Bir internet kampanyasının başlığı şöyle: “Benim de İmzam Var! Türk Milleti Hayır Diyor!”[1]
İlk bakışta bir siyasi görüş açıklaması gibi görülebilir. Oysa birkaç paragraf dikkatle okunduğunda, karşımızda yeni “Terörsüz Türkiye” sürecine veya TBMM’ye sunulan çerçeve yasaya yönelik bir itirazdan ziyade, çok daha eski bir ideolojik kuruluş biçimi olduğunu görüyoruz. Şöyle özetlenebilir: Milleti sınıfsız bir bütün olarak tanımlamak; Kürt meselesini PKK ile özdeşleştirmek; Kürt kimliğinin siyasal ve toplumsal olarak tanınmasını ülkenin bölünmesiyle eşitlemek ve kendi siyasal görüşünü “Türk milletinin iradesi” olarak sunmak. Belki “millet kimin milletidir?” sorusunu sorarak başlamak gerekiyor.
Kampanya, Anayasa’nın 66. maddesindeki “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” hükmünü başlangıç noktası yapıyor ve buradan “hepimiz Türk’üz” sonucuna ulaşıyor. Hukuki bir tanımlama ile toplumsal gerçeklik birbirine karıştırılmış durumda. Bir insan aynı anda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, Kürt, kadın, işçi, emekli, Alevi veya başka bir toplumsal kimliğin taşıyıcısı olabilir, biri diğerini ortadan kaldırmaz ayrıca hukuki yurttaşlık eşitliği, toplumsal ilişkilerin eşit olduğu anlamına gelmez.
Kapitalist toplumda patron da işçilik yapabilir, işçi de; ikisi de yurttaştır; ama patron üretim araçlarının mülkiyetine sahipken işçi yaşamak için emek gücünü satmak zorundaysa, hukuk önündeki eşitlik, sınıfsal eşitsizliği ortadan kaldırmaz. Milliyetçi ideoloji, toplumdaki sınıfsal farklılıkları paranteze alır ve bütün toplumu tek bir “millî çıkar” etrafında birleştirir. “Türk milleti” tarih dışı ve sınıfsız bir öz müdür? Milliyetçi düşünce çoğu zaman “millet”i sanki tarihin başlangıcından beri mevcut olan doğal bir topluluk gibi ele alır. Marksist yöntem ise milletlerin nasıl ortaya çıktığını sorar.
Modern uluslar, ortak pazarların, merkezi devletlerin, ortak hukuk ve eğitim sistemlerinin, ulaşım ve iletişim ağlarının gelişmesiyle birlikte kapitalizmin tarihsel yükselişi içerisinde şekillenen toplumsal oluşumlardır. Dolayısıyla “Türk milleti vardır” demek başka şeydir; “Türk milleti tarih üstü, homojen ve sınıfsız bir bütündür” demek başka şey. Söyleşsek, söyleşinin ucu, merkez-çevre teorilerinden Kemalizme, muasır medeniyet anlatılarından enternasyonalizme kadar uzanır gider.
Bu arada Marx’ın İrlanda üzerine yazdıkları özellikle önemlidir. Marx’ın Engels’e 1869’da yazdığı mektupta: “İngiliz işçi sınıfı, İrlanda’dan kurtulmadıkça hiçbir zaman bir şey başaramaz.” der. Buradaki “kurtulmak”, İrlanda’yı egemenlik altında tutmaktan vazgeçmek anlamındadır. Ezilen ulusun üzerindeki baskı, ezen ulusun işçi sınıfının bilincini de bozar. İngiliz işçisi kendisini İrlandalı işçiden üstün gördüğü sürece, iki işçinin ortak sınıfsal çıkarları ikinci plana düşer. Türkiye’de de benzeri oluyor. Türkiye açısından bunun çok açık bir karşılığı var: Türk işçisi ile Kürt işçisinin gerçek bir sınıf kardeşliği kurabilmesi için Kürt işçiye “Kürtlüğünü unut, hepimiz Türk’üz” denmesi gerekmiyor. Tam tersine: “Etnik kökenin ne olursa olsun eşitsin; hiç kimse etnik kimliği nedeniyle baskı görmeyecek” denmesi gerekiyor. Çünkü eşit olmayanlar arasında “birlik” çağrısı, çoğu zaman güçlü olanın normunun herkes için geçerli ilan edilmesinden başka bir şey değildir.
Lenin’in ulusal sorun üzerine yazılarının en önemli taraflarından biri, iki şeyi birbirinden ayırması. Ulusların eşitliği ile burjuva milliyetçiliği. Lenin, proletaryanın etnik milliyetçiliğin peşine takılmasına karşıdır. Ama aynı Lenin, ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkını inkâr eden bir “birlik” anlayışının da işçi sınıfının birliğini bozacağını savunur. Her ne kadar Lenin’den günümüze gelen çözümlemelerde “kaderi tayin hakkı” değişik tartışmalara konu olsa da, bir ulusun ve/ya etnik topluluğun başka bir ulus ve/ya etnik topluluk üzerinde egemenlik kurduğu koşullarda “hepimiz aynı milletiz, bu meseleyi konuşmayalım” demek tarafsız değildir, zira egemen ulusun, etnik topluluğun milliyetçiliğini normalleştirir. Bu nedenle Marksist açıdan Kürt kimliğinin inkârı, Türk işçisi ile Kürt işçisi arasındaki güveni zedeler ve gerçek sınıf birliğini imkânsız kılar.
Gelelim şu cümleye “Türk, Kürt, Arap söylemlerine hayır”…Kimliklerin varlığını inkâr etmek neden birlik olsun? Kampanyanın “Türk, Kürt, Arap söylemlerine hayır” biçimindeki yaklaşımı, aslında son derece basit bir soruyla çürütülebilir: Bir insanın kendisini nasıl tanımlayacağına kim karar verecek? Devlet mi? Çoğunluk mu? Bir siyasi kampanya mı? Yoksa kişinin kendisi mi?
Bir Kürt yurttaşın “Ben Kürdüm” demesi, neden ülkenin bölünmesini talep etmek olsun ki? Kimlik ile siyasal program aynı şey değildir, bu ayrımı özellikle korumak gerekir, çünkü milliyetçi propaganda sürekli olarak şu üç şeyi birbirine bağlamaya çalışıyor: Kürt kimliği, Kürt milliyetçiliği, bölücülük. Oysa bunlar aynı şey değildir.
Aynı şekilde: Türk kimliği, Türk milliyetçiliği, devletin politikaları da illa aynı şey değildir. 21’inci yüzyıla gelmişiz, insanların kimliklerini inkâr ederek değil, kimliklerin üzerinde kurulan eşitsizlik ve tahakküm ilişkilerini ortadan kaldırarak ilerlememiz insani olan değil midir?
Kampanyanın en zayıf argümanlarından biri şu: PKK’nin adında “Kürdistan” ve “Kürt” bulunduğuna göre, örgütün “Kürtçü ve bölücü” olduğu açıktır. Şimdi, bir örgütün adını tartışabilirsiniz, örgütün siyasal programını da tartışabilirsiniz, ancak buradan, bir toplumdaki tarihsel sorunun varlığı veya yokluğu hakkında sonuç çıkarmak, neden ile sonucu tersine çevirmektir. PKK’nin ortaya çıkışı, Türkiye’deki Kürt meselesinin başlangıcı değildir. Tam tersine, bu örgütün ortaya çıkabilmesi için daha önce mevcut olan tarihsel, toplumsal ve siyasal çelişkilerden söz etmek gerekir. PKK’nin yöntemleri, silahlı mücadele stratejisi, siyasal çizgisi ve eylemleri elbette eleştirilebilinir. Ama bu eleştiri: “O halde Kürt meselesi yoktur” sonucunu doğurmaz.
Kampanyanın “yenilen düşmanla pazarlık yapmak teslimiyettir” anlayışı, tam bir eskilerin deyimiyle “Aristo mantığı” şeklinde siyaseti askerî bir düelloya indirger durumda. Oysa savaşın sona erdirilmesi ile savaşın kazanılması aynı şey değildir. Bir devlet askerî olarak üstün olabilir. Ama eğer aynı çatışma on yıllar boyunca yeniden üretiliyorsa, yalnızca askerî güçle sorunun çözülememiş olduğu da kabul edilmelidir.
“Bu çatışmayı yeniden üreten toplumsal ve siyasal koşullar nelerdir?” sorusu sorulmadığında, savaşlar, yalnızca ahlaki kategorilerle değil, maddi ve tarihsel koşulları içerisinde analiz edilmediğinde müzakereye de sıcak bakmamanız gayet normal hale geliyor. Bir çatışmanın sona erdirilmesi için görüşmek, karşı tarafın bütün taleplerini kabul etmek olmadığı gibi, müzakere de teslimiyet değildir. Barış da öyle… Siyaset, savaşın devamı olmak zorunda değildir.
Çerçeve yasa “her şeyi affediyor” mu? Burada propaganda ile yasa metnini birbirinden ayırmak gerekiyor. TBMM’ye 5 Ağustos 2026’da sunulan ve 10 Ağustos’ta 467 oyla kabul edilen yasa, bazı hukuki sonuçları belirli koşullara bağlıyor. PKK/KCK’nin fiilî varlığının sona ermesi ve silahların tesliminin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesi ve MGK tarafından teyit edilmesi gibi koşullar metinde yer alıyor. Ağır suçların bir bölümünü kapsam dışında bırakan düzenlemeler de bulunuyor. Dolayısıyla “herkes affedilecek”, “teröristler serbest bırakılacak”, “Öcalan’a statü verilecek” gibi ifadeler, yasa metninin kendisiyle tek tek karşılaştırılmadan siyasal propaganda cümleleri olarak kalıyor. Kaldı ki bugün kimi muhalif çevrelerin kendisine yapılan haksız suçlama ve tutuklamaların, şu an cezaevinde bulunduğu söylenen tutsakların başına hangi yüzdede geldiği ne malum? Metnin çerçevesine, hangi suçlar kapsamda, kim karar verecek, denetim mekanizması nedir, yargısal denetim var mı, devlet görevlilerine hangi sorumluluk muafiyetleri getiriliyor, hak ihlallerine karşı hangi güvenceler var, silahsızlanma nasıl doğrulanacak, süreç parlamento tarafından nasıl denetlenecek gibi sorularla yaklaşmak yerine; -mış gibi sunmak çok basit tabii.
Yeri gelmişken, Gramsci’nin “Millet” nasıl “genel çıkar” haline getirilir? sorusuna “hegemonya kavramı” ile yanıt vermesi çok açıklayıcıdır. Egemen ideoloji yalnızca insanları zorlayarak kabul ettirilmez. Daha güçlü yöntem, belirli bir sınıfsal veya siyasal çıkarı herkesin ortak çıkarıymış gibi sunabilmektir.
“Türk milleti hayır diyor.” Bu cümle tam da şöyle çalışır: Ortada konuşan belirli bir siyasal çevre var. O’nların görüşü “Türk milletinin görüşü” olarak sunuluyor, bu önemli bir ideolojik hamle, çünkü bundan sonra o görüşe karşı çıkmak, “Bu siyasi pozisyona katılmıyorum” olmaktan çıkarılıp “Millete karşı çıkıyorum” haline kolayca getirilir. İşte hegemonya tam burada kuruluyor.
Marksistlerin milliyetçi kampanyadan ayrıldığı yer burasıdır. Milliyetçi soru: “Türk milleti kazanıyor mu?” Marksist soru: “Emekçiler ne kazanıyor?” Çünkü “millet” soyut bir bütün değildir. Dolayısıyla “millî çıkar” denildiğinde Marksistler olarak sormamız gereken: Kimin çıkarı? “Millî birlik” sınıf mücadelesini askıya almanın diğer adı olabilir mi?
***
Barış yalnızca silahların susması değildir. Ama silahların susması küçümsenecek bir şey de değildir. Barışın siyasal anlamı, toplumsal çelişkilerin demokratik siyaset alanına taşınabilmesidir. Bu nedenle gerçek bir demokratik çözüm, Kürtlerin eşit yurttaşlığını, Türklerin eşit yurttaşlığını, kimliklerin özgürce ifade edilmesini, siyasal örgütlenme hakkını, düşünce ve ifade özgürlüğünü, demokratik denetimi, hukukun üstünlüğünü genişletmek olmalı.
Sonuç: “Türk milleti hayır diyor” değil, “biz böyle bir Türkiye istiyoruz” Biz “Türk milleti hayır diyor” demiyoruz. Çünkü hiç kimsenin kendi siyasal görüşünü milletin tamamı adına ilan etme hakkı yoktur.
Türk işçisiyle Kürt işçisinin birbirine düşman edilmesine hayır.
Kürt kimliğinin bölücülükle özdeşleştirilmesine hayır.
Türk kimliğinin devletin politikalarıyla özdeşleştirilmesine hayır.
Millî birlik adına sınıf sömürüsünün üzerinin örtülmesine hayır.
Barışın teslimiyet, müzakerenin ihanet, eşitliğin bölücülük olarak gösterilmesine hayır.
Ama:
Silahların susmasına evet.
Demokratik siyasetin genişlemesine evet.
Eşit yurttaşlığa evet.
Halkların kardeşliğine evet (bu konu bile tartışılıyor, kardeşlik bir hiyerarşi yaratıyor diye…).
Türk ve Kürt emekçilerinin ortak mücadelesine evet.
Milliyetçi kampanya “Türk milleti” “adına” konuşuyor. Biz ise başka bir cümle kuruyoruz: Türk’ün, Kürt’ün, Çerkez’in Laz’ın, Arap’ın, Ermeni’nin, Alevi’nin, Sünni’nin, inananın, inanmayanın değil; bütün bunların içinde yaşayan emekçinin ortak geleceği için konuşuyoruz. Çünkü bizim istediğimiz Türkiye, insanların kimliklerini inkâr ederek birleştirildiği bir Türkiye değil; kimliğini özgürce yaşayabildiği ve sömürüye karşı birlikte mücadele edebildiği bir Türkiye’dir.
[1]Bu kampanyanın bilgisi: https://c.org/QdjsZvQ4y9




