Başlıktaki soruya bakıp yanılmayın. Bu yazı bir AKP eleştirisinden ibaret değildir. AKP’yi içerse de onunla sınırlı olmayan geniş bir ideolojik saha olarak sağcılığı konu etmektedir… Zira bugün cumhuriyetin içerisinde bulunduğu bunalım Türkiye’de sağcılığın tarihsel ve güncel hegemonyasının etkilerinden bağımsız düşünülemez; tersinden de Türkiye’de sağcılık, en iyi, onun cumhuriyetle girdiği ilişki vasıtasıyla teşhis edilebilir.
Cumhuriyet derken, Türkiye’de ulus-devletin kuruluşuna eşlik eden ve siyasal topluluğun hangi ilkeler temelinde kurulacağını çerçeveleyen evrensel ilkeler bütünününü kastediyorum. En temelde, devletin ve toplumsal hayatın keyfi otoriteye değil belirli kamusal ilkelere dayanması gerektiği fikrini kastediyorum.Yani; keyfi otoriteden özgürleşme, halkın egemenliği, laiklik, ortak kamusal sorumluluğu önemseyen yurttaşlar toplumu, bilimsel düşünce, ilerleme gibi ilkelere yaslanan siyasal ve toplumsal ufku kastediyorum. Elbette burada sözünü ettiğim ilkelerin Türkiye’de eksiksiz biçimde hayata geçirildiğini ileri sürmüyorum. Cumhuriyetin, daha kuruluş anından itibaren kendi vaatleri ile toplumsal gerçekliği arasında önemli gerilimler taşıdığını ve bu gerilimlerin kuruluş sürecinin sınıfsal karakteriyle ilgili olduğu açıkça ortadadır. Ancak bu durum, söz konusu ilkelerin siyasal hayatın meşruiyet dili ve toplumsal mücadelelerin referans noktası haline gelmesini engellemedi. Bu nedenle burada tartışılan şey, gerçekleşmiş bir ideal cumhuriyetin kaybından çok, cumhuriyetçi ufkun ve onun toplumsallaşma potansiyelinin aşındırılmasıdır.
Bu ufkun biçimsel ifadelerinin bile bugün devlet katında büyük ölçüde hükmünü yitirmiş olmasının, toplumda ise bir ortak referans noktası olmaktan çıkmasının sorumluluğunu yalnızca AKP’ye yüklemek yanıltıcı olur.
Türkiye’de, bu tanımıyla “cumhuriyeti” AKP tek başına tüketmemiştir; daha ziyade AKP, cumhuriyetin tükenmekte olması sayesinde iktidara gelmiş; ve bugün artık ana hatları belirginleşmiş Saray rejimini tükenmekte olan cumhuriyetin üzerinde aşama aşama inşa edebilmiştir. Elbette, AKP’nin tarihsel önemi yalnızca bu çözülüşün üzerine yerleşmiş olmasında değildir. AKP, kendisinden önceki dönemlerde daha parçalı ve sınırlı biçimlerde ortaya çıkan sağ-reaksiyoner eğilimleri bir araya getirerek, cumhuriyetçi siyasal ufkun dayanaklarını kamusal ve toplumsal alandan tasfiye etme eğilimini devletin bütününe yön veren bir siyasal mantık haline getirebilmiştir.
Ve en nihayetinde 20 senelik iktidarının bugün ulaştığı noktada AKP iktidarı artık bir rejim olarak “cumhuriyetin” önüne koyduğu kısıtlarla cebelleşme evresini çoktan aşmıştır. Onu bugün uğraştıran asıl şey, daha çok bir toplumsal tavır” olarak cumhuriyetçiliktir; cumhuriyetçilikle ilişkili ideallerin ve sembollerin halen toplumsal bellekte ve siyasal bilinçte güçlü bir yer tutabilmesi ve kitlesel bir toplumsal muhalefete bir haklılık zemini ve ortak çerçeve sunabilmesidir.
Bu açıdan, Türkiye’de cumhuriyetin çözülüşünün hikayesi aynı zamanda AKP’den daha eski, daha geniş ve daha köklü bir ideolojik sahanın hikayesidir. Türkiye siyasi tarihinin yüzyıllık geçmişine yayılan; farklı partileri, anlatıları, ideolojik yönelimleri ve siyasal aktörleri kapsayan bu sahaya “sağcılık” diyeceğim. Cumhuriyetin çözülüşünü anlamak için bakmamız gereken asıl yer de burasıdır.
Türkiye Solu, Cumhuriyet ve Sağcı Reaksiyon
Bahsettiğimiz bu sağcılık alanının sınırları nerede başlar nerede biter? Sağcılık cumhuriyeti nasıl tüketmiştir? Bu soruların yanıtı “solu” da tanımlamayı ve denkleme dahil etmeyi gerektiriyor. Zira Türkiye’de sağcılığın cumhuriyetle kurduğu “tüketici” ilişki; Türkiye solunun cumhuriyet ile kurduğu üretken/dönüştürücü ilişkiye yönelik bir reaksiyon olarak ortaya çıkmıştır.
Türkiye’de solu fikren ayrıştıran şey elbette Marksizmdir. Yani gerçek bir toplumsal kurtuluşun, özgürleşmenin ancak sermayenin tahakkümünden kurtulmakla mümkün olduğunu savunan evrensel iddia. Türkiye solunun, içindeki farklı fraksiyonlarına rağmen, somut siyasi pratikteki ayırt edici yanı ise kuruluştan itibaren öne sürülen cumhuriyetçi ilkeleri sınıf mücadelesinin konusu ve zemini haline getirmesidir.
Bu açıdan Türkiye’de sol modern Türkiye toplumunun kuruluşuna gömülü bir çelişkinin/gerilimin ürünü olarak anlaşılabilir: Bir yandan keyfi otoriteye karşı halk egemenliği, eşit ve aktif yurttaşlık, tam bağımsızlık, laiklik gibi cumhuriyetçi ilkeleri, meşruiyet zemini olarak tarif eden bir kuruluş felsefesi ve resmi ideoloji. Diğer yandan bu ilkelere dayalı bir cumhuriyetin hâkim kılınmaya çalışıldığı topraklarda hayatı mümkün kılanların, yani emekçilerin cumhuriyetin şekillenmesi sürecine dahil edilmemeleri; cumhuriyetin varlık koşulunu oluşturdukları halde onu şekillendirirken hesaba katılmamaları. Türkiye’de sol işte bu “hesaba katılmayanları” cumhuriyetin kurduğu zeminde özneleştirerek onu devrimci bir şekilde dönüştürme, halka mal etme arayışının içerisinde şekillendi. Kısacası, Türkiye’de solun derdi “cumhuriyet” değil, “cumhuriyette” hakkı olanların dışarıda bırakılması ve böylelikle de gerçek bir cumhuriyetin “hakkının verilmemesidir”. Bu nedenle Türkiye solu tarihsel olarak cumhuriyeti reddeden değil, onun “mantıksal” sonucuna bir devrimle – nasıl yapılacağı çetrefilli stratejik tartışmaların konusu olan bir devrimle- ulaşmaya çalışan bir siyasal hat olmuştur.
Örneğin 1960’lı ve 1970’li yıllarda yükselen işçi hareketi, halk egemenliği ilkesinin yalnızca devlet yönetiminde değil, üretim ilişkilerinde de geçerli olması gerektiğini gösteriyordu. Öğrenci hareketleri, toplumcu aydınlar; laiklik ve bilimsel düşünceyi bürokratik bir modernleşme programının unsurları olmaktan çıkarıp toplumsal özgürleşmenin araçları haline getirmeye çalıştılar. Sol ile bütünleşmiş Kürt hareketi eşit yurttaşlık ilkesinin mevcut cumhuriyet rejimi içerisindeki sınırlarını görünür kılarken; anti-emperyalist mücadeleler tam bağımsızlık fikrini ekonomik ve toplumsal bağımlılık ilişkileri üzerinden yeniden yorumladı.
Türkiye solu, cumhuriyetçilikle ilişkili evrensel ilkeleri olduğu “korumak” ya da kategorik olarak reddetmek gibi bir noktaya sıkışmaktan çok onları toplumsal hayatın daha derin katmanlarına yaymaya, “halklaştırmaya” ve radikalleştirmeye çalıştı. Başka bir deyişle, solun müdahalesiyle, cumhuriyetçiliğin temel nosyonları devlet merkezli bir projenin sınırlarını aşarak bizzat cumhuriyetin kuruluşuna içkin çelişkileri ortaya çıkarmanın meşru bir zemini oldu.
Sağcılık Sahasına Kimler Girer?
Türkiye’de sağ ise, cumhuriyet içindeki bu çelişkileri, emekçileri gerçekten de siyasetin öznesi kılarak çözmeye çalışan toplumsal ve siyasal yönelimlere karşı şekillenmiş geniş bir ideolojik ve siyasal sahadır. Bu alanı bir arada tutan şey kültürel değerler ya da ortak kimlikler değil; mevcut mülkiyet ilişkilerini, toplumsal hiyerarşileri ve iktidar yapılarını tehdit eden dönüşümlere karşı gösterdiği ortak reflekstir. Cumhuriyetin tarihi, çoğu zaman anlatıldığı gibi solun cumhuriyetle kavgasının değil, cumhuriyetin sol ile bağının sistematik olarak koparılmasının, ve sağcılığın yapay bir şekilde güçlendirilmesinin tarihi olarak okunabilir.
Türkiye’de tarihsel bir sol karşıtlığının taşıyıcısı olan kanallar oldukça fazladır. Bu alanın içerisine liberal, İslamcı, muhafazakar, milliyetçi aktörler, yapılar ve ideolojik kodlar dahil edilebilir. Tüm bu farklı “renklere” rağmen, bunların hepsinin uzlaştıkları şey, Türkiye’de solun temsil ettiği toplumsal dönüşüm ihtimalini mevcut düzen açısından bir tehdit olarak görmeleri ve buna karşı alınan önlemleri meşru saymalarıdır.
Bugün kültür, düşünce ve siyaset alanında kadim “sağcı” siyasetçilerden ve onların ağlarından, ikonlardan, nüfuzlu ailelerden, kanaat önderlerinden, “cemaatlerden” ve kurumlardan söz edebiliyorsak; bunlar gerektiğinde bir birlik görüntüsü verebiliyorlarsa, bunun temel nedeni yirminci yüzyıl boyunca komünizmle mücadeleye ve solun siyasal etkisini sınırlandırma çabasına, yani anti-komünizme farklı biçimlerde katkı sunmuş olmalarıdır.[1] Bu nedenle övülmüşler, desteklenmişler, parlatılmışlardır; önleri bu yüzden devlet sahası içerisinde alabildiğine açılmış, geniş anlamıyla “sivil toplum” (üniversite, medya, dernekler vs) içerisinde bu sayede sınırsız kaynağa, olanağa sahip olabilmişlerdir. Bu alanın içerisinden geniş bir toplumsal tabana sahip akımlar, partiler, etkili siyasetçiler/demagoglar, fikir üreticileri ve dayanıklı kurumsallıklar çıkmış olabilir. Öte yandan bunlara Türkiye’nin siyasal ve toplumsal hayatında süreklilik kazandıran esas şey toplumsal karşılıkları değildir. Dünyanın pek çok yerindeki sağ akımlar için de söz konusu olduğu gibi bu süreklilik, devlet aygıtı, sermaye çevreleri ve uluslararası güç merkezleriyle kurdukları tarihsel ilişkiler tarafından belirlenmiştir.
“Sağcılık” ve Cumhuriyetin Aşındırılması
Türkiye’de zaten daha baştan önemli çelişkiler ve kırılganlıklar taşıyan cumhuriyetçi ufkun zaman içerisinde aşınmasında, bu geniş sahayı kaplayan sağcılığın yüzyıla yayılan hakimiyeti belirleyici bir rol oynadı. Zira, Türkiye’de sola karşı verilen mücadele, hiçbir zaman yalnızca belirli siyasal aktörleri etkisizleştirme çabası olmadı. Aynı zamanda cumhuriyetçi ilkelerin toplumsal hayatta kök salabileceği zeminleri daraltan tarihsel bir süreç olarak işledi. Solun toplumsallaşmasına alan açtığı düşünülen her kurum, her pratik ve her kamusal imkan zaman içerisinde kuşku, baskı ya da tasfiyenin konusu haline geldi.
Örneğin, Köy Enstitüleri kuruluşunda sosyalist düşüncenin değil, cumhuriyetçi modernleşme anlayışının damgasını taşıyordu. Ama mesele de tam burada yatıyordu. Bu kurumlar, amaçlandığı ölçüde başarılı olduklarında, yalnızca rejime sadık yurttaşlar değil; sorgulayan, eleştiren ve toplumsal eşitsizlikleri görünür kılan kuşaklar da yetiştirme potansiyeline sahipti. Kapatılmaları ise büyük ölçüde Soğuk Savaş ikliminde şekillenen sol ve komünizm korkusuyla ilişkiliydi.. Bu kurumların tabana yaymaya çalıştığı bilimsel düşünce, eleştirel akıl, toplumsal ilerleme ve yurttaşlık anlayışı, ülkenin düşünce hayatına eleştirel ve toplumcu bir aydın kuşağının, siyasal hayatına ise sınıf temelli taleplerin ve örgütlenmelerin dahil olmasına elverişli bir zemin yaratıyordu. Tam da bu nedenle, kurucularının tahayyül ettiği sınırların ötesine geçme potansiyeli taşıdıkları ölçüde kuşkuyla karşılandılar. Sonuçta yalnızca bir eğitim kurumu ortadan kaldırılmış olmadı, cumhuriyetin en önemli aydınlanmacı hamlelerinden biri, sola alan açabileceği korkusuyla budanmış oldu.
Benzer biçimde Soğuk Savaş boyunca komünizmle mücadele adına dinsel cemaatlerin, vakıfların ve tarikat ağlarının güçlenmesine göz yumuldu, hatta birçok durumda bunlar teşvik edildi. Solun karşısında kullanılabilecek her toplumsal güç meşruiyet kazandı. Bunun sonucu yalnızca solun geriletilmesi olmadı. Cumhuriyetin en temel sütunlarından biri olan laiklik de aşındı. Bugün AKP döneminde devletin içine yerleşerek ülkenin yakın tarihinin en büyük siyasal krizlerinden birine yol açan Fethullahçı yapılanmayı, bu uzun anti-komünist tarihsel hattın dışında düşünmek mümkün değildir.
12 Eylül darbesi bu sürecin başka bir uğrağıdır. Darbe yalnızca sosyalist hareketi ve sendikal mücadeleyi ezmedi. Aynı zamanda örgütlü toplumu dağıttı, yurttaşlığı siyasal katılımın değil itaatin konusu haline getirdi ve Türk-İslam sentezini resmi ideolojinin merkezine yerleştirdi. Solu bastırmak adına açılan gediklerden içeri yalnızca otoriterlik değil, cumhuriyet düşmanlığı da sızdı.
Aynı dinamik eşit yurttaşlık alanında da kendisini gösterdi. Kürt meselesi, cumhuriyetin bütün yurttaşlarını eşit siyasal özneler olarak tanıma iddiası ile toplumsal ve siyasal gerçeklik arasındaki mesafenin en görünür olduğu alanlardan biriydi. Bu nedenle Kürtlerin kolektif talepleri yirminci yüzyıl boyunca cumhuriyetin eşit yurttaşlık vaadinin sınırlarını da görünür kıldı. Cumhuriyetin ikinci yarısından itibaren ise Kürt muhalefeti, giderek yalnızca etnik bir tanınma talebinin değil, Türkiye’deki mevcut toplumsal ve siyasal düzenin eleştirisinin de taşıyıcısı haline geldi. Özellikle sol ve sosyalist hareketlerle kurduğu ilişki sayesinde Kürt meselesi, eşit yurttaşlık, demokratik katılım ve toplumsal adalet tartışmalarının merkezine yerleşti. Bu durum, Kürtlerin kolektif taleplerini devlet nezdinde yalnızca bir kimlik meselesi olmaktan çıkardı; mevcut düzeni dönüştürme potansiyeli taşıyan daha kapsamlı bir siyasal/toplumsal dinamik olarak görünür hale getirdi. Böylece anti-komünist refleksler ile Kürt meselesine yönelik baskıcı yaklaşımlar giderek birbirini beslemeye başladı. Bunun sonucu yalnızca solun ve Kürt hareketinin geriletilmesi olmadı. Cumhuriyetin bütün yurttaşlarını eşit siyasal özneler olarak tanıma kapasitesi de aşındı; eşit yurttaşlık ilkesi, sol korkusunun ve güvenlikçi reflekslerin gölgesinde giderek daha fazla geri plana itildi.
12 Eylül sonrasında neoliberal programın başlıca taşıyıcısı olan ANAP ve onu izleyen merkez sağ hükümetler, kamusal mülkiyetin, planlamanın ve sosyal hakların tasfiyesini ekonomik bir zorunluluk olarak sundular. Oysa söz konusu olan yalnızca ekonomik bir yeniden yapılanma değildi. Bu süreç aynı zamanda emekçi sınıfların siyasal ağırlığını azaltmanın, toplumsal eşitsizlikleri görünmez kılmanın ve kamusal alanı sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlemenin bir aracına dönüştü. Böylece cumhuriyetin kamucu içeriği yalnızca özelleştirmeler yoluyla değil, toplumu ortak hak ve sorumluluklara sahip yurttaşlardan oluşan bir siyasal bütün olarak değil, piyasa içerisinde kendi çıkarlarının peşinden koşan bireylerin toplamı olarak gören anlayışın yerleşmesiyle de çözülmeye başladı. Cumhuriyetin dilinden yurttaşlık çekilirken, onun yerine müşteri, girişimci ve tüketici figürleri yerleşti.
Dolayısıyla, Türkiye’de cumhuriyetin çözülüş hikâyesi ile sola karşı verilen mücadelenin tarihi büyük ölçüde iç içe geçmiştir. Komünizm korkusuyla budanan şey yalnızca sol olmamıştır. Laiklik, kamuculuk, eşit yurttaşlık budanmıştır. Kısacası cumhuriyetin toplumsal içeriği askıya alınmıştır.
Muhalif ve “Cumhuriyetçi” Görünümlü Sağcılık
Bugün siyasal iktidar alanının dışında olup da cumhuriyetin erimesinden kaygı duyduğunu söylemeyen neredeyse kimse yoktur. Muhalefet sahasındaki hemen her aktör, cumhuriyeti kurtarmaktan, yeniden kurmaktan ya da yaşatmaktan söz etmektedir. Fakat işin ironik tarafı bu çağrıların önemli bir bölümünün, cumhuriyeti bir yüzyıl boyunca kemiren tarihsel mantığın, sol korkusunun içinden yapılmasıdır.
Bu durumun en dikkat çekici örneklerinden biri, kendisini seküler, muhalif ve cumhuriyetçi olarak tanımlayan; ancak aynı zamanda siyasal kimliğini büyük ölçüde sol karşıtlığı üzerinden kuran çevrelerde görülebilir. Bu çevrelerde,sosyalistlere yönelik bilindik suçlamalar ve klişeler özellikle son dönemlerde AKP eleştirisini gölgede bırakacak bir yoğunluğa ulaşmış gözükmektedir. Daha da önemlisi, solun tarihsel olarak etkili olduğu toplumsal ve kültürel alanları ele geçirmek, onları sosyalistlerin elinden almak açık bir siyasal hedef olarak açıkça dile getirilmektedir. Yani bu çevreler her ne kadar bu nitelemeyi kabul etmeseler de, Türkiye’de sağcılığı tarihsel olarak tanımlayan temel işlevi yerine getirmektedirler: Cumhuriyet fikrinin halkın aşağıdan müdahalesiyle yeniden içerik kazanmasının ve solun bu sürecin başlıca taşıyıcısı haline gelmesinin önüne geçmek.
Bu aynı zamanda, cumhuriyetin bu topraklardaki tek çıkış hattının önünü kapatmaya çalışmak anlamına geliyor. Çünkü bugün cumhuriyet fikrinin bir gelecek vaadi taşıyabilmesinin yolu, onu yalnızca geçmişten devralınmış semboller ve hassasiyetler etrafında savunmaktan değil; yurttaşlığı, kamusallığı ve halk egemenliğini aşındıran sermaye tahakkümüne ve keyfi iktidar biçimlerine karşı yeniden seferber etmekten geçiyor. Cumhuriyetçi nosyonlar ancak böyle bir mücadele içerisinde güncel bir anlam ve toplumsal bir karşılık kazanabilir. Nitekim Ayrım’daki başka yazılarda da belirttiğimiz gibi, Türkiye’de tanık olduğumuz süreç, dünya kapitalizminin kriz koşullarında ürettiği daha geniş bir karşı-devrimci yönelimin parçasıdır.
Bugün farklı ülkelerde farklı siyasal biçimler altında ortaya çıkan otoriterleşme ve faşistleşme dalgasının ortak özelliği, yurttaşlığın vücut bulacağı kamusal zeminlerin tasfiye edilmesi ve halk egemenliğini sermaye lehine sınırlandırmasıdır. Cumhuriyetçiliğin güncel içeriği de tam olarak bu eğilime karşı verilecek mücadele içerisinde şekillenebilir.
[1] Bu konuda ayrıntılı bir değerlendirme için Özay Göztepe’nin geçen yıl yayınlanan “Belgelerle MHP Tarihi” isimli hacimli kitabını ve bu kitap üzerinde Alan youtube kanalında Onur Öncü’yle yaptığı üç bölümlük söyleşi dizisini öneririm.




