Giriş: Bir Ev Vaadiyle Başlayan Bekleyiş (1991-1994)
NATO zirvesi sebebiyle ABD başkanına ve Avrupa ülkelerinin devlet ve hükümet başkanlarına sevimli (!) gözükmek için geceli gündüzlü makyajlanan Ankara’ya dair bir rant hikâyesi anlatmak istedim; çünkü kent birkaç günlüğüne kusursuz görünsün diye makyajlanabilirken, aynı kentte çalışan binlerce insanın otuz beş yıllık konut meselesi bitirilemiyor. Bu resim, yönetimin kimin için ve hangi hızla çalıştığını ele veriyor.
Annem, 1986’dan beri Ankara Büyükşehir Belediyesi’nde, belediyenin gündelik işleyişini ayakta tutan binlerce kamu çalışanından biri. Çocukluk hafızamda belediye, annemin işyerinden fazlasıydı; kreş servisinden mimar ve mühendis “ablaların”, “abilerin” odalarına kadar çocukluğum orada geçti. Annem yıllarca “Senin belediyede çalıştığın bir işin olmasın.” dedi. Ben yine de istihdamımın önemli bir kısmının yerel yönetimlerde olacağını düşündüğüm şehir planlama mesleğini seçtim. Bilirsiniz, hayatın şaşmaz ironisi şudur: insan ne kadar “olmasın” diye temenni ederse, yolu bir gün tam da oradan geçer. Benim yolum da bir dönem belediyeye düştü. Çocukken anlamını bilmeden dinlediğim “emsal”, “imar” ve “rant” sözcükleri böylece mesleki dilimin parçası oldu. Bu yazıyı yazarken çocukluk anılarımla şehir plancısı kimliğimi ayırmaya çalışsam da sürecin içine doğduğum ve süreç hâlâ devam ettiği için akademik mesafe koymakta zorlanabileceğimi baştan söyleyeyim.
Bu, annemin arsa payı üzerinden sosyal devletin, imar planlarının ve Ankara’nın bir bölgesinin dönüşüm hikâyesi; Karayalçın döneminde başlayıp Gökçek’in uzun döneminde bile bitemeyen, Yavaş döneminde hâlâ süren bir hikâye. Şunu belirtmek isterim ki annemin hikâyesini anlatan kişisel bir yazı değil; bize ait sandığımız bir mülkiyet hikâyesinin sınıfsal ve siyasal çelişkilerini açığa çıkarma, Karayalçın dönemini romantikleştirmeden, Gökçek dönemini tek adamın keyfiliğine indirgemeden, Yavaş dönemindeki kurumsal sürekliliği görmezden gelmeden bütün aktörleri güç ilişkileri içinde düşünme denemesi. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: bu bir süreç hikâyesi olduğu kadar iki tane de çuvaldız batırma hikâyesidir.
Akçalı Arsa ve Konut Yapı Kooperatifi’nin hikâyesi benim için aile içinde tekrar edilen bir cümleyle başladı: “Ankara’nın uzak bir yerinde Beytepe’de bir arsamız var.” Ne yaşanabilir bir ev ne somut bir mülktü; ertelenmiş bir vaatti. Vaat 1991’de verilmişti. Dönemin belediye başkanı Murat Karayalçın, kooperatifin resmî tarihçesine geçen konuşmasında yasaların memura maaş dışında bir şey vermeye izin vermediğini anlatıp eklemişti: “Size ikinci bir emekli ikramiyesi yerine geçecek Beytepe bölgesinde arsa tahsis edeceğiz”.[1] Kurulan kooperatife dört bine yakın memur ortak oldu; sayı sonra 3.381’e geriledi.[2] Annem de onlardan biriydi. Kimse arsa spekülasyonu düşünmüyordu; onlar Ankara’nın çalışan insanlarıydı. Bu arsa, emeklilikte başını sokacakları ev, çocuğa bırakılacak güvenceydi. Aradan otuz beş yıl geçti; Temmuz 2026 itibarıyla konutların teslimi tamamlanmamıştı.[2]
Konut kooperatifçiliği, Türkiye’de 1970’lerin sonlarından 1990’lara kadar ücretlilerin konuta erişiminde önemli bir araçtı. Toplu Konut Fonu desteğiyle 1980’lerin ikinci yarısında ruhsatlı konut üretimi içindeki payları %30’lar düzeyine yükselmiş; 1990’ların ikinci yarısından itibaren düşerek 2020’de %1’lere inmişti.[18] Ancak bu dönem yalnızca aşağıdan örgütlenen dayanışmacı bir model değildi: kooperatif biçimi, müteahhitlerin vergi ve arsa avantajlarından yararlandığı, üyeliğin kolektif karar alma ilişkisinden çok satış ve finansman aracına dönüştüğü yapılar için de kullanıldı.
Gene de kooperatiflerin bir kısmı maliyeti ortaklaştırarak piyasanın hanelere yüklediği yükü hafifletiyor; konut değişim değeri değil, kullanım değeri sayılıyordu. Akçalı’nın kuruluşundaki tahayyül de buydu: belediye çalışanları tek başlarına alamayacakları araziye kolektif biçimde erişecek, konut sahibi olacaktı. Karayalçın bu geleneğin yabancısı değildi; Kent-Koop genel başkanı olarak Batıkent’e öncülük etmişti ve Akçalı, o modelin memurlara uyarlanmış haliydi. Hazine arazileri ve kamulaştırmalarla oluşturulan yaklaşık 2.5 milyon metrekarelik ham arazi 1994’te Çankaya Belediye Meclisi kararıyla kooperatife tahsis edildi.[3] Bugün 3.381 payın iki bin kadarı hâlâ çalışan ya da emekli olmuş kamu görevlilerine ve mirasçılarına ait.[3]
Burada sosyalist bir şehir plancısı olarak ilk çuvaldızı batırmam gerekiyor. Barınma bir ikramiye değil, en temel haktır. Burada, sosyal haklar tapu beklentisine çevrildi. Karayalçın döneminin niyetiyle Gökçek döneminin rantçı pratiğini eşitlemek haksızlık olur; ama bu ilk modelde gelecekteki çelişkinin tohumu vardı. Güvence, kamusal bir konut sisteminde değil, değeri zamanla artacak özel bir arazi payında aranıyordu; insanlara ev değil, gelecekte değerlenmesi umulan toprak verilmişti. Arsa değer kazandıkça kooperatifin anlamı da değişti. Başlangıçta içinde yaşanacak ev, yani kullanım değeri önemliydi; yıllar geçtikçe arsanın ne kadar büyüyebileceği, yani değişim değeri belirleyici oldu. Lefebvre’in kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki çatışma dediği şey, bizim evde kuram olarak değil, bitmeyen bir arsa sohbeti olarak yaşandı.[4]
Bozkır çeperinin değer kazanması
Beytepe 1990’ların başında prestijli bir konut bölgesi değildi. Sonraki otuz yılda Eskişehir Yolu aksı genişledi; üniversite, hastane, savunma ve teknoloji yatırımları çoğaldı; Çayyolu, Ümitköy, Beytepe ve İncek üst gelir gruplarına yönelik kapalı sitelerin adreslerine dönüştüler. Sermaye birikimi bu yeni yapılı çevreye gömüldü.
Planlamada tanıdık bir döngü işliyordu: değer artışı gerekçesiyle yoğunluk artırılıyor, artan yoğunluk bölgeyi daha da değerlendiriyor, yeni artış bir sonraki plan değişikliğinin gerekçesi oluyordu.[5] Planlama böylece kenti kamu yararı doğrultusunda yönlendiren bir araç olmaktan çıkıp piyasanın yarattığı fiilî eğilimlere hukuki meşruiyet sağlayan bir mekanizmaya dönüşüyordu. Oysa arazi değerini yaratan bireysel emek değil; kamu yatırımları, plan kararları ve kentin kolektif büyümesiydi. Bu nedenle imar hakkı teknik bir hesap değil, toplumca üretilen değerin kimler arasında paylaşılacağını belirleyen siyasal bir tercihtir. Eleştirel kent yazınının temel tespiti de budur: yapılı çevre sermaye birikiminin başlıca alanına, plan değişikliği ise değer üretme ve aktarma aracına dönüşür[6][7][8]; Harvey’nin ifadesiyle sermaye, krizini mekâna gömerek erteler.[9] Akçalı’yı sıradan bir örnek olmaktan çıkaran, toprağın sahiplerinin büyük sermaye grupları değil, konuta erişmeye çalışan belediye çalışanları olmasıydı. Ne var ki, arazi değer kazandıkça ortaklar rantın potansiyel yararlanıcılarına ve yoğunluk artışının toplumsal meşruiyet dayanaklarından birine dönüştüler. Bu durum onları büyük şirketlerle eşit güce sahip aktörler yapmadı. Fikirtepe’nin gösterdiği gibi, yüksek kazanç vaadi değerin hak sahiplerine eşit ve zamanında aktarılacağı anlamına gelmez; rantı süreci yöneten şirketler denetler, mülk sahibi bekleyişin ve sözleşme belirsizliğinin taşıyıcısı olur.[10] Akçalı’da da barınma talebi ile rant beklentisi arasındaki sınır giderek bulanıklaştı.
Gökçek dönemi: Planın yerini plan değişikliğinin alması (1994-2017)
Melih Gökçek’in 1994-2017 arasındaki uzun belediye yönetiminde Ankara’nın planlama düzeni, proje odaklı değişikliklerin olağanlaştığı bir yapıya dönüştü; plan değişikliği, değer yaratmanın başlıca aracı hâline geldi. Literatürün “devlet eliyle mülkiyet transferi” diye adlandırdığı mekanizma tam burada işledi: kamu otoritesi, plan araçlarıyla toprağın değerini ve kimlere aktarılacağını yeniden kurdu.[10] Akçalı’da kuşatma önce mülkiyet üzerinden geldi; tapular ancak 2005’te, dönemin belediye bürokratlarından bir grubun ortak yapılması şartıyla devredilebildi.[3] Bir sosyal proje tapusunun bile pazarlık masasına yatırılması, imar onama yetkisinin nasıl bir iktisadi güce dönüştüğünü tek başına anlatmakta.
Alan defalarca planlandı, dava edildi, iptal edildi, yeniden planlandı. ŞPO kayıtlarına göre 2011 sonrasında sekize varan plan işlemi yargıya taşındı; büyükşehrin inşaat alanını altı kata kadar artırma girişimleri beş yıl boyunca defalarca iptal edildi.[11] Döngüyü imar planlarıyla az çok işi olan herkes bilir: plan yapılır, dava açılır, mahkeme iptal eder, aynı plan küçük değişikliklerle geri getirilir (ya da aynen geri getirilir), yeni dava açılır. Planlama, bilimsel ve demokratik karar üretme faaliyeti olmaktan çıkıp idare ile yargı arasında bir dayanıklılık yarışına dönüşür. Konut sayısı, ŞPO hesabına göre bir aşamada 3.915’ten yaklaşık 16 bine çıkarılmak istendi. Yoğunluk kararlarının iptalinin ardından 1/1000 ölçekli uygulama imar planı, Çankaya Belediye Meclisi’nin 2 Eylül 2016 tarihli kararıyla uygun görüldü; Büyükşehir Meclisi’nin 14 Ekim 2016 tarihli kararıyla tadilen onaylandı. Emsal 2,00’a bağlanmakla birlikte, plan notlarıyla zemin altı bazı konut alanlarının emsal hesabı dışında bırakılması fiilî yoğunluğu yeniden yükseltti.[11][12] Meslek odalarının itirazı, üyelerin konut sahibi olmasına değil; bekleyişin ayrıcalıklı yoğunluk artışlarına gerekçe yapılmasına ve artan nüfusa karşılık donatıların yeterince geliştirilmemesine yönelikti.[11][13]
Bu tartışmanın en güçlü belgesi, Danıştay 6. Dairesinin 25 Ocak 2022 tarihli kararıdır. İlk derece mahkemesi ve bilirkişi değerlendirmesine göre plan değişikliği bölge geneline kıyasla ayrıcalıklı yapılaşma oluşturuyor, mülkiyet desenine dayalı parçacı bir yaklaşım taşıyor, sosyal donatı standartlarını karşılamıyor ve yoğunluk artışının altyapıya etkisini değerlendiren zorunlu rapora dayanmıyordu.[5] Bölge İdare Mahkemesi iptali kaldırdı; Danıştay çoğunluğu planın ana gövdesini onadı, yalnızca bazı plan notlarını bozdu; karşı oy ise çevrede 0,30-0,50 emsaller varken bazı alanlarda 2,00’nin üzerine çıkıldığını, değişikliğin bilimsel tespit raporuna dayanmadığını yazdı.[5] Aynı dosyada biri “dinamik kent gelişimi”, diğeri “parçacı ve ayrıcalıklı planlama” gören iki hukuk yorumu yan yana duruyordu. Kamu yararı burada soyut bir hukuk ilkesi olmaktan çıkıp mücadele alanına dönüştü. Belediye büyüyen kentin ihtiyaçlarını(!), şirket uygulanabilir yatırım koşullarını, kooperatif yönetimi ortakların ev beklentisini, meslek odaları plan bütünlüğünü savunuyordu; hepsi aynı kavramla konuşuyordu, aynı kenti tarif etmiyordu.
Kooperatif ile şirket arasındaki ittifak
Akçalı’nın dönüşümündeki kritik eşik, kooperatifin YDA Grup ile kurduğu ilişkidir (büyük inşaat şirketlerinin göz diktiği arazilerden emekçilerin yüzünün güldüğü hiç görmedim).[17] 2007 planı düşük yoğunluklu, dubleks ağırlıklı bir yerleşim öngörüyordu; böyle olunca her ortağa konut çıkmıyordu. Kooperatifin 2010’daki yoğunluk artışı talebini geri çeviren büyükşehir yönetimi, adres olarak iktidara yakınlığıyla bilinen YDA Grubu’nu gösterdi; 2011’de YDA iştiraki arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi imzalandı.[3] Kooperatife en az 3.381 konut anahtar teslim verilecek, emsal artışından doğan geri kalan inşaat alanının tamamı yükleniciye kalacaktı.[3] Sözleşme, yüklenicinin kazancını ilave imar hakkına bağladı; yoğunluk artışı böylece projenin temel gelir mekanizması oldu.[3]
Bir kooperatifin inşaat şirketiyle sözleşme yapması olağandır. Asıl mesele, sözleşmeyle karar alma gücünün ve projenin niteliğinin nasıl değiştiğidir. Üyelerin barınma ihtiyacı için kurulan kooperatif zamanla büyük ölçekli bir yatırımın arsa sahibi ortağına; yönetim ise üyeler, yüklenici, belediyeler ve mahkemeler arasında müzakere yürüten profesyonel bir gayrimenkul aktörüne dönüşmüştür. “Kooperatif yönetimi şirketlerle işbirliği yaptı” derken kastettiğim, oy hakkı biçimsel olarak sürse de, kararların gerçek içeriğini belirleyen bilgi ve müzakere kapasitesi kooperatif yönetiminin elinde toplanmasıdır. Bilgiye erişim eşitsizse ve sözleşmenin alternatifleri açıkça tartışılamıyorsa, biçimsel eşit oy gerçek karar gücü üretmez; ortak, önüne konan paketi onaylayan kişiye dönüşür. Akçalı Biziz hareketinin 2024’te dile getirdiği hesap tetkik komisyonu talebi bu yüzden yalnızca bir yönetim çekişmesi değildir; kooperatifin kimin bilgisiyle ve kimin adına yönetildiği sorusunu açmıştır.[2][3] Hareketin kurucusu, kooperatifin eski hukuk müşaviri Ayhan Tuncer’in Akçalı Biziz’de yayımlanan notuna göre “seneleri çalınmış, kooperatif zarara uğratılmıştır”.[3]
Bu ittifakın en ağır sahnesi ise 2016-2018’de yaşandı; sahnenin ortasında Çankaya Belediyesi vardı. Hukuken hiçbir şey kesinleşmemişken, Eylül 2016’da yüklenici şirket Çankaya Belediyesi’ne bize yapı ruhsatını verirseniz, belediyeye 50 milyon liralık hizmet taahhüt ediyoruz, dedi. Meclis teklifi reddetmek şöyle dursun, oybirliğiyle kabul etti; ertesi yaz ruhsatlar düzenlendi, temeller atıldı. Şehir Plancıları Odası bu 50 milyonluk kâğıdı açık açık “rüşvet niteliğinde sayılabilecek maksatlı bağış” diye niteledi.[11] Altı ay sonra Ankara 11. İdare Mahkemesi yürütmeyi durdurdu; şantiyeyi mühürlemek Çankaya Belediyesi’ne düştü. Ama ŞPO’nun “ruhsatları geri alın” çağrılarına tek satır yanıt gelmedi; belediye, iptal kararına karşı mahkemeye giderken yanına müdahil olarak şirketi aldı.[11] Aynı belediye önce ruhsatı verdi, sonra mühürledi, en sonunda şirketle aynı safta hâkim karşısına çıktı.[14] Yatırımcının mali katkısı ile yararlanacağı imar kararı aynı masada konuşuluyorsa, imar pazarlığı nerede başlar, kamu yararı nerede biter? Davalarda kooperatif de odanın karşısında, şirketle belediyelerin yanında saf tuttu. Rant masaya geldiğinde parti rozetleri (CHP’li Çankaya, AKP’li Ankara Büyükşehir Belediyesi) çıktı; geriye 50 milyonluk taahhüt ve yirmi beş yıldır ev bekleyen memurlar kaldı. Bu süreci anlatırken bir hukuk parantezi açmak isterim. Plan iptalinin ruhsat ve başlanmış yapılara etkisindeki hukuki belirsizlik, davalar sürerken inşaatı ilerleten yüklenicinin iptal kararı geldiğinde fiilî bir oldubitti yaratmasına ve bu yoğunluğun sonraki kararlarda meşruiyet gerekçesine dönüşmesine imkân tanır.
Odalar mı geciktirdi, planlar mı?
Akçalı anlatısında, kooperatif üyeleri için meslek odaları projeyi davalarla geciktiren aktörlerdir. Otuz yıl bekleyen biri için yeni bir dava, ilkelerin savunulması değil, evinin bir kez daha ertelenmesidir, anlıyorum. Ama meseleyi “odalar imara karşı çıktı” düzeyine indirgemek haksızlık olur. Odalar üyelerin ev sahibi olmasına değil, konut ihtiyacının olağanüstü yoğunluk artışlarının meşruiyet gerekçesi yapılmasına itiraz etti.[11][13] Asıl soru şudur: “Belediye çalışanının konut hakkı neden ancak emsalin yükseltilmesine ve büyük bir yüklenicinin projeden yüklü bir ekonomik değer devşirmesine bağlı hâle gelmiştir?” Sorumlu, odalar değil, sosyal konutu kamu eliyle üretmek yerine arazi değer artışına havale eden sistemdir. Odalar dava açmasa inşaat belki daha erken biterdi; ama planlar kamu yararına uygun hazırlanmış olsaydı o davalar dayanak bulamazdı.
Mansur Yavaş döneminde de hikâye sıfırlanmadı. Büyükşehir Meclisi’nin 13 Aralık 2022 tarihli kararı, Danıştay kararlarının ardından 1/1000 ölçekli planı ve plan notlarını yeniden düzenledi.[15] Bu, Gökçek ve Yavaş dönemlerini siyasal olarak özdeş kılmaz; ama rant ve mülkiyet ilişkilerinin başkanlar değiştiğinde kendiliğinden ortadan kalkmadığını gösterir. Kurumlar yalnızca niyetlerle değil, devraldıkları sözleşmeler, yargı kararları ve tamamlanmamış projelerle de yönetilir.
Bekletilmenin siyaseti
Akçalı’nın nihai ürünü belki de konut değil, bekleyiştir. Annemin kuşağına “ikinci emekli ikramiyesi” denildi. Kimisi için emeklilik geldi, ev gelmedi. Çocuklar büyüdü, ev gelmedi. Başkanlar değişti, ev gelmedi. Teslim tarihi 2024 oldu; şimdi 2027 konuşuluyor. Oldfield ve Greyling (2016) beklemeyi boş bir aralık değil, vatandaş-devlet ilişkisini biçimlendiren siyasal bir deneyim olarak ele alır.[16] Bekleyiş, üyeleri edilgenleştirdiği kadar imar uzmanına da dönüştürdü: bir belediye memuru son otuz yılında emsal, yürütmeyi durdurma, istinaf, tahkim ve arsa payı karşılığı sözleşme kavramlarını öğrenmek zorunda kaldı. Memur konut sahibi yapılmadı ama bitmeyen bir gayrimenkul projesinin risk ortağı yapıldı.
İnşaat, mührün ardından üç buçuk yıl durduktan sonra 2021’de yeniden başladı.[2] Bu arada emlak piyasası aynı hisseleri “yatırım fırsatı” olarak pazarlamaya başladı; yorulan ortakların devrettiği paylar el değiştirdi. Memurun ömrünü verdiği bekleyiş, başkasının portföy çeşitlendirmesi olmuş durumda. Mayıs 2026’daki 35. Olağan Genel Kurul’da kuralar nihayet çekildi; ama aynı kurulda başkan %80 dolayında fiziki ilerlemeden söz ederken, YDA yöneticisi takvimin gerisinde kalındığını kabul edip tahkime gidilmemesi hâlinde Kasım 2027’de teslimi öngördüklerini açıkladı.[1] Ortağın tercihi şudur: hakkını hukuken ararsa, inşaat daha da gecikir; aramazsa, şirketin yeni takvimini kabul eder. Bu, eşit taraflar arasında bir pazarlık değildir.
Proje tamamlandığında bu hikâye muhtemelen bir başarı olarak sunulacak. Ama başarı yalnızca ortaya çıkan mülkün fiyatıyla ölçülemez.
Bir konut politikası insanlara bir kuşak boyunca belirsizlik yaşatıyorsa başarısızdır.
Bir kooperatif, üyelerinin barınma ihtiyacını ancak büyük sermayenin kârlılık hesabıyla uzlaştığı ölçüde gerçekleştirebiliyorsa başarısızdır.
Bir planlama sistemi sosyal hakkı emsal artışına bağımlı kılıyorsa, kamusal niteliğini kaybetmiştir. Başarısızdır.
Belediyeler, arsa hissesi dağıtıp değerlenmeyi bekletmek yerine mülkiyeti kamuda tutan uzun süreli kiralık konutlar üretmeli; kooperatif yönetimleri bağımsız denetime, açık sözleşmelere ve üyelerin geri çağırma hakkına tabi olmalı; plan değişikliğiyle yaratılan değer artışının önemli bölümü sosyal konut, ulaşım ve donatı için geri alınmalı; arsa payı sözleşmeleri risk paylaşımı, gecikme yaptırımı ve şeffaflık ölçütleriyle kurulmalıdır. Bunlar teknik ayrıntı değil, sınıf siyasetidir: barınma hakkını piyasaya bıraktığınızda, daha fazla belirsizlik ve hayat tüketir.
Annemin arsası kimin Ankara’sını anlatıyor?
Akçalı’ya baktığımda yalnızca annemin bekleyişini görmüyorum; Ankara’nın sosyal belediyecilikten rantçı belediyeciliğe, kolektif konut fikrinden markalı gayrimenkul üretimine geçişini görüyorum. Karayalçın döneminin vaadi, bütün eksiklerine rağmen emeğe sesleniyordu; Gökçek rejimi, toprağın değerini azamileştiren proje odaklı müdahaleleri olağanlaştırdı. Akçalı kooperatif yönetimi yeni rejimin dilini benimsedi; üyeler hem mağdur hem de rantın olası yararlanıcısı oldu. Burada bütünüyle masum tek bir kurumsal aktör yok; ama eşit sorumluluk taşıyan aktörler de yok. Emekli bir memurla büyük bir şirketi aynı güç düzlemine koyamayız; odaların davalarıyla, planları yeniden yeniden üreten siyasal iradeyi eşit ölçüde sorumlu tutamayız.
Ama yine de ikinci çuvaldızı kamu yararı savunmasının trajik yalnızlığına batırmak isterim. Meslek odaları onlarca dava açtı, bilirkişi raporlarıyla aykırılıkları defalarca tescil ettirdi; karşılığında yalnızca belediyelerin ve şirketin değil, ev bekleyen memurların da öfkesini kazandı. Oysa bu mücadele, kısa vadede teslimi uzatsa da, kamu eliyle yaratılan değerin şirket lehine sınırsız genişletilmesine karşı ortakların da çıkarını savunuyordu. Rant düzeni bu ortak çıkarı görünmez kıldı; mağdurlarla savunucuları birbirine düşürdü. Bana göre Türkiye kentleşmesinin son otuz yılına dair en iyi eleştirel çalışmaların satır aralarında anlattığı düzen, Beytepe’de beton bloklar olarak yükseliyor.[6][7][8][10]
Annemin arsasının hikâyesi henüz bitmedi. Belki annem otuz beş yıl önce vaat edilen “ikinci emekli ikramiyesi”ne birkaç yıl sonra kavuşacak. Ama prestijli bir siteye dönüşen o projede aidatını emekli maaşıyla ödeyemeyeceği, arabasız ulaşamayacağı için o evde muhtemelen oturamayacak. Anahtar yine de bir şeyi gösterecek: kamusal bir vaadin piyasa sözleşmesine çevrildiğini, belediye çalışanının istemeden umut bekleyen bir yatırımcıya dönüştürüldüğünü, kooperatifin bir proje geliştiricisinin ortağı hâline geldiğini ve bir kentin, emeği ödüllendirmek yerine ona beklemeyi öğrettiğini.
Annemle birlikte 3.381 kişi, aileleriyle on beş bin insan bekliyor. Konutlar teslim edildiğinde kurdele kesilecek, fotoğraflar çekilecek. O gün sorulması gereken soru evlerin piyasa değeri değil, “bir belediye çalışanı, kendi emeğiyle kurduğu kentte yaşayabileceği bir eve kavuşmak için neden otuz beş yıl beklemek zorunda kaldı; bu sürede kamu eliyle yaratılan değer kimler arasında, hangi sözleşmeler ve plan kararlarıyla paylaşıldı?” olacak. Sorulması gereken tek soru bu. Gerisi bir Ankara hikâyesi.
Kaynakça
[1] S.S. Akçalı Arsa ve Konut Yapı Kooperatifi resmî internet sitesi: “Hakkımızda”, 35. Olağan Genel Kurul (3 Mayıs 2026) duyurusu, kura sonuçları ve genel kurul tutanağı. https://www.akcali.org (erişim: Temmuz 2026). [2] “Türkiye'nin en büyük konut kooperatifinde isyan var”, Kısa Dalga, 11 Mayıs 2024. https://kisadalga.net/haber/detay/turkiyenin-en-buyuk-konut-kooperatifinde-isyan-var_99779 [3] Akçalı Biziz Hareketi, “Kuruluşundan bugüne yaşanan olayların sistematik özeti (kronolojik bilgi notu)”, akcalibiziz.com, http://akcalibiziz.com/kronolojiknot.php (erişim: Temmuz 2026). Not, kooperatifin 2011-2021 dönemi sözleşme hukuk müşaviri Ayhan Tuncer tarafından kaleme alınmıştır; içerdiği nitelemeler taraf beyanıdır. [4] Lefebvre, H. (1968/2015). Şehir Hakkı (çev. I. Ergüden). İstanbul: Sel Yayıncılık. [5] Danıştay 6. Dairesi, E:2019/20420, K:2022/555, 25.01.2022 tarihli karar. https://www.sonkarar.com/kararlar/danistay-6-daire-2019-20420-esas-2022-555-karari-71eb506b-838e-55c6-8ea1-d913a31f5fd2. Aktarımlar bu karardan alınmıştır. [6] Şengül, H. T. (2001). Kentsel Çelişki ve Siyaset: Kapitalist Kentleşme Süreçleri Üzerine Yazılar. İstanbul: Demokrasi Kitaplığı. [7] Bayırbağ, M. K., Schindler, S. ve Penpecioğlu, M. (2023). “The limits to urban revolution: the transformation of Ankara, Turkey, under the Justice and Development Party”, Urban Geography, 44(8), 1677-1700. [8] Batuman, B. (2013). “City profile: Ankara”, Cities, 31, 578-590. [9] Harvey, D. (1985). The Urbanization of Capital. Oxford: Blackwell. [10] Ay, D., & Penpecioğlu, M. (2024). Politics of “waiting for transformation” in protracted urban renewal projects in Turkey. Environment and Planning C: Politics and Space, 42(6), 1026–1044. https://doi.org/10.1177/23996544231222138 [11] TMMOB Şehir Plancıları Odası, “İnşaata Dayalı Ekonominin Çarklarında Akçalı”, 2 Ocak 2019. https://www.spo.org.tr/detay.php?kod=9617&sube=1&tip=3. 50 milyon TL tutarındaki taahhütnameye ilişkin tespit ve niteleme Oda'ya aittir. [12] “Ankara'da binlerce kişi evini istiyor! 30 yıldır rantı paylaşıp 15 bin kişiyi unuttular”, Aydınlık, 5 Şubat 2024. https://www.aydinlik.com.tr/haber/ankarada-binlerce-kisi-evini-istiyor-30-yildir-ranti-paylasip-15-bin-kisiyi-unuttular-451020. Haberdeki nitelemeler mağdur ortakların anlatımına dayanmaktadır. [13] Mimarlar Odası Ankara Şubesi Kent İzleme Merkezi, “Çankaya Beytepe Akçalı Koop. 1/1000'lik uygulama imar planı değişikliği” dava özeti. http://www.mimarlarodasiankara.org/_media/14/13279.pdf [14] “AKP-CHP el ele: Ankara'da 'Akçalı' işler!”, soL Haber. https://haber.sol.org.tr/toplum/akp-chp-el-ele-ankarada-akcali-isler-205534 [15] Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi'nin 13.12.2022 tarihli kararı; Akçalı alanına ilişkin 1/1000 ölçekli uygulama imar planı değişikliği ve plan notlarının yeniden düzenlenmesine dair askı süreci. [16] Oldfield, S. ve Greyling, S. (2015). “Waiting for the state: a politics of housing in South Africa”, Environment and Planning A, 47(5), 1100-1112. https://doi.org/10.1177/0308518X15592309 [17] YDA, AKP döneminde havalimanlarından şehir hastanelerine 25 kamu ihalesi alarak toplamda 90 milyar lirayı aşan sözleşme büyüklüğüne ulaştı ve basında Limak, Cengiz, Kolin, Kalyon'la birlikte “devletten en çok ihale alan” müteahhitler arasında sayılır. https://www.gazeteduvar.com.tr/hukumetin-gozdesi-11-sirket-ihalelerin-yuzde-81ini-davet-usuluyle-aldi-haber-1570993 [18] Koç, H. (2022). Kentsel konut sunumunda giderek unutulan bir organizasyon: Konut yapı kooperatifleri. İdealkent, 13(37), 2002–2026. https://doi.org/10.31198/idealkent.1117042




