Havalı Saçlardan Nefesi Kesilmiş Muhalefete: 80’ler Nasıl Görünürdü?

Sinem Yıldız11 Eylül 2026

İmajlardan teşekkül tüketim odaklı kültür toplumu, geçmişi tarihsel bağlamından kopararak katıksız bir estetik nesneye dönüştürme konusunda son derece mahir. Son günlerin sosyal medya platformlarını kaplayan “80’lerde nasıl görünürdüm?” akımı, yapay zekâ filtreleri vasıtasıyla bizlere hacimli saçlar, neon ışıklar, ikonik deri ceketler ve sıcak bir retro aura vaat ediyor. Ne yalan söyleyeyim, hepimiz de epey güzel gözüküyoruz! Özlemişiz vatkaları, büyük küpeleri, pasparlak gülüşleri! Ancak bu pasparlak gülüşler nostaljik bir iç geçirişe döndüğünde; tarihsel gerçekliği evcilleştirme, piyasaya sunan işlevsel bir tüketim biçimine dönüştürme riski de taşıyor. Dolayısıyla hafızasızlaşma da kaçınılmaz bir hâl alıyor.

Yazıda birkaç defa dile getireceğimi en başta da söyleyeyim; bu yazının amacı kimseye üstenci bir tavırla erdem sopası sallamak ya da bireysel tercihleri ahlaki bir yargılamaya tabi tutmak değil. Günümüzün getirdiği yabancılaşmanın pek çok farklı hâli var ve hepimiz şu ya da bu şekilde bu sistemin içinde bu süreçleri bizzat yaşıyoruz. Asıl derdimiz, hepimizin paylaştığı bu ortak yabancılaşma zemininde, bireysel masumiyetlerin ötesine geçip toplumsal hafızanın nasıl dönüştürüldüğünü ve arka planda nelerin üstünün örtüldüğünü kolektif bir bakışla tartışabilmek olmalı. Çünkü hiç de tesadüf olmadığı gibi imal edilen de bir “hafızasızlaştırma” girişimi bu. Geçmişin çelişkilerinden arındırılarak pazarlanması, acı veren, rahatsız edici, hesap soran direnç anlarının görünmezleştirilmesi toplumun tarih bilincini askıya almayla sonuçlanırken kolektif bellek ise, hangi referanslarla oluştuğu bilinmeyen, kaç kişinin gerçekliği olduğu sorgulanmaya açık yüzeysel imgelerle doluyor.

Havalı Saçların Ardındaki

Biraz perdeyi aralayıp sahne ışıklarını kıstığımızda, bilhassa Türkiye ölçeğinde son derece karanlık, tahripkâr ve etkileri bugüne uzanan bir siyasal atmosfer ile karşılaşıyoruz. Yani hepimizin bildiğini hatırlatmak ne haddime diyeceğim de belki de hafızayı diri tutmak için “tekrar”a başvurmak fena bir fikir olmayabilir. Hatta bir yerlerde algoritmayı bile dürteriz, kim bilir! Kısaca bakalım: 1980’ler; 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle başlayan süreç, toplumsal ve siyasal yapının tepeden tırnağa otoriter bir zihinle yeniden dizayn edildiği tarihsel bir eşikti. Bu süreç, cumhuriyet tarihinin en kitlesel ve dinamik damarı olan sol hareketlerin devlet şiddetiyle fiilen tasfiye edildiği, fiziki ve fikri olarak nefessiz bırakıldığı bir yıkım dönemine tekabül ediyordu.

Bu siyasal şiddet, soyut bir baskı rejiminin ötesine geçerek cezaevlerinde kurumsallaştırılan sistemli işkence mekanizmalarıyla somutlaşmış; idamlar, gözaltında kayıplar, vatandaşlıktan çıkarmalar ve yüz binlerce insanın cendereden geçirildiği yargılama süreçleri yalnızca bireyleri değil, toplumun kolektif özgüvenini ve geleceğe dair umudunu da hedef almıştı. Bedenlerin ve zihinlerin hizaya sokulmak istendiği bu cezaevleri, tüm topluma dalga dalga yayılan bir korku iklimi yaratarak günümüze kadar sürecek derin bir toplumsal travma ve depolitizasyon mirası bıraktı. Diğer yandan 12 Eylül, toplumsal muhalefetin maddi zeminini yok etmek üzere iktisadi ve siyasal mekanizmaları eş zamanlı olarak devreye sokmuştu. Darbeden hemen önce ilan edilen 24 Ocak 1980 Kararları ile Türkiye ekonomisinin neoliberal küreselleşmeye eklemlenmesi hedeflenmiş; bu dönüşüm ancak emeğin ve örgütlü toplumun direncinin kırılmasıyla mümkün görülmüştür. Bu doğrultuda DİSK başta olmak üzere işçi sendikalarının faaliyetleri durdurulmuş, grev ve toplu sözleşme hakları kısıtlanmış, dönemin etkili meslek örgütleri ve demokratik kitle örgütleri kapatılmıştır. 1982 Anayasası ile örgütlenme özgürlüğü dar bir hukuki kıskaca alınarak emek hareketi adeta bir silindir gibi ezilmiş; kamu yararı ve hak arama arayışları suç unsuru hâline getirilmiştir. Bana kalırsa burada asıl kritik nokta şu: 12 Eylül yalnızca örgütleri, partileri ve sendikaları hedef almadı; asıl olarak insanların bir araya gelme kapasitesini, birbirleriyle temas kurma zeminini tarumar etti. Kahvehane sohbetleri, mahalle dernekleri, öğrenci yurtları, sendika lokalleri, fabrika önündeki dayanışma çadırları dışında sokak karşılaşmaları, bir şarkının nakaratında bir araya gelişler, toplumun ortak hafızasını muhteva eden ritüeller, yani tüm bu kolektif temas noktaları ya doğrudan kapatıldı ya da üzerlerine öyle yoğun bir korku ve şüphe iklimi çöktü ki, kendiliğinden(miş gibi) içi boşaldı. Bir araya gelmenin kendisi tehlikeli, gözle görülür, kayıt altına alınabilir bir eylem hâline geldi. Bugün nostaljik bir estetikle anılan o dönemin asıl mirası işte bu: Ortaklaşma zemininin, toplumu toplum yapan o görünmez bağların sistematik biçimde tahrip edilmesi. Ve bu tahribat, darbenin resmi olarak sona ermesinden sonra da farklı araçlarla, bu kez piyasanın ve kentsel dönüşüm araçlarıyla devam etti.

Siyasal alanın bu derece vakumlanması ile muhalefetsizleştirilen kamusal alan, ideolojik düzeyde ise Türk-İslam sentezi ile dolduruldu. Aydınlar Ocağı bünyesinde imal edilen bu sağ-muhafazakâr doktrin, askeri cunta tarafından sol fikirlerin yayılmasını engellemek ve uysal kitleler yaratmak amacıyla devletin resmî ideolojisi mertebesine yükseltildi. Zorunlu din derslerinin müfredata girmesi, muhafazakâr ve dini yapıların önünün açılması, eğitimden bürokrasiye kadar devletin kılcal damarlarına bu ideolojinin zerk edilmesi dönemin temel karakteristiği oldu. Böylece 12 Eylül rejimi; bir yandan toplumu kuralsız piyasa koşullarına uyumlu, bireyci ve tüketim odaklı öznelere dönüştürürken, diğer yandan derin bir muhafazakârlaşma dalgasını kurumsallaştırarak günümüzün siyasal ikliminin ideolojik harcını karmıştır.

Yan Yana Gelmek Arzusu

“80’lerde nasıl görünürdüm” akımına katılanları, yani kendimi, eşimi, dostumu, yoldaşımı tekil düzeyde politik bir bilincin yokluğuyla, sığlıkla ya da etik bir yetersizlikle itham ederek mahkûm etmeye çalışmak, sorunlu ve son derece kolaycı bir kestirme yol olacaktır. Zira yapay zekâ filtrelerine sığınan bir kuşağı ahlaki bir mahkeme kürsüsünden yargılamak; yangının tarihsel ve toplumsal sebeplerini sorgulamak yerine, dumandan gözü yandığı için gözünü kapatanları suçlamaktan farksız. Meselenin özü, bireysel apolitizmden ziyade, günümüz insanını ve özellikle gençliği dört bir yandan kuşatan ağır, felç edici ve nefes aldırmayan cenderede yatıyor. Geçim ve barınma krizinin, felaketlerinin, bitmek bilmeyen güvencesizliğin toplumun ruhunda kalıcı bir tahribat yarattığı günümüz Türkiye’sinde insanlar, ne ortak bir paydada buluşup kolektif bir dayanışma zemini örebiliyor ne de insanca “sosyalleşme” pratiklerinin en asgari şartlarına erişebiliyor.

Bugün geldiğimiz noktada, 12 Eylül’ün siyasi şiddetle yaptığını, neoliberal kentleşme ve piyasalaşma çok daha sinsi ve sürekli bir biçimde yapmaya devam ediyor. Bizi birbirimize bağlayan tüm zeminleri, adım adım, metrekare metrekare ortadan kaldırıyor. Vaktiyle parasız oturulabilen parklar, oturmak için bir şey sipariş etmek zorunda olmadığınız kaldırımlar, beş kadın yan yana gelse durdurulacağı meydanlara dönüştü. Bütün bu “hiçbir şey talep etmeyen” mekânlar bugün ya inşaata kurban gitti ya da güvenlik kameralarıyla, çitlerle çevrili. Bir araya gelmek, artık kendiliğinden gerçekleşen bir şey değil; planlanması, bütçelenmesi, zamana yayılması gereken lüks bir tüketim nesnesi hâline geldi.

Sıradan bir Cuma akşamda dostça bir sohbetin, hafif çakırkeyifliğimizin dahi amansız bir bütçe ve zaman denklemine dönüştüğü bu düzende, keyifli birkaç saat geçirmek bile ağır bir kaygı ve suçluluk yüküne evriliyor. “Üçüncü birayı içsem mi? İçersem hem cüzdanım darbe alır hem de yarın sabahın köründe kahrını çekeceğim mesaiye yetişemem” iç hesaplaşmalarıyla kamusal dünyamız iskonto bile yapamayan hesap makinelerine indirgeniyor. Yaşam, özgürce tecrübe edilecek bir süreç olmaktan çıkıp ertesi günün sömürüsüne hazırlanılan bir bakım ve onarım mesaisine dönüşürken bugünümüz, henüz yaşanmamış olan yarının yorgunluğuyla ve borcuyla çoktan ipotek altında. Erişilebilir kültürel bir etkinliğe katılmanın veya tamamen hesapsızca bir arada bulunmanın imkânsızlaştığı bu sterilize edilmiş kent topografyasında, dikey ve yatay temas kanallarımız tamamen tıkanmış durumda. Dışarıdaki dünya pahalı, tekinsiz, dışlayıcı ve yabancılaştırıcı bir ortama dönüştükçe; biz de kendi yalnızlığımızla baş başa kalıyor; sınırları piyasa tarafından çizilmiş daracık yaşam alanlarına hapsoluyoruz; ev kiramızı ödeyebiliyorsak tabii!

Bir arada bulunmak bu denli maliyetli ve riskli, evet. Ama insanın topluluğa dahil olma ihtiyacı yok olmuyor hemen; adres değiştiriyor. Ortasında bir heykelin dikildiği, çocuğuna mısır aldığın seyyar araçların dolandığı, “abe alasın ablama bi’ gül” seslerinin eksik olmadığı -olmasın-  yeri geldiğinde “yeter” diyerek mahşer yerine çevirdiğimiz meydanlarımızı kaybettikçe dijital ekranın önünde -en azından görünürde- bedelsiz bir topluluk deneyimi arıyoruz. Ancak ekran, gerçek bir meydanın sunduğu o dokunsal, kendiliğinden ve öngörülemez temas biçimini ne kadar verebilir ki! Sunduğu şey, en fazla, yalnızlığın paylaşıldığı paralel yalnızlıklar. Tam bu yarığa “80’lerde nasıl görünürdüm” gibi akımlar, kaybedilen o ortaklaşma hissinin sahte bir ikamesi olarak yerleşiyor. Hayatın kendisinin devasa bir şantiyeye ve mesaiye dönüştüğü bu mekânsızlık ve imkânsızlık vasatında herkesin aynı anda, aynı filtreyi denediği, birbirinin yorumlarına baktığı bu zararsız, kolektif oyun, aslında bastırılmış “birlikte olma” arzusunun, en basit, en risksiz biçimde tatmin edilme çabası. Gerçek meydanlar elimizden alındıkça, algoritmanın kurduğu sahte meydanlara sığınıyoruz.

Sonuç Yerine

Nostaljinin büyülü aynası ve sosyal medya oyunları şimdiki zamanın sefaletini ve güvencesizliğini geçici olarak halı altına süpürmemizi sağlasa da toplumsal sorunlarımıza kalıcı çözümler üretemez; zaten iddiası ve amacı da bu değil. 80’lerin neon ışıklı estetiğinin arkasına gizlenen otoriter mirasın bugün yaşadığımız derin kamusal çoraklaşmanın ve muhafazakâr baskının tarihsel köklerini oluşturduğunu söylemek, dijital pazarlama nesnesi hâline getirilmiş illüzyonlarını teşhis etmek, tarihsel bilinci ve politik gerçekliği yeniden kazanmanın ilk adımı olabilir.

Ancak burada asıl sorumluluğu hatırlamakta, son bir kez daha, fayda var; derdimiz, dijital mecralarda bir akıma katılıp, basitçe bir paylaşım yapanları yargılamak değil olmamalı. Asıl amacımız kitleleri bu sanal sığınaklara mahkûm eden yapıyı dönüştürmek, sosyalleşmeyi ekonomik kaygıların, yarın baskısının ve mekânsal daralmanın ötesine taşıyacak kolektif hatları örmek. Geleceği yeniden kazanmak, geçmişin illüzyonlarına sığınarak değil; parçalanan kamusal mekânları ve toplumsal dayanışmayı sokakta, mahallede ve hayatın her alanında yeniden inşa ederek mümkün olacak.

Döneme ilişkin daha geniş bilgiye ulaşmak için: Akça, İ. (Der.). (2025). Türkiye siyaseti: Dönemler, aktörler, meseleler. Tarih Vakfı Yurt Yayınları
Havalı Saçlardan Nefesi Kesilmiş Muhalefete: 80’ler Nasıl Görünürdü?
0:00 / 0:00