İktidardan Devlete, Siyasal Partiden İdari Merkeze: AKP’nin Bir Anlatısı Kaldı mı?

Cenk Saraçoğlu26 Ağustos 2026

AKP’nin iktidardaki gücünün neye dayandığı ve ne zaman çözülmeye başlayacağı üzerine yaklaşık çeyrek asırdır yürütülen tartışmaların değişmeyen başlıklarından biri onun “anlatı kurma” becerisi oldu. AKP’nin yaptığı işleri, aldığı kararları, girdiği ittifakları ve yaşadığı yön değişikliklerini kendisine dair daha büyük bir siyasal hikâyenin parçaları haline getirebilmesi, iktidarını yalnızca zora dayanarak değil, belirli bir ideolojik çerçeveyle bağlantılı bir şekilde sürdürebilmesinin göstergesi sayıldı. Bunun doğal karşılığı olarak da AKP’nin zorlandığı hemen her dönemde aynı hüküm büyük bir umutla tekrarlandı: “Artık anlatacak bir hikâyesi kalmadı.” Bu cümlede aslında örtük bir siyasal varsayım vardı: Bir iktidar yaptıklarıyla söyledikleri arasında anlamlı bir bağ kuramaz, tercihlerini kendisine ait tutarlı bir siyasal davanın içerisine yerleştiremez hale geldiyse meşruiyet üretme kapasitesini de tüketiyor, dolayısıyla tükeniyor demekti.

Eğer “anlatı kurma” becerisini AKP’nin süregelen iktidarının esas dayanaklarından birisi sayacaksak, o halde, ilk bakışta, bu noktada bir tıkanıklığın yaşandığını söylemek için fazlaca verimiz var demektir: Asgari ücretin açlık sınırının altına düşmesinin toplumda bir tepki oluşturmasından, muhalefet partilerine yönelik operasyonların toplumda meşruiyet üretememesine, Öcalan’la yürütülen sürecin beklenen heyecanı yaratmamasından, Filistin meselesinde söylemle icraat arasındaki derin çelişkiye kadar pek çok olguya bakarak bugün AKP’nin topluma anlamlı bir hikaye sunabilme zemininin aşındığı iddia edilebilir. Ve buradan da AKP’nin bir anlatı krizi içinde ancak zora dayanarak hakimiyetini sürdürdüğü iddia edilebilir.

Fakat, bu oldukça mantıklı gözüken çıkarım yanıltıcı olabilir.

Bu yazı, AKP’nin bugün bir anlatısının kalmamasından ziyade anlatı üretme mantığında niteliksel bir kopuşun yaşandığını iddia edecek. Söz konusu olan şey, AKP’nin siyasal bir parti olarak yaptıklarını tutarlı bir dava etrafında gerekçelendirme zorunluluğundan kendisini azat etmesi; ve salt bir siyasi parti olmanın ötesine geçerek “devletin katından konuşabiliyor olmayı” başlı başına yeni bir anlatıya dönüştürmesidir. 

Dünden Bugüne AKP Anlatıları: Devlettekilere Karşı Millet

Bugünkü anlatının özgüllüğünü görebilmek için öncekileri kısaca hatırlamak gerekir. AKP 2002’de iktidara geldiğinde kendisini Türkiye’nin kangrenleşmiş sorunlarına ve artık toplumun önemli kesimlerini yabancılaştırdığı söylenen elitist Kemalizme karşı “millet iradesinin” temsilcisi olarak sunuyordu. 2007’deki e-muhtıra sürecinde ise, toplum içerisinde Kemalist elitlerin mağdur ettiği kesimlerin temsilciliğini üstlenen ama devletin bir türlü gerçek anlamda iktidar olmasına izin vermediği bir hareket anlatısı yerleşti. 2013’te Gezi sonrasında “faiz lobisinin” ve uluslararası güçlerin ayağını kaydırmaya çalıştığı parti, 2016 sonrasında ise paralel devlete ve darbecilere karşı devleti ve milleti savunan parti anlatısı öne çıktı. Bunlar yalnızca birbirini izleyen propaganda temaları değildi. AKP bu anlatıları üretirken bir yandan girdiği seçimleri kazanıyor, sermaye sınıfı ve uluslararası güçler bakımından giderek daha fazla seçeneksiz hale geliyor, diğer yandan da devlet aygıtının içerisindeki hâkimiyetini artırıyordu. Başka bir ifadeyle anlatı ile maddi iktidar arasında birbirini besleyen bir ilişki vardı: AKP iktidarını genişlettikçe yeni anlatılar kurabiliyor, bu anlatılar da toplumsal desteğini ve hareket alanını genişletmesinin araçlarından biri haline geliyordu.

2019: Anlatıların Krizi

Bu ilişkinin gerçekten bozulduğu önemli momentin 2019 olduğu söylenebilir. Yerel seçimlerde aldığı büyük hasar ve özellikle İstanbul seçimlerini önce kaybettikten sonra iptal ettirip ikinci kez, üstelik daha büyük bir farkla kaybetmesi, AKP’nin o güne kadar duruma göre devreye sokabildiği anlatı repertuvarını ciddi biçimde tüketti. Zira 2019 seçimleri devlet içi belirli öbeklerle sürekli ayağı kaydırılmak istenen, millet iradesinin temsilcisi AKP eksenindeki anlatıların tam tersini ifade eden bir sahne olarak yaşandı.  Üstelik bu kez karşısında kendi anlatılarını boşa düşüren başka bir, karşıt “anlatı” belirmişti. Ekrem İmamoğlu’nun kendi hikâyesi üzerinden gelişen, direnildiğinde ve birleşildiğinde AKP’nin güç görüntüsünün ne kadar kırılgan olduğu ve onun üstesinden gelinebileceği ekseninde gelişen duygu muhalif kitleleri tesiri altına alan ayrı bir anlatıya dönüştü.

Burada önemli bir parantez açmak gerekir: Bu anlatıyı CHP ve Ekrem İmamoğlu tek başlarına yaratmadılar. Her ikisine de o kadar gönülden bağlı oldukları söylenemeyecek muhalif kesimler, etrafında kenetlendikleri bu özneleri kendilerinin de alışılmış sınırlarını zorlayan bir mücadeleye sevk ettiler. Aslında toplumun geniş muhalif kesimleri, öznesi kendilerinin olduğu bir anlatıyı sahiplendiler, işlediler ve yaydılar; İmamoğlu da bu toplumsal enerjinin kurucusu olduğu kadar onun tarafından ileriye doğru itilmiş bir siyasal figürdü.

2023: Boşluğu Dolduramamak

AKP’nin 2023 seçimlerini kazanması bu tespitle çelişmiyor. İktidarın binbir türlü avantajı ve müdahalesi yanında Millet İttifakı’nın 2019 sonrasında birikmiş olan toplumsal umudu ve dinamizmi temsil etmekten uzak kalması, daha köklü bir kopuş arayışına ses vermeyen ortalamacılığı ve bu dinamizmi Altılı Masa’nın sağcılığıyla iyiden iyiye seyrelten seçim kampanyası, AKP’nin bıraktığı anlatı boşluğunun muhalefet tarafından halkı özneleştiren başka bir hikâyeyle doldurulmasını engelledi. 2024 yerel seçimlerindeki ağır yenilginin ardından başlayan ve 19 Mart sonrasında yoğunlaşan operasyonların siyasal anlamlarından biri de, bu boşluğu yeniden doldurmaya namzet gözüken İmamoğlu’nu ve onun etrafında bir kez daha üretilebilecek “bunlar yenilebilir” duygusunu/özgüvenini saf dışı bırakma girişimidir.

2026: AKP’nin Bir Anlatısı Var mı?

Fakat burada asıl mesele artık İmamoğlu’nun kaderinden daha geniştir. Soru şudur: Bütün bunlardan sonra AKP’nin bugün bir anlatısı var mıdır? Evet, vardır. Fakat bu anlatı önceki dönemlerdekilerden önemli bir bakımdan ayrılıyor. Önce bu anlatının ne olmadığını söyleyelim: AKP bugün bir siyasi parti olarak kendisine mahsus, siyasal ve ideolojik bir davanın etrafında kurgulanan bütünlüklü bir anlatıyla topluma seslenmiyor. Birbiriyle çelişen, herhangi bir ilkeye bağlı gözükmeyen hamlelerini partinin geçmişten bugüne taşınan tutarlı hikâyesinin parçaları haline getirmek için özel bir çaba da sarf etmiyor. Daha ziyade, geçmişte bu davalar adına yürüttüğü mücadeleler sonucunda adım adım yerleştiği “devletin” katından, siyasi iktidarı aşan bir devlet gücünün ve aklının sahibi sıfatıyla konuşuyor. Her bir adımını bir partinin siyasal ve ideolojik doğrultusunun anlamlı parçaları olarak değil, halk tarafından bütünüyle idrak edilemeyecek, idrak edilmesi de gerekmeyen, ancak devletin ön cephesinde bulunanların içselleştirebileceği bir “aklın” gereği olarak sunuyor.

Bir zamanlar AKP’nin devlet içerisinde kadrolaştığını söyleyerek, kendisini hâlâ “kurulu devlet düzeni ve ayrıcalıklı bürokratik-askerî elitler karşısında milletin temsilcisi” olarak sunan bir öznenin “gerçek yüzünü” ortaya çıkardığımızı düşünüyorduk. Bugün ise AKP’nin devletleşmesi artık ona yöneltilen bir eleştiri olmaktan çıkmış, bizzat kendi anlatısına dönüşmüş durumda. Ortada AKP’nin gizlediği bir “gerçek yüz” yok; bu yüz kendi anlatısında bırakın gizlenmeyi abartılı bir şekilde sergileniyor, onun başat anlatısının merkezine yerleştiriliyor. Bir zamanlar AKP’nin mücadele ettiği devlet anlatısının yerini bugün AKP’de, en başta da Erdoğan’ın bedeninde bütünleştirilmiş devlet anlatısı alıyor.

“Biz Devletiz” Anlatısı

Bu, basitçe “biz artık devlet olduk, topluma da bir şey anlatma zorunluluğu taşımayacak kadar güçlüyüz” sarhoşluğundan veya iktidarın şehvetine kapılmaktan ibaret değil. Topluma yapılan her işi özel olarak anlatma gereğinin duyulmamasının kendisi anlatıya dönüşmüş durumda: türlü badirelerden geçmiş, her türlü fırtınaya karşı ayakta kalarak rüştünü ispatlamış Erdoğan ve etrafındaki kadronun, dayanıklılığı sayesinde aşama aşama “devlet” haline gelme hikâyesi. Hak edilmiş bir yükseliş, ve hatta lig atlama hikâyesi. Artık bu kadronun diğer siyasi partilerle yarışmayı çoktan aşarak, dünya ölçeğindeki fırtınalar karşısında “millet olarak ayakta kalmak” gibi çok daha büyük işlerle meşgul olduğu izlenimi veriliyor. Diğer partiler bir tartışmanın veya eylemin tarafı olacaklarsa, eş düzlemdeki siyasal rakipler oldukları için değil, devletin çekirdeğinin dışında kalmış “dünyadan bihaber” aktörler olarak “milleti koruma” görevini icra eden merkezin işini kolaylaştırdıkları veya zorlaştırdıkları ölçüde muhatap alınıyorlar. Böylece muhalefete yönelik müdahale ve basınç, bir yandan bu devlete dönüşme sürecini maddi olarak garanti altına alırken diğer yandan da “devlet aklı” etrafındaki anlatıyı pekiştiren birer imge olarak işlev görüyor.

Bunun gündelik işleyişteki karşılığını görmek zor değil. AKP, bakanlıklar eliyle alınan kararları, yapılan düzenlemeleri ve özellikle ekonomi politikasını topluma siyasal ve ideolojik bir çerçeve içerisinde sunmak için pek çaba harcamıyor. Bunlar yaygın bir tepkinin konusu haline geldiğinde ve bir cevap gerektirdiğinde, bağlayıcı cevap çoğu zaman parti sözcülerinden değil cumhurbaşkanlığı danışmanlarından, üstelik parti adına değil “devlet adına” geliyor. Cevabın içeriği de tartışmayı açan değil kapatan bir tonda, siyasi olmaktan çok idari ve güvenlik eksenli oluyor. Anlatı; bir siyasi partinin kendi tercihini savunmasından çok bir merciin konuyu kapatması şeklinde işliyor.

Devlet Aklı: Bölüştürülen Ehliyet

Burada iktidarın etrafındaki koalisyonun nasıl işlediğini anlamak bakımından da önemli bir ipucu var. AKP’nin kendi iktidarını sürdürebilmek için ittifak kurduğu ve zaman içerisinde Saray rejimine eklemlediği aktörler, merkeze yaklaştıkları ölçüde bu “devlet aklı” adına konuşma imtiyazından da pay alıyorlar.

Beş yıl önce Öcalan’ın idamını isteyenlerin bugün ona bambaşka bir tarihsel rol biçerken geçmişle bugün arasındaki mesafeyi uzun uzun izah etmek zorunda hissetmemeleri bunun örneklerinden biri. Buna itiraz edilebilir: “bugün yürütülen süreç fazlasıyla anlatısal bir çerçeveye oturtulmuyor mu?” diye sorulabilir.  “Terörsüz Türkiye” ifadesinin etrafında hayli iddialı, tarihsel ve gelecek tahayyülü yüklü bir hikâye kurulduğu ortada. Fakat bu itiraz, burada tarif etmeye çalıştığım şeyi çürütmek yerine tam da onun biçimini gösteriyor. Zira söz konusu anlatı yalnızca ileriye doğru kuruluyor. Dün idam isteyenlerle bugün masaya oturanlar arasında bir köprü inşa edilmiyor; böyle bir köprünün gerekli olduğu dahi kabul edilmiyor. Üstelik hikâyenin öznesi de herhangi bir parti değil: bu, AKP’nin ya da MHP’nin savunduğu ve hesabını vermek zorunda olduğu bir siyasal proje olarak değil, devletin ihtiyacını görmüş olmalarının doğal sonucu olarak sunuluyor. Anlatı ileriye doğru ne kadar genişlerse geriye doğru o kadar az bağlayıcı hale geliyor; geçmişini taşımayan bir hikâye, bugünkü sahibine hiçbir maliyet çıkarmıyor.

İstanbul belediyesine yönelik operasyonlarda bir yandan yolsuzluk hikâyesi kurulurken, AKP’ye geçen belediye başkanları söz konusu olduğunda aynı “titizliğin” gösterilmemesindeki bariz çelişkinin topluma izah edilmemesi de aynı mantığın başka bir görünümü. “Madem yolsuzlar, neden kendi partinize katıyorsunuz?” sorusu iktidar açısından rahatsız edici değil; zira tek tek iddiaların ikna edici olması, asıl anlatı olan “devlet aklının gereğinin yerine getirildiği” fikrinin yanında ikincil kalıyor. Zira, AKP’ye geçiş parti değiştirme değil, “devlette görev alma” olarak sunulabiliyor. AKP’ye yakın zamanda transfer olan ve bundan hemen bir iki hafta önce onu kıyasıya eleştirmiş olan siyasetçilerin insanı hayrete düşüren bu dönüşlerini, “fikirlerimi değiştirmedim; ben milletime hizmet etmek için buraya geldim” minvalindeki ifadelerle gerekçelendirmelerinin anlamı şudur: Bu siyasetçiler, bir siyasi partiden diğerine değil, devlete sahasına dahil olduklarını söylemekte, ve akp’nin “devletin ta kendisi” olduğu izlenimini pekiştirmektedirler. İktidar kendisini belirli bir ideolojik doğrultunun veya siyasi iddianın temsilcisinden ziyade “devlet alanının” kendisi gibi kurarken, bu alana dışarıdan dahil olanlara da aynı anlatıyı kullanma ehliyeti veriyor.

Saray rejiminin etrafına dizdiği aktörlerle ilişkisini ve buradaki iç hiyerarşiyi, bir tür “bayilik” ilişkisi gibi düşünebiliriz. Bir yanda, devlet gibi davranma tekelini elinde tutan ve bu ehliyetin kimlerle bölüştürüleceğine karar veren Erdoğan çevresi; diğer yanda, toplumda, bürokraside, yargıda ve güvenlik alanlarındaki fiili ve potansiyel etkilerini kanıtlayarak dağıtılan ehliyetten daha yüksek bir pay almaya çalışan güç öbekleri. Bu nedenle, bugün artık Saray rejimi etrafındaki koalisyonun bütün unsurlarının aynı ideolojiye bağlı olmasına veya geçmişleriyle bugünkü pozisyonları arasında özel bir tutarlılık göstermelerine ihtiyaç yok. Koalisyon içerisindeki asıl ortaklık, devletin çekirdeğinde bulunduğu varsayılan bir akla erişme ve onun adına konuşma yetkisinin kabul edilmesidir. Devlet aklının zırhına büründüğünüz andan itibaren geçmişte ne söylediğiniz veya hangi siyasi gelenekten geldiğiniz önemsizleşebilir.

Saray rejiminin ne kadar konsolide olduğu, kalıcı ve yerleşik bir düzen kurup kuramadığı elbette tartışmalıdır; fakat bir şeyleri siyasal olarak, ilkeler düzeyinde izah etmeye ihtiyaç duymayacak kadar devletle özdeşleşmiş olmanın hem fiilen, hem anlatı düzeyinde, hem de bir imge olarak sürekli üretilmesinin giderek bir yönetim tekniğine dönüştüğü söylenebilir.

Bunun da bir anda ortaya çıkmış olmadığını vurgulamak gerekir. Bir yönüyle bu, AKP’nin önceki anlatılarına eşlik eden devlete nüfuz etme hamleleriyle elde ettiği maddi kazanımların ürünüdür. Fakat bundan ibaret değildir. Aynı zamanda bu dönüşüm, sermayenin ve onun partilerinin uzun süredir kamusallığı aşındırmasının, demokratik siyasal müdahaleyi kendi hareket serbestisinin önünde bir ayak bağı olarak görmesinin yarattığı tarihsel zemin zayesnde mümkün olabilmiştir. Sermaye açısından, kendi yağmasına ve talanına karşı çıkabilecek toplumsal dinamikleri uzun müzakere ve izah süreçlerine ihtiyaç duymadan “zorunluluk” adına bastırabilecek bir iktidar biçiminin cazibesi yalnızca AKP dönemine mahsus değildir.

Piyasa Fetişizminden Devlet Fetişizmine

Bu bakımdan “devlet aklı” diye karşımıza çıkan şeyin kökenlerini, çok daha önce yerleşmiş olan “piyasa aklı” fetişinde aramak gerekir. On yıllar boyunca ücretlerin baskılanmasından kamu hizmetlerinin piyasalaştırılmasına, özelleştirmelerden çalışma hayatının güvencesizleştirilmesine kadar milyonlarca insanın hayatını doğrudan ilgilendiren tercihler, siyasal tercih oldukları inkâr edilerek “ekonominin gerekleri”, “piyasanın beklentileri”, “yatırımcı güveni” veya bütçe disiplininin zorunlulukları şeklinde sunuldu. Uygulanan emek karşıtı politikalar bir bakıma “ekonomi tanrısının aklının” ürünleri olarak izahtan muaf tutuldu. Toplumdan bu politikaların doğruluğuna siyasal olarak ikna olması değil, bunların başka türlü olamayacağını kabul etmesi beklendi. Bugün tanık olduğumuz süreç ekonomiyle sınırlı gözüken bu siyasetsizleştirme tarzının tüm siyasi-idari alanı içine alacak biçimde genişlemesi olarak okunabilir: yalnızca ekonominin değil, siyasetin ve hukukun da bir aşkın “devlet aklı” içerisinde yutulduğu daha ileri bir evre.

Burada “siyasetin yutulması” derken devlet aygıtı içerisinde bir hareketsizlik olduğunu söylemiyorum. Tersine, güç mücadeleleri, sermaye grupları arasındaki çıkar çatışmaları, uluslararası pazarlıklar ve iktidar bloku içindeki itiş kakış bütün yoğunluğuyla sürüyor. Fakat bütün bu yoğunluk siyaset değil “idaredir”: kimin nereye yerleşeceğinin, payların nasıl bölüşüleceğinin ve mevcut düzenin nasıl idare edileceğinin belirlendiği bir alan olarak idare. Siyaset ise ancak bu bölüşümün dışında bırakılanların, payı olmayanların kendi hayatları üzerinde eşit söz hakkı iddiasıyla ortaya çıkıp düzeni kesintiye uğratmasıyla başlar. Yutulan tam olarak budur: halkın kendi yaşam koşulları, kaynakların dağılımı ve ülkenin geleceği hakkında kolektif bir özne olarak müdahale edebileceği kurumsal ve ideolojik zeminlerin kapatılması.

Nitekim kendi aralarında ne kadar sert çatışırlarsa çatışsınlar, toplumsal bir direnişin bu kapalı alanın dengelerini değiştirme ihtimali belirdiğinde farklı yönetici aktörlerin hızla yekvücut olabilmesi bunun en açık göstergelerinden biridir: aralarındaki kavga idarenin içindeki bir kavgadır, siyasetin kapıdan girmesi ise hepsinin ortak meselesidir. Kısacası halkın kendi hayatı üzerindeki karar hakkının yerini, bu kararların piyasa veya devlet gibi ondan üstün olduğu varsayılan birtakım akıllara havale edilmesi alıyor.

Dolayısıyla devlet aklı bugün ideolojinin ortadan kalkmasını değil, belirli sınıfsal ve siyasal tercihlerin ideolojik ve siyasal mücadele alanının dışına çıkarılarak zorunluluk biçiminde sunulduğu özgül bir hegemonya biçimini ifade ediyor. Bu nokta, “AKP artık hegemonya kuramıyor, yalnızca zor kullanıyor” şeklindeki yaygın tezin neden tek başına yeterli olmadığını da gösteriyor. İktidarın topluma her yaptığını ikna edici biçimde anlatmakla ilgilenmemesi rıza üretiminden bütünüyle vazgeçtiği anlamına gelmiyor; rızanın içeriğinin değiştiğini gösteriyor. Bugün iktidarın insanlardan beklediği, her kararına inanarak destek vermeleri değildir. Beklenen, daha temel bir şeyin kabullenilmesidir: “Devlet daha iyi bilir; onun karşı karşıya olduğu meseleler sizin siyasal aklınızla kavranmaz; o yüzden devletin çekirdeğinde yer alanlardan her adımının gerekçesini beklemeyin”.

Böylece demokratik siyasette geçerli olması beklenen izah yükümlülüğü tersine çevriliyor. İktidarın topluma “neden bunu yaptım?” diye açıklama yapması yerine, toplumdan “neden devletin yanında değilsin?” sorusuna cevap vermesi bekleniyor. “Bizde izah bekleyeceğinize, neden burada olmadığınızı siz izah edin” diyen bir rejim mantığıdır bu.

Bunun uluslararası düzeydeki karşılığını da göz ardı etmemek gerekir. Tercihlerini ve eylemlerini tutarlı bir meşruiyet çerçevesine yerleştirme ihtiyacını giderek daha az duyan, gücün kendisini gerekçeye dönüştürdüğü normsuz bir uluslararası düzen Saray rejiminin bu yönetme tarzıyla son derece uyumludur. Trump’ın temsil ettiği karşı-devrimci uluslararası yönelimin, işbirliği yaptığı ülkelerde kendi halklarına hesap verme ihtiyacı içinde olan, halkın müdahalesiyle sınırlanan yönetimler yerine karar alma kapasitesini devlet ile lider arasında yoğunlaştırmış rejimleri tercih etmesinde şaşırtıcı bir şey yoktur. İçeride devlet aklının, dışarıda büyük güçlerin “çıkarlarının” siyasetin ve hukukun önüne geçirilmesi aynı tarihsel yönelimin farklı ölçeklerdeki tezahürleri olarak görülebilir.

Cumhuriyetten Kopuş ve Yeni Sözleşme

Bütün bunlar bize bir başka şeyi de gösteriyor: Saray rejimi artık yalnızca kurulmakta olan bir şey değildir; esas hatlarıyla içerisinde yaşadığımız rejim biçimidir.[i] Bunun cumhuriyetin tüketilmesinin hem bir etmeni hem de sonucu olduğu söylenebilir. Burada Cumhuriyet tarihini idealize eden, Türkiye’de devletin bir zamanlar gerçekten sınıflardan ve siyasi iktidarlardan özerk, halkın genel çıkarını kusursuz biçimde temsil eden bir yapıya sahip olduğunu varsayan bir geçmiş anlatısına ihtiyacımız yok. Fakat cumhuriyet fikri, en asgari düzeyde bile, devletin bir şahsın, partinin veya çıkar grubunun özel mülkü olmadığı; kamusal alanın ve ortak yararın bunların ötesinde bir referans oluşturduğu iddiasını içerir. Halk egemenliği ilkesi de yapılanların halk adına yapıldığının söylenmesini değil yalnızca, bunların halk yararı bakımından açıklanabilmesini ve tartışmaya açılabilmesini gerektirir.

Eğer ulaştığımız evrede siyasi iktidar bir şeyleri izah etmeye gerek duymayacak kadar “devletleşmiş” olmayı kendi kudretinin göstergesi haline getiriyorsa, burada cumhuriyet fikrinin temelindeki kamusal ilişki tersine çevrilmiş demektir. Devlet halka ait olduğu için iktidarın halka hesap vermesi değil, iktidar devleti temsil ettiği için halkın ona itaat etmesi beklenmektedir.

Saray rejimi bu bakımdan, siyasi iktidarın ve onun resmi ve fiili ortaklarının topluma tutarlı bir izah sunmaya ihtiyaç duymayacak kadar muktedir oldukları imgesiyle hareket ettiği, devletleşmeyi kalan en güçlü anlatı olarak sunduğu ve bu anlamda siyaseti devlet aklının içerisinde soğurmaya çalıştığı bir düzene tekabül ediyor.

Bu düzen bugüne kadar belirli bir siyasi güç biriktirmiş Saray dışındaki aktörlere/yapılara aynı zamanda bir teklifle geliyor: “Devlet aklıyla siyaset ve ideoloji yoluyla baş edemezsiniz; ona karşı çıkmanız akılsızca ve bastırılmaya yazgılı bir kalkışma olur. Bizden izah bekleyeceğinize neden devletin yanında olmadığınızı siz izah edin. Dahası, ille de muhalif kalmak zorunda değilsiniz; geçmişiniz ve ideolojiniz o kadar önemli değil, devlet alanına dahil olabilirsiniz. Laik de olsanız, sosyal demokrat da olsanız, milliyetçi de olsanız, dün bambaşka şeyler söylemiş de olsanız devlet aklının zırhına büründüğünüz anda bu alanın bir parçası haline gelebilir, onun koruma kalkanından istifade edebilirsiniz”.

Fakat “devlet alanı” herkesi içeremeyeceğine göre, onun dışında bırakılanlara yapılan teklif çok daha yalındır: “itaat edin ve teslim olun. Siyasetle ilgilenmeyin; halk olarak örgütlenip siyasi iktidarı ele geçirmek, kendi hayatınızın ve ülkenin geleceğinin nasıl şekilleneceği konusunda belirleyici olmak gibi bir iddianız bulunmasın”. “Size anlatacak bir şeyimiz, anlatma zorunluluğumuz yok; devlet aklından daha iyi mi bileceksiniz?” anlatısının siyasal tercümesi budur.

Buraya kadar tarif etmeye çalıştığım dönüşümün muhalefet açısından anlamı, yalnızca karşı karşıya olduğumuz rejime daha doğru bir isim vermekten ibaret olamaz. Eğer iktidarın bugünkü üstünlüğü artık kendi siyasal iddialarının tutarlılığını topluma kanıtlamaktan çok, devlet ile memleketi, devlet aklı ile ortak çıkarı özdeşleştirerek halkı siyasetin dışına itebilme kapasitesine dayanıyorsa, ona karşı muhalif siyasetin de eski alışkanlıklarıyla yoluna devam etmesi mümkün değildir. Dün söylediğiyle bugün yaptığı arasındaki çelişkileri teşhir etmek, iktidarı geçmişteki sözlerine veya artık taşımadığı siyasal ve ahlaki yükümlülüklere geri çağırmak bu yeni zeminde giderek daha sınırlı bir karşılık üretecektir.

Asıl mesele, “devlet aklı” adı altında halkın elinden alınan siyasal iradenin hangi toplumsal güç, siyasal dil ve stratejiyle yeniden kurulabileceğidir. Bu da devlet ile memleket/yurt arasında kurulan özdeşliğin nasıl kırılacağını, bugün devlet aklı olarak karşımıza çıkan siyasetsizleştirmenin piyasa aklındaki daha eski kökleriyle nasıl hesaplaşılacağını ve bütün baskılara rağmen teslim olmayan toplumsal kesimlerin bir kez daha muhalefet sahasındaki sağcılığın malzemesine dönüşmesinin nasıl önleneceğini birlikte düşünmeyi gerektiriyor. Bir sonraki yazıda tam da buradan devam ederek, bu yeni koşullar altında muhalif siyasetin neden başka bir güzergâh çizmek ve buna uygun yeni bir strateji geliştirmek zorunda olduğunu tartışacağım.

[i] Can Soyer, “Düzenin İçinde, Rejimin Dışında: Gayrı-devrimciliğin Krizi”, Ayrım, 25 Ağustos 2026 https://www.ayrim.org/guncel/duzenin-icinde-rejimin-disinda-gayri-devrimciligin-krizi/
İktidardan Devlete, Siyasal Partiden İdari Merkeze: AKP’nin Bir Anlatısı Kaldı mı?
0:00 / 0:00