“Kendisinden önceki egemen sınıfın yerini alan her yeni sınıf, amaçlarına ulaşabilmek için kendi çıkarlarını, toplumun tüm üyelerinin ortak çıkarları gibi göstermek ya da onları tümel olarak geçerli yegane rasyonel düşünceler olarak sunmak zorundadır.”
Karl Marx & Friedrich Engels – Alman İdeolojisi
Birinci Türk Tarih Kongresi’nde Zeki Velidi Togan, Türk ırkının gelişiminde coğrafya ve iklim değişikliklerinin etkisi üzerine Reşit Galip ve Sadri Maksudi ile bir tartışmaya girerler. Reşit Galip’e göre Orta Asya’daki büyük iç denizin kurumasını da içeren büyük bir kuraklık, Türklerin Orta Asya’yı terk etmelerinin en büyük sebebidir. Togan’a göre ise Orta Asya’dan göçün nedenleri çoğunlukla siyasi ve iktisadidir ve kuraklık, Türk ırkının Orta Asya’yı terk edişinin belirleyici etmeni olacak kadar süreklilik göstermemiştir. Ayrıca Togan’a göre tarih araştırmaları için yeterli veriye ulaşılabilen tarih devirlerinin incelenmesi daha isabetli olacaktır. [1]
Nitekim tartışmanın galipleri Zeki Velidi Togan’ın akademik yetkinliğini sorgulayacak kadar ileri giden, onu ihtilal döneminde Rusya’daki siyasi geçmişi üzerinden de vuran Reşit Galip ve Sadri Maksudi olmuştur. Böylelikle Türklerin tarih sahnesine çıkışı, yeterli veri bulunmamasına rağmen coğrafyanın etkisiyle açıklanmış, tarih müfredatları bu argüman baz alınarak hazırlanmıştır. Kongrenin sonlarına doğru kendisine yönelik tavırlar giderek sertleşen ve sonunda Darülfünun’a istifasını verip ülkeyi terk eden Togan, devlet kurumlarının tarihi taraflı anlatmasını daha sonra “tarih tetkikinin felce uğratılması” [2] olarak nitelendirecektir. Ancak işin özü, genç cumhuriyetin acil ihtiyacı olarak topluma ulus kimliği kazandıracak bir tarih anlatısının oluşturulmasından ibarettir. Kurucu ulusun tarih sahnesine çıkışının çerçevesi çizilmeli, “bilimsel doğruluğu aşan” [3] yanıyla bu tarih tezi hakim görüş haline gelmelidir.
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, devletin ekonomiye aktif müdahalesini savunan Keynesyen düşünce Avrupa’da geçerli oldu. Türkiye’de de bu dönemde planlı ve iç pazara dayalı korumacı bir ekonomi modeli sürdürüldü. Devletin piyasayı düzenleyip istikrarı sağladığı bir ekonomi modeli, hem büyümeyi garantileyecek hem de savaştan dönmüş Avrupa işçi sınıfının isteklerine cevap verecekti. 1970’lere kadar düşük işsizlik, yüksek büyüme ve hızla artan satın alma gücü, paralelinde kamu harcamalarının da artmasıyla bir refah devleti modeli oluşturdu ve “kapitalizmin altın çağı” olarak adlandırılan dönem yaşandı.
1970’lere gelindiğinde ise Keynesyen modelin yürütülmesinde giderek artan zorluklarla karşılaşılmaktaydı. Ekonomik durgunluk ve patlayan petrol krizi, Avrupa’da ve başta Türkiye ile Arjantin gibi çevre ekonomilerde bir dizi mali ve finansal krizi tetiklemişti. Kamu harcamalarının üretime kıyasla çok fazla olduğu, devletin hantallaştığı gibi gerekçelerle fatura refah devleti modeline kesildi. Çözüm için en başta tam istihdam ve devlet finansmanlı sosyal güvenlik gibi temel unsurlardan vazgeçildi. Daha sonra planlı bir sendikasızlaşmanın yürütüldüğü, finans sermayesinin büyüdüğü piyasa temelli bir anlayış benimsendi. Yapılmak istenen değişiklikler mevcut düzeni o kadar tersyüz ediyordu ki, Türkiye’de ancak güçlü toplumsal muhalefetin askeri bir darbeyle ezilmesi sayesinde gerçekleşebildi. Ancak bu sert geçiş “gerekliydi” çünkü sermayenin başta devletin kendisi olmak üzere ulusal engellere takılmaması, güçlü sendikalar ve yüksek işçi ücretlerini dert etmemesi gerekiyordu. Devlet de bu noktada ekonomik etkinliği minimumda olan, asıl görevi sermayenin önünü açmak olan bir enstrüman olacaktı. Dolayısıyla birbirine tamamen zıt iki farklı ekonomi modeli, ekonominin vaz olunan bütün evrensel kurallarına rağmen farklı dönemlerde, yalnızca sermayenin gereksinimleri değiştiği için uygulanmış oldu.
Güncel iktisadi anlayışta enflasyonla mücadelenin en yaygın yöntemi, sıkı para politikasıdır. Devletler ve merkez bankaları yüksek enflasyona müdahale etmek için faizleri artırır, para arzını daraltır ve tüketimle yatırımları dengelemeye çalışır. Astronomik şirket kârları gibi, doğrudan sermaye sahiplerinin cebine giden ve enflasyonu artıran maliyet kalemleri gözlerden kaçırılarak, enflasyonun çaresinin işçi ücretlerinin reel olarak düşürülmesi olduğu görüşü parlatılır. Yeniden, değişmez kurallar bütünüyle ekonomi “bilimi”, milyonlarca insanın gelirini doğrudan düşürmek pahasına sermayenin çıkarlarını koruyan bir hamlenin rasyonelleştirme aracı olur.
Geçtiğimiz aylarda yapay zeka şirketi Palantir, 22 maddelik bir manifesto yayımladı. Manifestoda meselenin yapay zeka silahlarının üretilip üretilmeyeceği değil, kim tarafından ne amaçla üretileceği olduğu ortaya konulmaktaydı. ABD, askeri teknolojilerin geliştirilmesiyle ilgili “teatral tartışmalarla vakit kaybetmemeli”, yapay zeka temelli caydırıcılık için hızla harekete geçmeliydi. Manifesto adeta her an her yerde mümkün olduğunca çok inovasyon yapmanın dünyayı daha iyi bir yer yapacağına inanan 21. yy tekno-iyimserliğini sessizce çöpe atan bir reddiye niteliğindeydi.
Gelinen noktada işçiler yapay zeka tarafından çaresizce işlerinden edilmeyi beklerken, giderek daralan bir tekno-milyarder grubu göstere göstere servet piramidinin tepesinde, devletlerin izleyeceği politikalara etki edecek güce sahip durumda. Bunlar olurken ise medyada yapay zekanın ne kadar baş döndürücü bir hızla ilerlediği tekrar tekrar vurgulanmakta, teknoloji bariz biçimde güçlü azınlığa hizmet ederken bile insanlığın ortak çıkarına hizmet ediyormuş gibi lanse edilmektedir.
- J. Rousseau, “En güçlü gücünü hak, boyun eğmeyi de ödev biçimine sokmadıkça daima egemen kalacak kadar güçlü değildir.” [4] der. Adaletsizlikler tarih boyunca zorla olduğu kadar rızayla da kabul ettirilmiştir. Kitleler, yönetici elitin en doğru kararları verdiğine, yalnızca onun karar ehliyetinin bulunduğuna ikna olmasalardı, egemenler zenginliği ellerinde bu kadar rahat tutamazdı.
Bugün ekonomi, tarih, teknoloji, hukuk hatta bazen sanat gibi alanlar insanların zihinlerinde anlamlarını, sınıflar arası mevcut güç ilişkilerine bağlı olarak şekillenen bir çeşit ortodoksiyle edinir. Ortodoksi (orthos + doxa) “doğru inanç, doğru fikir” anlamına gelir. Doğru fikir ise kuralların yazımına hangi toplumsal sınıfın ne oranda etki edebildiğiyle, kuralları kendi tarafına ne düzeyde çekebildiğiyle belirlenir.
Egemen sınıfların ayrıcalıklarını meşrulaştırma yeteneği tam da ortodoksi yaratma meselesine eğilmelerinden ileri gelir. Bunun için ekonomi, tarih, teknoloji vb. olgular tarih-sınıf bağlarından koparılıp evrensel ve donuk birer kurallar listesi biçimine sokulur. Böylelikle düzenin meşruluğunun yanında onun asla değişmeyeceği fikri de inşa edilir. Bu süreçte bilim insanları, akademisyenler ve hatta siyasiler, tarafsız sözcüler olarak başroldedir.
Ne var ki, bir çeşit üst evrende belirlenmiş, ezeli ve ebedi bir ortodoksi yoktur. Ortodoksi maddi yaşamın bir yansıması olarak oluşur. Belli grupların çıkarlarını yansıtır. Taraflıdır. Şekillendirilir. Bir sınıf karakteri vardır. Doğru veya yanlış, iyi veya kötü olması kimin gözünden bakıldığına göre değişir. En önemlisi, egemen sınıfların kontrolündeyken kitlelerin egemenlerin kavram setiyle düşünecekleri bir illüzyon yaratır.
Örneğin bugün daha çok vergi vermenin ortalama insanların işine yaramayacağına [5] multimilyarderlerin inanmaları, bunun ekonominin bilimsel kurallarına dayandığına kendilerini ikna etmeleri kolaydır. Ancak yeterli değildir. 2026 itibariyle 278 milyar dolar serveti bulunan birinin vergiye dair görüşlerini, Türkiye’de vergi yükünün 3’te 2’sini bilfiil sırtlayan bir beyaz yakalının da benimsemiş olması gerekir. Bu anlamda beyaz yakalının egemen fikirlerle olan ilişkisi, Kilise’nin aktardığı ilahi buyrukları sorgulamayı aklından bile geçirmeyen bir Ortaçağ köylüsününkiyle aynı olmalıdır.
İnsanlığa tarafsız mekanizmalar gibi sunulan ekonomi, tarih, teknoloji gibi disiplinler, kitleler onlara müdahale etmeyi tercih etmediği sürece egemenlerin elinde birer hegemonya mekanizması olarak kalmaya devam edecektir. Sıradan insanın bu kavramlarla bağını kendi isteğiyle koparması, egemenlerin daha da pervasız hareket etmelerine alan açmaktadır.
Egemenlere göre işin doğası bunu gerektirse de, zenginlerin krizlerdeki rolünü gizleyen bir ekonomi, tarihi yapan kitlelerin büyük insanların arkasına süpürüldüğü bir tarih, patronları devletlere kendi ajandalarını dayatacak kadar güçlendirirken binlerce çalışanı ansızın işsiz bırakan bir teknoloji, değiştirilemez değildir. Değişmesi için ise kavramlara kendi çıkarlarını gözeterek bakma alışkanlığı edinmiş, egemenlere kolektif biçimde siyasi ve kültürel baskı yapabilen sıradan insanlar ve içinden çıkardığı sözcülerin varlığı gereklidir. Çünkü bahsedilen kavramlar, zengin azınlığın memurluğunu yapan uzmanların tekeline bırakılamayacak kadar hayati önemdedir.
[1] Türk Tarih Kurumu, Birinci Türk Tarih Kongresi: Ankara, 2-11 Temmuz 1932, Konferanslar, Müzakere Zabıtları (Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2010) [2] A. Zeki Velidi Togan, Tarihte Usül (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019) [3] Turgut Özakman, Cumhuriyet: Türk Mucizesi İkinci Kitap (Bilgi Yayınevi, 2010) [4] Jean-Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2009) [5] https://www.nbcnews.com/business/corporations/jeff-bezos-taxes-mamdani-billionaires-rcna346090 (Son erişim tarihi 6 Ağustos 2026)




