Geçtiğimiz cuma günü çıkan Christopher Nolan imzalı “The Odyssey” filmi zaten aylardır büyük tartışmaların eksenindeydi. Kimileri cast tercihlerini, kimileri müzik, kimileri dil, kimileriyse kostüm tercihlerini eleştirdi. Bütün bu tartışmaların ardından çıkan filmi ise bir kitle çok beğendi bir kitle ise bir hayli eleştirdi. Film hakkında zaten fazlaca inceleme yazısı çıktı, bizim yazımızın konusu ise filmin nasıl olduğundan çok filmin sinemanın demokrasisi hakkında hangi tartışmaları hatırlattığı olacak. Film eleştirisi bekleyerek yazıya tıklayanları baştan uyarmış olalım.
The Odyssey, tamamı 70mm IMAX kameralarıyla çekilen ilk film olarak sinema tarihinin en büyük prodüksiyonlarından biri olarak tanıtılıyor. Bu IMAX kameralar zaten Nolan’ın yıllardır filmlerinin belirli bölümlerinde kullandığı cihazlar. Yani bu IMAX ‘çılgınlığı’ Nolan’ın ilk defa kalkıştığı bir iş değil. Ancak sırf bu film için özel olarak geliştirilen ses yalıtımlı kamera kafesleri, kameraların büyüklüğünden birbirlerini görmeyen oyuncular için tasarlanan ayna sistemleriyle bu film Nolan’ın kalktıştığı en büyük prodüksiyon. Ancak bu büyük prodüksiyon, Nolan’ın deyimiyle filmin “gerçek deneyimi” yalnızca dünyada (şu an) 41 adet sinema salonunda izlenebilecek. Çünkü 70mm IMAX filmleri oynatabilen salon sayısı tüm dünyada yalnızca bu kadar. Hatta IMAX salonlarda izleyemeyen seyirciler filmin çerçevesinin neredeyse yarısını göremeyecek. Peki sinema böyle bir noktaya gelmişken, filmlerin “gerçek deneyimi” yalnızca çok sınırlı seçkin bir kitleye sunuluyorken sinema hala demokratik bir sanat olabilir mi?
Sinema Demokratik Miydi?
Sinema ilk doğduğu yıllarda çoğu teorisyenler tarafından ‘demokratik’ bir sanat olarak gösterildi. Öyle ki diğer sanat deneyimlerinden farklı olarak aynı deneyimi dünyadaki herkes için eşit şekilde sunabiliyordu. Örneğin Mona Lisa’yı görmek için Louvre Müzesi’ne gitmek zorundaydınız, ya da Davut Heykeli’ni seyredebilmek için Accademia Galerisi’ne gitmeliydiniz. Ama Citizen Kane’i görebilmek için sokağınızdaki sinema salonuna gitmeniz yeterliydi. Böylece sınıf herkes aynı sanat deneyimini yaşayabiliyordu. İşçi de, patron da, profesör de, öğrenci de aynı teknik deneyimi paylaşabiliyordu. Bu, sinemanın büyük demokratik vaadiydi.
Walter Benjamin, “Teknik Olarak Yeniden Üretilebilirlik Çağında Sanat Eseri” isimli ünlü yazısında tam olarak bundan bahseder. Ona göre teknolojinin geliştiği ve sanat eserlerinin teknik olarak yeniden üretilebildiği (çoğaltılabildiği) bu çağda sanat artık kitleselleşmiş ve demokratikleşmişti. Benjamin; bu saptamayı yaparken, bu yeni çağın en özgün meyvesi olarak da sinemayı gösterir. Ona göre sinema, bu demokratik çağın en gözde çocuğudur. Yani yukarıda saydığımız ve “sinemanın büyük demokratik vaatleri” diye adlandırdığımız tüm vaatler, Benjamin’e göre, sinema tarafından karşılanır.
Benjamin’in aynı isimli yazısında ortaya attığı bir kavram daha bu meseleyi anlamamız için çok değerli: Aura. Burada tabi ki metafizik bir kavram olarak auradan bahsetmiyoruz (ya da herhangi bir müzik grubundan). Benjamin’in aura dediği bu kavram, ona göre sanatı sanat yapan şeydir. Benjamin’e göre aura, bir sanat eserinin tek ve eşsiz varlığından kaynaklanan özgünlüğüdür. Yani Mona Lisa’yı Louvre Müzesi’ne giderek canlı görmekle onun fotokopisine bakmak arasında bir uçurum vardır değil mi? İşte Mona Lisa’yı canlı gördüğümüzde hissettiğimiz şey, sanat eserinin aurasıdır. Benjamin buna sanat eserinin “buradalığı” (here and now) der. Mona Lisa’nın orjinal kopyasına bakıyorken o, şimdi ve buradadır. Aura, tüm bunların yarattığı özgünlük hissidir. Ancak fotoğraf ve sinema bunlardan farklıdır. Bir fotoğrafı çok kez çoğaltabilirsiniz, onun orjinali yoktur. Sinema ise en baştan çoğaltılmak üzere çekilir. Benjamin’e göre bu, sanat eserinin aurasını zayıflatır ve hatta onu yok eder. Ancak yukarıda bahsettiğimiz gibi Benjamin buna negatif bir pencereden bakmaz. Ona göre bu aura çöküşü sanat eserini demokratikleştirmektedir.
Deneyim Bir Kültürel Sermaye Mi?
Walter Benjamin’den hareketle sanatın modern dönem ile birlikte demokratikleşmeye başladığını, sinemanın ise bu yeni dönemin en özgün meyvesi olduğunu gördük. Peki durum halen böyle mi? Benjamin’in 1930’larda saptadığı süreç, tersine dönüyor olabilir mi? Benjamin’in bu çıkarımı yapmasından yaklaşık 70 yıl kadar sonra hayatımıza daha da derinlemesine giren dijital teknoloji, esasında baktığımızda bu teoriye daha da bir derinlik kattı ve sinemanın teknik olarak daha da fazla insana ulaşmasını sağladı. Öyle ki artık salonlardan taşan sinema deneyimi televizyonlarımıza, bilgisayarlarımıza ve telefonlarımıza kadar girdi. Ancak son birkaç yıldır ters giden bir şeyler var, bunlar Nolan’ın şahsi takıntılarından da öte bir şeyi gösteriyor; sinema, Benjamin’in teknik yeniden üretimle çözüldüğünü söylediği aurayı bu kez filmin kendisinde değil, onu deneyimleme biçiminde yeniden üretmeye çalışıyor.
Benjamin’in tarif ettiği aura, sanat eserinin tekilliğinden doğuyordu. Oysa bugün tekilleştirilen şey eserin kendisi değil, onun deneyimlenme biçimi. Öyle ki filmin dijital kopyaları tüm dünyada milyonlarca insana ulaşırken aynı anda “gerçek deneyimin” yalnızca çok sınırlı sayıdaki birkaç salonda izlenebileceği fikri de dolaşıma sokuluyor. Böylece aura, sanat eserinden ayrılarak sinema deneyiminin kendisine taşınıyor. Böylece yönetmenin aslında yaptığı şeyi, yalnızca onu deneyimleyebilen birkaç bin seçkin izleyici görebiliyor. Tüm bunların ekseninde kalan sinema, en büyük alametifarikası olan demokratik vaatlerini bir bir çiğniyor.
Ancak bu yeni aura kazanmış sinemanın yarattığı dönüşüm yalnızca estetik bir mesele değil, toplumsal bir ayrışma da yaratıyor. Çünkü Nolan’ın yıllardır filmlerinin “en doğru biçimde IMAX’te izlenmesi gerektiğini” vurgulaması ve tanıtım kampanyalarının da bu söylem üzerine kurulması, yine bunun ekseninde gündeme gelen “gerçek deneyim” söylemi teknik bir tercihi aşıyor ve kültürel bir ayrıcalık üretmeye başlıyor. Pierre Bourdieu’nün kültürel sermaye kavramını hatırlarsak, burada mesele yalnızca filmi izlemek değil, onu “doğru biçimde” izleyebilmenin de sembolik bir ayrıcalığa dönüşmesi oluyor. Böylece “Kieslowski izlemenin” yanına “Nolan’ın filmini 70mm IMAX salonda izlemek” de bir statü sembolü oluyor. “Gerçek deneyim” söylemi, kültürel sermaye üretmeye elverişli yeni bir ayrım mekanizması yaratıyor.
Bugün herhangi bir sosyal medya platformuna girip “The Odyssey” hakkında yazılanlara bakarsanız yorumların çoğunluğunun “70mm IMAX”, “doğru formatta izlemek”, “normal salonlarda filmin croplanması” gibi tamamen teknik deneyimlerle ilgili olduğunu görebilirsiniz. Bu “gerçek deneyim” çılgınığına kapılan izleyici için artık filmin neyi nasıl anlattığı, senaryo tercihleri gibi sinemayı ilgilendiren meselelerin herhangi bir önemi kalmıyor. Film izleyicisi, gösterinin içinde hatrı sayılır bir statü sergilemeye çalışan cansız bir kitle haline geliyor. Teknik deneyim, sinemanın gerçek büyüsünün önüne geçmiş vaziyette.
Ortak Deneyimin Sonu
Bütün bu konuştuklarımızın ardından söyleyebiliriz ki The Odyssey veya Christopher Nolan, bu suçun çok büyük bir ortağı olsa da, sinemanın bu dönüşümünü tek başlarına omuzlamıyor elbette. Sistem, sinemayı bu noktaya itiyor. Öyle ki Benjamin’in yıktığı aurayı, teknoloji yeniden kuruyor. Bu kez aura sanat eserinin üzerinde değil, onun “gerçek deneyimine” erişebilmenin üzerinde yükseliyor. Benjamin’in sanatı demokratikleştirdiğini söylediği teknoloji, bugün onu antidemokratikleştirmekte. Christopher Nolan ve onun The Odyssey’i ise bilinçli şekilde kendisini bu tartışmalar ile var ettiğinden sinemanın gittiği yeri berraklaştıran tatsız, ama güçlü bir örnek. Belki de bugün, Nolan’ın isteklerinin aksine, tartışılması gereken şey IMAX kameraların ne kadar geliştiği değil; o kameralarla çekilen filmlerin bizi ortak bir deneyimde buluşturup buluşturamadığıdır. Çünkü sinemayı demokratik yapan şey yalnızca milyonlara ulaşabilmesi değildi; milyonlarca insanın aynı filmi aynı ortaklık duygusuyla paylaşabilmesiydi. Eğer artık aynı film, farklı teknik koşullar altında farklı toplumsal statüler üretiyorsa, tartışmamız gereken yalnızca sinemanın teknolojisi değil, sinemanın kendisidir.
Kaynakça Benjamin, W. (2014). Teknik olanaklarla yeniden üretilebildiği çağda sanat yapıtı (G. Sarı, Çev.). Can Yayınları. Bourdieu, P. (2015). Ayrım: Beğeni yargısının toplumsal eleştirisi (D. F. Şannan & A. G. Berkkurt, Çev.). Heretik Yayıncılık. Debord, G. (2014). Gösteri toplumu (A. Ekmekçi & O. Taşkent, Çev.). Ayrıntı Yayınları.




