Bu yazı, Acemoğlu’nun düşünsel güzergâhını inceleyen iki parçalı bir dizinin ikinci yazısıdır. “Acemoğlu’nun Sınıfa Dönüşü” başlıklı ilk yazı, bu güzergâhı kurumlardan güce ve nihayet sınıfa doğru izlemişti.
Önceki yazıda, Acemoğlu’nun kurumlardan güce uzanan düşünsel güzergâhının son dönemde sınıfı, örgütlü emeği ve ekonomik gücü giderek daha fazla merkeze aldığını tartışmıştık. Ancak bu hareket, sınıfı analize dahil etmek ile sınıf ilişkisini açıklamak arasındaki mesafeyi de görünür kılıyor. Bu yazı, söz konusu mesafenin Acemoğlu’nun “karşı-güç” fikrinde nerede ve neden ortaya çıktığını inceleyecek.
***
Refah Devleti: Liberalizmin Lütfu Değil, Sınıf Mücadelesinin Ürünü
Savaş sonrası kapitalizmin yüksek ücretleri, güçlü sendikaları, genişleyen sosyal hakları ve görece düşük eşitsizliği liberalizmin kendiliğinden ulaştığı bir denge olarak değil, örgütlü işçi sınıfının ve sosyalist hareketlerin çok daha güçlü olduğu özgül bir tarihsel güç dengesinin ürünü olarak okumak gerekir. Sosyal devlet de bu açıdan sermayenin işçi sınıfına sunduğu bir armağan değil, sınıf mücadelesinin belirli bir tarihsel momentte ürettiği bir uzlaşmadır.
Aynı nedenle bu uzlaşmanın çözülüşünü yalnızca “liberalizmin kendi ilkelerini unutması” ile açıklamak yetersizdir. 1980 sonrasında işçi gücünün gerilemesi, emeğin gelir payındaki düşüş, ücretlerin baskılanması ve şirket kârlılığındaki artışla birlikte ilerledi. Stansbury ve Summers’ın ABD için ortaya koyduğu “gerileyen işçi gücü” hipotezi tam bu bağlantıya işaret eder; Jaumotte ve Osorio Buitron ise gelişmiş ekonomilerde sendikalaşmadaki gerilemeyle gelir dağılımının tepesindeki yoğunlaşma arasında güçlü bir ilişki bulur (Stansbury ve Summers, 2020; Jaumotte ve Osorio Buitron, 2015).
Acemoğlu’nun sermayenin gücünü sınırlayabilecek “karşı güç” fikri burada ilginçleşir, ama asıl soruyu sormaz: Bu karşı-güç neden sürekli ve sistematik olarak saldırı altındadır? Eğer örgütlü emek sermayenin hareket alanını sınırlıyorsa, sermayenin bu gücü zayıflatmaya yönelmesi sistemin dışından gelen bir sapma değil, sınıfsal çıkarının doğrudan sonucudur. Sermaye birikiminin rekabetçi mantığı, işletmeler üzerinde maliyetleri düşürme ve emek üzerindeki denetimi genişletme yönünde sürekli bir baskı üretir. Örgütlü emeğin ücretler, çalışma koşulları ve üretim üzerindeki sermaye denetimini sınırlandırdığı ölçüde, bu baskı sendikal gücü zayıflatma, üretimi daha düşük maliyetli bölgelere kaydırma ve işçi haklarını aşındırma yönünde yapısal bir eğilim de yaratır. Bu, “kötü politika tercihleri”nin değil, kapitalist üretim ilişkisinin normal işleyişinin sonucudur.
Yapay zekâ tartışması bu sorunun bugünkü en somut laboratuvarıdır: Acemoğlu’nun savunduğu “işçiden yana AI” olasılığı gerçekten mümkünse, sermaye neden tekrar tekrar otomasyon yönünü seçiyor? Bunu yalnızca “yanlış teşvikler” veya “yaygın otomasyon ideolojisi” ile açıklamak yetersiz kalır. Mesele sermayenin emek maliyetini düşürme ve üretim süreci üzerindeki denetimini genişletme yönündeki yapısal eğilimiyle bağlantılıysa, işçiden yana AI’ın kapitalizm içinde kendiliğinden baskın paradigma haline gelmesini beklemek için hiçbir neden yoktur.
Dolayısıyla mesele yalnızca kaybolan dengeyi yeniden kurmak değildir. O dengeyi sürekli bozan ilişkinin — sermayenin özel mülkiyeti ve ücretli emek ilişkisinin — kendisini sorgulamaktır.
Devlet Sorusu: Açılmayan Kapı
Burada incelediğimiz Acemoğlu çalışmalarındaki en önemli teorik boşluklardan biri, burjuva devletinin sınıfsal niteliğinin analizin dışında kalmasıdır. “Demokratik siyaset,” “örgütlenme” ve “kurumsal reform” sürekli tekrarlanan kavramlardır, ama devlet sanki sınıflar üstü, tarafsız bir hakem gibi ele alınır. Oysa Lenin’in çerçevesinde kapitalist devlet, sermaye birikiminin sürekliliğiyle yapısal olarak iç içe geçmiş bir aygıttır; “demokratik” biçimleri bu işlevi ortadan kaldırmaz, yalnızca meşrulaştırma tarzını değiştirir (Lenin, 1917). Ekonomik gücün siyasal tahakküme dönüşmesi sınırlandırılmak istenirken, bunu gerçekleştirecek devletin sınıfsal niteliği Acemoğlu’nun analizinin merkezine hiç yerleşmiyor.
Karşı-Gücün Sınırı
Burada Acemoğlu’nun projesinin sınırı en berrak haliyle görünür hale gelir.
Daha iyi işler yaratılmalı, işçilerin pazarlık gücü artmalı, teknoloji işçilerin yerini almak yerine onların becerilerini tamamlayacak biçimde yönlendirilmeli, ekonomik güç birkaç şirketin elinde yoğunlaşmamalı. Yeni kitabına dair değerlendirmelere bakılırsa buna eşitsizliğin azaltılması, kamu hizmetlerinin güçlendirilmesi ve liberalizmin yeniden işçi sınıfıyla ilişki kurması da ekleniyor (Acemoglu ve Johnson, 2023; Wolf, 2026).
Bunların hiçbirine ilkesel olarak itiraz etmek gerekmez. Somut mücadele talepleri olarak bunlar işçi sınıfının yaşam koşullarını iyileştirebilir ve desteklenmeye değerdir. Fakat sosyalist bir okurun sorması gereken soru farklıdır: Bunları kim, hangi araçla ve hangi sınırlara kadar yapacak?
Sermaye neden kendiliğinden daha güçlü sendikalar istesin? Şirketler, emekten tasarruf sağlayan teknoloji daha kârlıysa neden işçiyi güçlendiren teknolojiyi tercih etsin? Servet sahipleri neden ekonomik güçlerinin siyasal güce dönüşmesini engelleyecek kurumları desteklesin? Acemoğlu’nun cevabı bellidir: örgütlenme, demokratik siyaset, sermayeyi sınırlayacak karşı-güçler. Fakat bu cevap, sermayenin bu karşı-güçlere neden sistematik olarak direneceği ve daha da önemlisi mevcut devlet aygıtının sermaye birikiminin genel koşullarını yeniden üretme işlevinin bu mücadelenin sınırlarını nasıl belirlediği sorusunu cevapsız bırakır.
Örgütlü emek, Acemoğlu’nun düşüncesinde sermayenin karşısına çıkar, onu sınırlar, teknolojinin yönünü değiştirir, refahın daha geniş kesimlere dağılmasını sağlar. Fakat bütün bunların sonunda üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet, sermayenin yatırım kararları üzerindeki belirleyiciliği ve ücretli emek ilişkisi yerinde kalır. Karşı-güç vardır; fakat karşı-iktidar yoktur. Sınıfsal çatışma tanınır; fakat sınıf iktidarı sorusu hiç sorulmaz. İşçi sınıfının tarihsel rolü kapitalizmi aşmak değil, onu yeniden dengelemektir.
Yama Büyüdükçe Kumaş Küçülüyor
Bir zamanlar reçetenin merkezinde yalnızca kapsayıcı kurumlar vardı. Bugün ihtiyaç duyulan düzeltmelerin listesi giderek uzuyor. Yukarıda sıraladığımız karşı-güçler, iyi işler ve kamu hizmetleri talepleri bunun yalnızca son halkasıdır. Kapitalizmin demokratik ve kapsayıcı biçimde işlemesi için, giderek kapitalizmin kendi dinamiklerinin daha büyük bir bölümünü sınırlandırmamız gerektiği sonucuna ulaşıyoruz.
Sorulması gereken soru budur: Bütün bu sorunlar kapitalizmin üzerine sonradan yapışmış arızalar mıdır, yoksa kapitalist üretim ilişkilerinin sistematik olarak yeniden ürettiği sonuçlar mıdır? Eğer ikinci ihtimal doğruysa, sonuçları üreten mekanizmayı yerinde bırakıp kurumlar ve karşı-güçler aracılığıyla sonuçları sürekli düzeltmeye çalışmak, sistemin çelişkilerini çözmekten çok onları idare etmek, ertelemek, yönetilebilir kılmak anlamına gelir. Bu, geçici bir taktik olarak anlamlı olabilir; ama bir strateji, bir ufuk olarak yetersizdir.
Liberalizmin Kendi Krizini Açıklamak İçin Gitmek Zorunda Kaldığı Yer
Acemoğlu devrimci bir manifesto yayımlamış değildir. Özel mülkiyetin kaldırılmasını savunmuyor, işçi iktidarı önermiyor, kapitalizmin aşılması gerektiğini söylemiyor. Tam tersine, liberal demokrasinin yeniden işler hale gelmesinin yollarını arıyor (Wolf, 2026; Poole, 2026). Bu bakımdan, The Economist‘in ona yönelttiği eleştirinin bir “işçi sınıfından söz ettiği için cezalandırma” olduğunu iddia etmek için elimizde kanıt yok — böyle bir niyet varsayımı hem aceleci hem gereksiz olur. İroni, böyle bir niyet varsayımına zaten ihtiyaç duymayacak kadar açıktır.
Asıl mesele şudur: Tam da bu nedenle The Economist polemiği tarihsel bir ironi kazanıyor. Liberalizmi kurtarmaya çalışan çağımızın en önemli liberal iktisatçılarından biri, kendi araştırma programının iç mantığı içinde giderek şunları söylemek zorunda kalmıştır: Teknolojik ilerleme kendi başına ortak refah yaratmaz. Sermayenin teknolojik tercihleri toplumun çıkarlarıyla aynı değildir. İşçilerin güç kaybı belirleyicidir. Üretkenlik artışının ücretlere dönüşmesi işçilerin pazarlık gücüne bağlıdır. Sermayeyi sınırlayabilecek örgütlü karşı-güçlere ihtiyaç vardır (Acemoglu ve Johnson, 2023; Acemoglu ve Johnson, 2024). Ve şimdi buna bir adım daha ekliyor: liberal demokrasi işçi sınıfını kaybetmiştir ve yaşayabilmek için onunla yeniden ilişki kurmalıdır.
Kurumları anlamaya çalıştıkça güç ilişkilerine varıyor. Teknolojiyi anlamaya çalıştıkça mülkiyet ve yön belirleme sorununa varıyor. Üretkenlik artışının neden çalışanlara ulaşmadığını araştırdıkça pazarlık gücüne varıyor. Paylaşılan refahın nasıl yeniden kurulacağını düşündükçe örgütlü emeğe ve karşı-güçlere ihtiyaç duyuyor. Liberal demokrasinin krizini açıklamaya çalıştıkça işçi sınıfının ekonomik ve siyasal güç kaybıyla karşılaşıyor.
Ama tam bu noktada, kendi mantığının onu sürüklediği yerde duruyor: mülkiyet ilişkisine, devletin sınıfsal niteliğine ve iktidar sorusuna dokunmadan.
Bu nedenle Acemoğlu’nun geldiği nokta, sosyalistler açısından ne bir zafer ilanıdır ne de küçümsenecek bir liberal reformculuk örneği. Daha öğreticidir: liberalizmin, kendi krizini dürüstçe açıklayabilmek için ne kadar uzağa — Marx’ın bir buçuk asır önce sorduğu sorulara ne kadar yakına — gitmek zorunda kaldığını, ama o son adımın neden liberal projenin kendi sınırlarının dışına çıktığını gösterir. Acemoğlu’nun sorusu sermayenin gücünün nasıl dengeleneceğidir. Marksist soru ise sermayenin bu gücü neden sürekli yeniden ürettiği ve bu üretimi durdurmanın, dengelemekle değil, üretim ilişkisinin kendisini değiştirmekle mümkün olduğudur. İşçi sınıfı, Acemoğlu için daha dengeli bir kapitalizm ve daha dayanıklı bir liberal demokrasi yaratacak bir karşı-güçtür. Marksizm için ise kendi çıkarları, kendi örgütleri ve nihayet kendi iktidar iddiası bulunan bağımsız bir siyasal öznedir.
Yama büyümeye devam ediyor. Kumaş hâlâ sorgulanmıyor. Bu sorgulamayı yapmak, liberal iktisatçılara değil, işçi sınıfının kendi örgütlerine düşer.
Kaynakça Acemoglu, Daron ve Simon Johnson. 2023. Power and Progress: Our Thousand-Year Struggle Over Technology and Prosperity. New York: PublicAffairs. Acemoglu, Daron ve Simon Johnson. 2024. "Learning from Ricardo and Thompson: Machinery and Labor in the Early Industrial Revolution, and in the Age of AI." NBER Working Paper No. 32416. National Bureau of Economic Research. Jaumotte, Florence ve Carolina Osorio Buitron. 2015. "Inequality and Labor Market Institutions." IMF Staff Discussion Note SDN/15/14. Washington, DC: International Monetary Fund. Lenin, V. İ. 1917. Devlet ve İhtilal Poole, Steven. 2026. "What Happened to Liberal Democracy? by Daron Acemoglu Review – How to Fix the System." The Guardian, 7 Ağustos 2026. Stansbury, Anna ve Lawrence H. Summers. 2020. "The Declining Worker Power Hypothesis: An Explanation for the Recent Evolution of the American Economy." Brookings Papers on Economic Activity, Spring 2020. Wolf, Martin. 2026. "Is It Too Late to Save Liberal Democracy?" Financial Times, 12 Ağustos 2026.




