, kimilerinin iddia ettiği gibi aldatma amaçlı oyunlar ya da dönemsel taktik hamleler olarak görülebilir mi?
Pek öyle görünmüyor. Zaman geçtikçe gelişmeler arasındaki neden-sonuç ilişkileri daha da güçleniyor. Her şeyden önce, iktidar cenahında bu sürecin öne çıkan aktörünün MHP olması dikkat çekici. Bütün tarihsel varlığını sol ve Kürt düşmanlığı üzerine kuran bir hareketin bu süreçte aktif-yapıcı rol alması ciddi bir paradigma değişikliğine işaret ediyordu zaten.
İlginç olansa bu kadar zamana ve gelişmeye rağmen “Süreç”le ilgili henüz çok az şey biliyor olmamız. Bu nedenle süreci ortaya çıkaran temel dinamiklere odaklanmak istikameti anlamak açısından daha açıklayıcı olabilir. Aksi takdirde Odysseia gibi yolumuzu kaybetmemiz işten bile değil.
Demokrasinin tamamen yok edildiği, otoriterliğin zirve yaptığı, halk iradesinin hiçe sayıldığı, yargı ve kolluk güçleri marifetiyle muhalefetin parçalanıp sürekli baskı altında tutulduğu bir siyasal atmosferde barıştan, Kürt sorununun çözümünden, demokratikleşmeden, siyasetin şiddetten arındırılmasından söz ediliyor. Sürece dair en sık yapılan eleştirilerden biri bu. Ancak ortada çok daha önemli bir problem var!
Sadece açıklamalara baktığımızda bile sorunun tarifi konusunda bir ortaklaşma olmadığı açık biçimde görülebiliyor. Saray ve avenesi yüz yıllık bir ezberle ortada sorun olmadığını, çözülmesi gerekenin terör sorunu olduğunu tekrarlıyor. Öte yanda ise Kürt sorununun demokratik yoldan çözümünden, barıştan, kardeşlikten söz ediliyor. Sorunu tarif etmek konusunda bile ortaklaşma sağlanamamışken, teorik olarak bu sürece “çözüm süreci” demek pek uygun düşmüyor. Ne var ki eve dönüş yasası gibi pratik bir noktaya kadar da gelindi.
Peki o hâlde içinden geçtiğimiz süreci nasıl anlamlandırabiliriz?
Kamuoyunda tartışmalar muhtelif. Ancak süreçle ilgili yapılan analizlerde kabaca üç temel görüş öne çıkıyor. Bir görüş, gelişmeleri emperyalist planlar ve bölgesel gelişmeler ekseninde güvenlikçi bir perspektifle ele alıyor. Başka bir görüş, yaşanan süreci daha çok Türkiye’nin Yeni Osmanlıcı ya da alt-emperyalist hedefleriyle ilişkilendiriyor. Bir de bu süreci Saray rejiminin devamlılığı, yeni anayasa ve Erdoğan’ın yeniden seçilmesi üzerinden değerlendiren hatırı sayılır ağırlıkta bir kesim söz konusu.
Her üç yaklaşımın da güçlü yanları olmasına rağmen, asıl kafa karışıklığını yaratan durumun bu argümanların birbirinden ayrıştırılarak ele alınması olduğunu söyleyebiliriz. Her şeyden önce hem dışa bağımlı hem de yayılmacı emelleri olan bir ülke olarak Türkiye’de herhangi bir konuda politik değerlendirme yaparken iç-dış ayrımı yapmanın sınırları olduğunu kabul ederek işe başlamak gerekir. Söz konusu Kürt sorunu gibi çok boyutlu, uluslararası bir mesele olduğunda ise bu sınırların neredeyse tamamen silikleşmesi de mümkün. Şu ana kadar yaşanan gelişmeleri birbirine bağlı şu üç kavram üzerinden değerlendirmek daha açıklayıcı olabilir.
Tehdit, fırsat ve sıkışma.
Tehdit
Odysseia destanında eve dönüş yolculuğunun en epik maceralarından biri de tek gözlü dev Kiklop’un mağarasından çıkıştır. Odysesia’yı adamlarıyla birlikte sıkıştıkları mağaradan kurtaran cesaret değil akıldır. Çünkü Kiklop yenemeyecekleri kadar güçlü bir devdir. Kiklop’u kör edip diğer devlere yakalanmadan ustaca bir manevrayla mağaradan kaçıp yollarına devam etmeleri gerekir. Ortadoğu artık bir vesayet savaşları alanından çok, büyük güçlerin doğrudan çatışma alanına dönüşmüş vaziyette. Buradaki devlerle mücadelede başarılı olmak, cesaretten öte stratejik bir aklı göreve çağırıyor.
Bütüne baktığımızda, sadece Kürt meselesinde değil, bölgede yeni ittifakların ve diplomatik hamlelerin hız kazandığı görülüyor. Yayılan savaş, bölgedeki tüm tarafları çatışmanın sonraki safhaları için hazırlık yapmaya, tedbir almaya zorluyor.
Kürt sorunu özelinde yaşanan gelişmeler de bir boyutuyla bu bağlam içerisinde ele alınabilir. Süreci anlamaya çalışırken, her şeyden önce, tarihsel olarak Türkiye’de müesses nizamın Kürt sorunu özelindeki politik manevralarında tetikleyici unsurun çoğunlukla dış kaynaklı olduğu gerçeğini not etmeliyiz. Örneğin, geçmişte Körfez Savaşı ya da Irak Kürdistan bölgesinin resmî statüye kavuşması gibi dış gelişmeler içeride de Kürt sorunu konusunda bazı adımların atılmasının önünü açmıştı. Emperyalist güçlerin ve diğer bölge devletlerinin Kürtlere olan ilgisinin de tarihsel kökleri derin: Siyasi terminolojide sık kullanılan ifadesiyle “Kürt kartı” geçmişte Fransız ve İngilizler tarafından Türkiye’ye karşı, Fransızlar tarafından bağımsızlık yanlısı Araplara karşı, Şam’ın Ankara ve Bağdat’a karşı, İran’ın Irak’a karşı kullanmaya çalıştığı bir karttı.
Ancak gelinen noktada bazı önemli değişiklikler var. Hem bölgenin yapısı geri dönüşsüz biçimde değişmiş vaziyette hem de Kürtler kullanılabilecek bir kart olmanın çok ötesinde pozisyonlar elde etmiş durumda. 7 Ekim Hamas saldırılarıyla başlayan ABD-İsrail yükselişi, İran cephesinde durdurulmuş olsa da bölge hâlâ diken üstünde. Bölgenin girdiği son kaotik süreç, belli ki Türkiye tarafında Kürt politikasının yeniden ele alınmasını elzem hale getirdi.
“Süreç” başlayana kadar Kürt tarafında da tablo pek iç açıcı değildi. Öcalan’ın Gazzeleşme riskine işaret etmesi boşuna değildi. Suriye sahasında yaşanan hayal kırıklığı, Hamas ve Hizbullah gibi önemli hareketlerin içerisine düştüğü açmaz, gelişen savaş teknolojisi ve daha birçok risk, belli ki yeni bir değerlendirmeyi zorunlu hale getirdi.
Özetle bu sürecin gelişmesinde Türk devleti tarafında Kürtlerin bölgesel savaşta karşı tarafa itilmesinin yaratabileceği tehditlerin, Kürt tarafında ise büyük güçlerin hesaplaşması sırasında tüm tarihsel kazanımların heba olma riskinin belirleyici olduğu görülüyor. Bu nedenle gelişmeleri anlamlandırmaya çalışırken barış, demokrasi, eşitlik kavramları yerine: tehdit, zaruret ve ittifak kavramlarının çok daha işlevsel olduğunu söyleyebiliriz. Bu tabloda yaşanan sürecin adlandırılmasında bile ortaklaşma olmadığına göre bizim de “mücbir süreç” dememiz mümkündür.
Fırsat
Kürt sorunu konusunda yaşanan gelişmelerde tehditlerle beraber ortaya çıkan fırsatların da motive edici olduğu görülüyor. Hâlihazırda bölgenin yer altı kaynakları, enerji hatları, ticaret yolları ve savaşlarla birlikte artan yeniden yapılanma ihtiyaçları bir süredir Türkiye sermaye sınıfının iştahını kabartıyordu. Bu nedenle, ekonomik ve askerî etkisini artırmak isteyen AKP/Saray rejimi, emperyalizmin artan müdahaleleriyle uyumlu biçimde bir süredir daha ofansif hamleler yapıyordu. Ne var ki Kürtlerin bölgesel pozisyonu işleri sürekli zora sokuyordu. Örneğin, HTŞ’nin Şam yürüyüşünde yolu hazırlayan aktörlerden biri olan Türkiye, bölgesel pozisyonunu güçlendirerek zengin kaynaklara sahip jeopolitik önemi güçlü bir ülkenin inşa sürecinde pastadan pay alabilecek bir pozisyon elde etmiş oldu. Ne var ki bu projede Kürtlerin Suriye’deki birikimi, kolayca halledilebilecek bir pürüz olmanın çok ötesindeydi. Gelinen noktada Suriye’de ve bölgede Kürtleri karşıya almanın bedeli, kaçırılabilecek fırsatlar düşünüldüğünde oldukça ağır olabilirdi.
Bölgede Kürtlerle kurulabilecek olası ittifak, tarihsel olarak riskleri azaltan, Türk devletinin hareket alanını genişleten ve olası fırsatlara kapı aralayan bir dizi imkân barındırdığı için de bir paradigma değişikliğinin önünü açtı diyebiliriz.
Fırsat penceresinden Kürt tarafına bakıldığında ufukta çok fazla bir şey görünmüyor. Bu konu ciddi bir eleştiri ve tartışma konusu. Ancak Kürtlerin bu süreçten hiçbir şey kazanmadığı yönündeki eleştiriler tam olarak gerçeği yansıtmıyor. Bölgenin durumu ve güncel tehditler düşünüldüğünde, bazı temel iddialardan vazgeçmek pahasına, hukuki açıdan tanınma, liderliğin muhatap alınması ve Suriye’de kazanılan bazı mevzilerin korunması pekâlâ fırsat olarak değerlendirilebilir.
Sıkışma
Ekonomi başta olmak üzere pek çok alanda sıkışan iktidarın toplumsal desteğinin ciddi oranda gerilediği son yerel seçimlerle birlikte teyit edilmiş oldu. O zamandan beri iktidarın muhalefeti parçalayarak büyüklük pozisyonunu korumaya çalıştığına tanık oluyoruz. Korkutma, sindirme, ajanlaştırma ve satın alma gibi mafyavari tüm yolları deneyen iktidarın, şu ana kadar muvaffak olduğu da söylenebilir. Ne var ki her şeyin bedeli var; hiçbir kuralı, hukuku tanımadan atılan adımların küçülen meşruiyet zeminini tamamen ortadan kaldırması da pekâlâ mümkün. Sonuçta en baskıcı rejimlerin bile ayakta kalmak için anlamlı bir kitle desteğine ve meşruiyet zeminine ihtiyacı vardır.
Tam bu noktada bölgede oluşan tehdit-fırsat geriliminde kendini dayatan Kürt sorununun iç politikada da bir manivelaya dönüştürülebileceği değerlendirilmiş olmalı. Terörü bitiren iktidar, Kürt sorununu halleden Erdoğan, bölgede lider ülke… vb. Uzun süredir hiçbir başarı hikâyesi satamayan iktidar için hiç fena sayılmaz.
Diğer yandan bu başlık iktidar cephesinde muhalefeti parçalama stratejisinin başka bir yöntemi olarak da işlevsel. İktidarla hiçbir anlaşma yapılmasa bile dinamik Kürt kitlesinin ihtiyatlı bir bekleyiş içerisinde tutularak muhalefet bileşenlerinden giderek ayrıştırılması mümkün. Bu durumun sonuçlarını seçim sathı mahalline girdiğimizde daha net görebileceğiz.
Kürt halkında Türk devletiyle girilen süreç konusunda ciddi bir kafa karışıklığı ve henüz cılız da olsa itirazlar olduğu görülüyor. Öyle ya, yarım asra yaklaşan savaşın ardından sınırlarını ve temposunu Türk devletinin belirlediği bir “süreç” yaşanıyor. Duruma bakıldığında Kürt tarafında da bir sıkışma olduğu açık biçimde görülebiliyor. Uzun bir özerklik deneyiminin ardından Rojava’daki geri adımlar, bölgede yayılan savaş, değişen siyasal dinamikler… Sonuç olarak, ciddi oranda daralan hareket alanında kararlar alınırken bazı iddialar geri çekilebilir, bazıları da bölgenin öngörülemezliği içerisinde geleceğe havale edilebilir olarak değerlendirilmiş olabilir.
Tehdit, fırsat, sıkışma kavramları etrafında Erdoğan-Bahçeli, Öcalan-Kandil hattında bir müzakere ve mutabakatın olgunlaştırıldığı görülüyor. Devletin asli aktörleri ve Kürt önderliğinin belirleyici pozisyonda olması sağlam bir çatı görüntüsü veriyor. Ne var ki çatının sağlam olması zeminin de sağlam olduğu anlamına gelmiyor. Toplumsal, siyasal ve hukuki zeminin çürüklüğü çatı sağlam bile olsa yapıyı ayakta tutmaya yetecek mi göreceğiz. Hem de fay hatlarının bu kadar aktif olduğu bir bölgede!
Siyasal ve hukuki zeminin perişanlığı bir tarafa, toplumsal yapının barışa hazırlanması adına yapılan ciddi bir çalışmanın olduğunu da söyleyemiyoruz. Oysa bu alanda ciddi bir çalışma yapılmadan yarım asırdan fazladır ırkçı-şoven söylemlerle zehirlenen toplumsal yapının barışı özümsemesi ne kadar mümkün?
Odysseia, Kiklop’un mağarasından çıkarken devlere değil özgüvenine yenilir aslında. Bu nedenle Poseidon tarafından lanetlenip büyük fırtınalarla boğuşmak durumunda kalır. Yolunu kaybeder ve evine çok uzun süre dönemez. Daha da kötüsü, bu uzun yolculukta yanındaki herkesi kaybeder.
Sürece desteğin zayıflığı bugünlerde kamuoyunda çokça tartışma konusu. Destek beklenirken sürece dair eleştirilerini ifade edenlerin sık sık “barış karşıtlığıyla” itham edildiğini görebiliyoruz. Ya da iktidarın tutumuna dönük güvensizliklerini, endişelerini ifade edenlere yanıt olarak “Kürt hareketi bunları görebilecek deneyim ve birikime sahiptir” denilerek tartışmanın önünün tıkandığına tanık olabiliyoruz. Öyle ki sürece dair herhangi bir şey söyleyecek olan herkesin öncelikle barıştan yana olduğunu ifade etmek zorunda hissetmesi bile yeterince manidar.
Oysa barışın toplumsallaşmasını savunanların önceliği koşulsuz destek beklemek değil, barışı tartıştırmaktır. En sığ eleştirilerin, çok basit kaygıların bile özenle ele alınması gerekir. İktidarın yoğun şiddeti altında yaşayan bir toplumsal muhalefetin ikna edilebilmesi, endişelerinin anlaşılıp giderilmesine bağlıdır. Aksi takdirde silahların sustuğu bir tabloda insanlar konuşamayacaksa barışa koşulsuz destek beklentisi de havada kalır. 2016 yılında Barış Bildirisi’ne imza attığı için görevden ihraç edilen bir akademisyenin bu tartışmaya dair yazdıkları gözden kaçmamalı. [1]
Tüm handikaplarına rağmen mücbir nedenlerle bu süreç pekâlâ ilerleyebilir. Ancak tüm demokratik zeminin imha edildiği bir tablodan nasıl bir barış, nasıl bir toplumsal sözleşme çıkacağını tartışmadan yol almak mümkün görünmüyor. Barış Ünlü’nün “Türklük Sözleşmesi” kavramına atıfla sorarsak, yeni toplumsal sözleşmenin merkezinde ne yer alacaktır? Sık sık Türk-Kürt-Arap birliğine referans verilmesi “Osmanlı sözleşmesi” veya “Müslümanlık sözleşmesi” kavramlarını düşündürüyor. Hâl buysa eğer, böyle bir sözleşmenin mahiyeti barışın toplumsallaşmasının önündeki en büyük engel olabilir. Değilse, tüm güncel tartışmaların ötesine geçilerek barışı konuşmaya buradan başlamak en sağlıklısı olacaktır.
Destana referansla bir riske işaret ederek bitirelim.
Kahramanımız hikâyenin bir bölümünde adamlarıyla birlikte fırtına nedeniyle rotasından saparak Lotus yiyenlerin adasına sürüklenir. Sihirli Lotus bitkisi onlara kendilerini, geçmişlerini ve amaçlarını unutturur. Odysseia’nın yolculuğunun son maceralarına baktığımızdaysa daha az acılı, ancak çok daha dramatik sahnelerle karşılaşırız. Odysseia Kalipso’nun adasında yedi yıl boyunca alıkonur. Uzun ve zorlu yolculuğunun sonunda evine varır, ancak bu kez de evinin işgal altında olduğu gerçeğiyle yüzleşir.
Buraya kadar sürecin yalnızca bir kandırmacadan ibaret olamayacağını; mücbir koşulların tarafları birbirine yaklaştırarak bir paradigma değişikliğine yol açtığını anlatmaya çalıştık.
Bu durum kendi başına olumlu ya da olumsuz olarak değerlendirilemez. İktidarın niyetlerinden bahsettik. Ne var ki Pandora’nın kutusu bir kez açıldığında ezilenler lehine yeni bir siyasal zeminin oluşması da mümkün. [2] Ancak bu, mevcut koşullarda sadece mücadelenin açığa çıkarabileceği bir ihtimal.
Bu sürecin Kürtler ve tüm ezilenler lehine olumlu sonuçları olsun isteniyorsa her şeyden önce daha şeffaf ve tartışma zenginliğine olanak sağlayacak biçimde yürütülmesi önemli. Belki de işleyiş şeklinden kaynaklı kırılganlığın farkında olunduğu için sabote edilme ihtimali sürecin kendisinden çok daha fazla tartışılıyor. Ancak asıl tehlike sürecin sabote edilmesi değil, fazlaca sündürülme ihtimali de olabilir! Özellikle Kürt tarafı için geri dönülmesi zor bazı adımlar atıldıktan sonra sürecin nasıl ilerleyeceği oldukça meçhul görünüyor. İçeride ve bölgede oluşacak gelişmelere göre zamana yayılan adımlar aynı zamanda uzun bir siyasal alıkonulma anlamına da gelebilir.
Bu yalnızca Kürtlerin değil, tüm ezilenlerin kaybetmesi anlamına gelir.
[1] https://www.ayrim.org/guncel/davete-karsi-soru-nasil-bir-turkiyeye-barisiyoruz/ [2] https://www.ayrim.org/guncel/sosyalistler-ve-baris-hangi-cozum/




