Geleceğin Hayaletleri: Çoklu Krizler Çağında Marx’ın Dönüşü

Deniz Schulze14 Eylül 2026

Günümüzün çoklu kriz ortamında, Almanya’nın prestijli dergi ve gazetelerinde Marx’a ve Marx’ın düşüncelerine yeniden ve sıkça atıf yapılması, 2008 küresel krizinin ardından Harold James’in ortaya attığı “Marx rönesansı” analojisinin geçerliliğini koruduğunu gösteriyor. Ekolojik, ekonomik ve jeopolitik krizlerin birbirini beslediği ve kapitalizmin sınırlarının giderek daha görünür hâle geldiği düşüncesi yaygınlaştıkça, Marx da giderek daha fazla gündeme geliyor. 2018’deki 200. doğum yıl dönümünden bu yana sağ basından (Bild: “Neden Almanya’da Marx çılgınlığı yaşanıyor?” / “Marx otlakçıydı”), liberal ve sol-liberal basına kadar (Die Zeit: “Marx Twitter’cı olmazdı” / Der Spiegel: “Dünya tarihinin en ünlü tehdidi” / “Marx haklı mıydı?”) haber, yorum ve makalelerin ardı arkası kesilmiyor.

Kuşkusuz, “Marx geri döndü” diyenlere “Marx zaten hiçbir yere gitmemişti” şeklinde kestirme bir cevap verilebilir. Derrida da 20. yüzyılın sonlarında, Marx’ın mirası olmadan “hiçbir geleceğin olamayacağını” yazarken buna benzer bir şey söylüyordu. Ancak bugün, dönemin ihtiyaçlarına göre şekillenmiş ve öylece genellenemeyecek birden fazla Marx’ın dönüşüne tanık oluyorsak, hangi Marx’ın neden yeniden ortaya çıktığını da sorgulamak gerekiyor.

Marx’ın ilk hayaleti, farklı ideolojik ve sınıfsal kesimlerin onu temelde kapitalizmin çelişkilerini teşhis eden bir düşünür olarak yeniden keşfetmesiyle ortaya çıkıyor. Marx-Engels Enstitüsü’nün Toplu Yapıtlar’a ilişkin fonlu çalışmalarında dahi “endoktrine edilmiş” bir Marx’ın yeniden üretilmesi, bu figürün günümüzdeki somut mücadelelere ışık tutabilecek ve gerçek hareketlerle iç içe geçebilecek Marksist müdahalelerden ziyade, itirazın bilgiye dönüştürülerek soğurulabileceği bir alanda tutulduğunu düşündürüyor. Burada, artık tekrarlanması neredeyse imkânsız olan Kapitalizmin Yeni Ruhu’nun analizlerini hatırlamak faydalı olsa da, söz konusu olan daha çok arızi, adeta sistem içi bir “glitch” olarak beliren Marx’tır.

Das Kapital’in tüm ciltlerinde tekrar tekrar vurgulandığı gibi, kapitalizm kendi çelişkilerini tanıma konusunda —Marx ve Engels’in zaman zaman Ricardo’culuk, hatta Hegelcilikle ilişkilendirdiği— özel bir maharete sahiptir. 20. yüzyıl kapitalizmi kendi sınırlarına dayandığında çelişkileriyle başa çıkma kapasitesini; sermaye ve üretimi uluslararasılaştırarak, yeni mekânlara açılarak ve krizleri merkezden çevre coğrafyalara kaydırarak genişletmişti.

Günümüzde denetimsiz sermaye birikiminin, ekstraktivist pratiklerin ve kitlelerde biriken öfkenin daha büyük krizlere, hatta felaketlere yol açmasının kaçınılmazlığı artık neredeyse matematiksel bir kesinlik hâline gelmiş gibi görünüyor.  1972’de yayımlanan, Büyümenin Sınırları’nın temellendiği World3 simülasyonunun yarattığı etki aynı ölçekte tekrarlanmış olmasa da, özellikle son 20 yılda geliştirilen ekolojik ve gezegensel sistem modelleri, servet ve kaynakların belirli ellerde yoğunlaşması ile gezegensel sınırların aşılmasının mevcut toplumsal düzeni çöküşle karşı karşıya bırakabileceğini ortaya koyuyor. [1] Bu yüzden kapitalistler açısından gerçek tablo elbette yalnızca yayın platformlarının çeşitli biçimlerde işlediği çöküş senaryolarından ibaret değil. Hegel’i hatırlarsak, bir sınır yalnızca bir sonu değil, onun ötesini düşünmenin başlangıcını ifade eder. Kapitalizmin ulaştığı bu sınırda ilk hayalet, sistemin dışından gelen bir eleştiri olarak (Marksizmden) değil, sistemin kendi içindeki bir semptom olarak beliriyor.

Neyse ki Marx’a yönelik ilgi yalnızca, kendisine eleştirel bir gözle bakmak isteyen sermayenin karşısına çıkan “analist Marx” ile sınırlı değil. Neoliberalizmin mevcut aşaması, Polanyi’ye atıfla söylersek, son yirmi yıllık süreçte birden fazla “çifte hareket”in ortaya çıkmasına yol açtı. Marx bu hareketlerin her birinde az ya da çok vardı; bugün ise bu hareketlerin ve onlardan doğan tahayyüllerin üzerinde etkisini sürdürmeye devam ediyor. Tam da bu noktada, birbiriyle kesişen birkaç hat üzerinden tabandan gelen radikal itirazları incelemek önem kazanıyor.

1- Sermaye birikimi, birbirini tetikleyen çoklu krizlerle boğuştukça, sorunların çözümüne dair belirsizlikler artıyor ve sistemin tekil krizlere yanıt üretme kapasitesi giderek zayıflıyor. Kapitalizmin emperyal merkezleri çelişkilerini başka coğrafyalara taşıyarak aşma (spatial fix) sınırına dayandıkça içe kapanma ve ulusallaşma eğilimi güçleniyor. Örneğin ABD, Ocak 2026’da 66 uluslararası kuruluştan çekildi. Buna karşın Çin Halk Cumhuriyeti; Küresel Kalkınma, Medeniyet ve Güvenlik İnisiyatifleri aracılığıyla —özellikle merkez ülkelerin krizlerini dışsallaştırdığı “az gelişmiş” bölgelerde— yeni bir küreselleşmenin taşıyıcılığını üstleniyor. Bu koşullarda, Batı’nın merkez ülkelerinde siyasal gücün doğrudan bir kârlılık aracına dönüşmesi (Brenner-Riley tartışmaları), meta üretiminin veya artı-değerin ortadan kalktığını değil, iktidar yapısının daha belirgin bir oligarşik nitelik kazanmasını ifade ediyor. Bu durum, sermayenin ideolojik ikna gücünde (gelişmiş-az gelişmişlik çizgisindeki ilerleme, büyüme hatta “uygarlaşma” paradigmaları) kapanamaz bir yarık açmanın yanı sıra, merkez dışındaki ülkelerde ortaya çıkan güçlü bir merkezkaç dinamiğinin oluşmasını beraberinde getiriyor. Kevin B. Anderson’ın Marx okumalarında vurguladığı üzere; Marx, özellikle geç dönem eserlerinde ve Doğu toplumları üzerine yazılarında “kenardaki” ve sömürge altındaki halkları yalnızca kapitalist genişlemenin pasif kurbanları olarak görmemişti. Aksine, Batı merkezci doğrusal tarih anlayışını aşarak, Küresel Güney’in ve çevre coğrafyaların ürettiği özgün direnç odaklarının, küresel kapitalizmin krizlerini derinleştiren ve sistemin dengelerini sarsan bağımsız birer tarihsel özneye dönüşebileceğini öngörmüştü. Sermayenin korktuğu hayaletlerden birisi tam da böyle bir Marx’a aittir.

2- Genç kuşaklar kapitalizmi bütünsel bir yaklaşımla ve yerleşik siyasetin ötesinde sorgularken; otoriterleşen ve oligarşikleşen iktidarlar karşısında emekliler de özgün bir toplumsal dinamik olarak (ABD tarihinin en kitlesel eylemlerinden biri olan “No Kings”i hatırlayalım) beliriyor. Hatta sokak eylemlilikleri açısından bakıldığında, emekli hareketinin son yıllarda daha küresel bir nitelik kazandığı söylenebilir. Fransa ve Yunanistan’daki milyonluk emekli mitingleri hafızalardaki tazeliğini korurken, bu kitlesel itirazın coğrafyası —Arjantin’den İngiltere’ye, Güney Kore’den Türkiye’ye kadar— son beş yılda belirgin biçimde genişledi. Bu tablonun arka planında, kamusal kaynakların sermayeyi besleyen birer servet aktarım mekanizmasına dönüştürülmesi yatıyor. Bu gidişat radikal biçimde tersine çevrilmedikçe, ıskartaya çıkarılmaya karşı insanca bir yaşam talebinin karşılık bulması pek mümkün görünmüyor. Dolayısıyla genç ve genç olmayan kuşakların itirazlarını ortak bir gelecek ve kamusal haklar etrafında kenetlemek, Marksistlerin en kritik siyasal görevlerinden biri olarak beliriyor.

3- Yeni kuşaklar arasında kapitalizm eleştirisi, önceki dönemlere kıyasla belirgin biçimde yükseliyor. Son 10 yıldaki araştırmalar milyonlarca gencin kapitalist vaatlerden koptuğunu gösterirken,[2] gazeteci Samuel McIlhagga akademi içinde de belirginleşen bir Marx’a dönüş eğilimine dikkat çekiyor.[3] Yalnızca popüler internet figürleriyle sınırlı kalmayan ve “Gen-Z sosyalizmi” etiketine sığmayan bu yeni dalga, siyasetin olduğu kadar muhalefetin de yapılış biçimini sorguluyor. Fakat bu noktada geçmiş kuşakların mirasıyla bir hesaplaşma gerekiyor: 1980 sonrası kuşakların anti-kapitalizm anlayışı, sistemden bireysel adımlarla çıkılabileceği yanılsamasına dayanıyor ve orta sınıflaşmayla paralel bir “yaşam tarzı muhalefeti” üretiyordu. Vegan yaşam, kompost tuvaletler ya da paylaşımlı konutlar üzerinden anti-kapitalizme kestirmeden ulaşılabileceği zannediliyordu. Oysa mikro mücadeleler, ancak bütüncül bir hegemonya stratejisi ve “çifte iktidar” hedefiyle birleştiğinde, yani kısaca gerçek bir kolektif güce dönüştüğünde siyasal açıdan belirleyici bir niteliğe sahiptir. Nitekim orta sınıfın erimesiyle birlikte, bu tür bireyci ve tüketim odaklı bir anti-kapitalizmin zemin kaybettiği açıkça görülüyor.

Yeni kuşaklar, kültürel ve eylemsel potansiyellerini kendilerinden önceki “çıkış arayışlarıyla” radikal bir hesaplaşmaya oturtmadıkları sürece, sermayenin ehlileştirme mekanizmaları karşısında dönüp dolaşıp aynı tıkanıklığa varacaklardır. Marx’ın hayaleti bu bağlamda; pasif bir nostalji ya da estetikleştirilmiş bir pop-kültür ikonu değil, ortak geleceksizliğe karşı yöntemsel bir müdahale ve devrimci bir praksis çağrısıdır.

4- Marx’ın günümüzdeki en belirgin hayaleti, yapay zekâ aracılığıyla başlayan yeni proleterleşme dalgasında kendini gösteriyor. Bu yeni proleterleşme süreci hâlihazırda çok katmanlı bir yapıda ilerliyor: Güvencesizliğin norm hâline geldiği —özellikle Avrupa’nın ileri kapitalist ülkelerine göç etmiş— yazılımcı, veri analisti, siber güvenlik uzmanı vb. gibi beyaz yakalı IT çalışanları üst katmanı; veri-sömürgeciliği aracılığıyla yapay zekâyı ve robotik sistemleri eğiten “Küresel Güney”in güvencesiz kesimleri ise en alt katmanı oluşturuyor. Bu iki uç arasında ise yapay zekânın dönüştürdüğü yeni proleterleşme dalgasından benzer boyutlarda etkilenen milyarlarca insan yer alıyor. Yapay zekâ sunucu altyapıları ve ASML gibi çip makinesi üreticileri kamusal mülkiyete geçmedikçe neoliberal akla eklemlenmeye mahkûm görünen yapay zekâ kullanımı; emeği ucuzlatmayı, eğitim ve uzmanlığın sağladığı toplumsal statüleri çözmeyi, kamu harcamalarını azami düzeyde kısmayı ve matematiksel modellemeler yoluyla emek —ve genel olarak insan ilişkileri— üzerindeki denetimi sıkılaştırmayı aynı anda hedefliyor. Dolayısıyla mesele yalnızca “işsizlik” değil; sermayenin artı-değere el koyma biçimlerini yeniden yapılandırdığı devasa bir mülksüzleşme dalgasıdır. Güvencelerin yok edildiği bu tablo, bireysel kurtuluş reçetelerinin tamamen geçersizleştiği kitlesel bir proleterleşme rejimini işaret etmektedir.

Bu eğilime yönelik tepkiler, biraz da yapay zekâ ekonomik patlaması henüz bitmemiş olduğu için daha herhangi bir siyasal zemine oturmamış olsa da, kimi işaretler şimdiden ortaya çıkmış durumda. Almanya’nın saygın sol-liberal dergisi Der Spiegel, Ağustos 2026’da yayımlanan 33. sayısında “Marx’a daha fazla başvurmayı göze almak” başlığıyla tam da bu çelişkiye işaret ederken, aslında Batı basınının geniş bir kesiminde biriken kaygıyı dile getiriyor. The Economist/YouGov’un Ağustos 2026 tarihli araştırmasına göre Amerikalıların yüzde 63’ü kendi topluluklarında yeni bir veri merkezi kurulmasına karşı çıkıyor; yüzde 60’ı ise böyle bir merkezin elektrik maliyetlerini artıracağını düşünüyor. Der Spiegel’in aktardığına göre, teknoloji milyarderleri veya onların temsilcileri tarafından üniversite kampüslerinde yapılan konuşmalar yuhalanıyor ve boykot ediliyor. Derginin bir diğer referansı da, ABD merkezli teknoloji dergisi Wired’ın ele geçirdiği, aralarında New York İstihbarat ve Terörle Mücadele Bürosu’na ait bir raporun da bulunduğu binden fazla sayfalık iç yazışmalar. Bu yazışmalar, ABD’li güvenlik yetkililerinin yapay zekânın önümüzdeki beş yıl içinde geniş çaplı protestoları ve “teknoloji karşıtı şiddet içerikli aşırılığı” tetikleyebileceğinden endişe duyduğunu (benzer öngörüler ekolojik kriz için de dile getirilmişti) ortaya koyuyor.

Söz konusu öfke, önümüzdeki 10 ya da 20 yıl içinde emperyalist merkezlerdeki mücadelelerin seyrini ve yeni politik taleplerin şekillenmesini belirleyen unsurlardan biri olabilir. Bu noktada belirleyici olan, öfkenin somut toplumsal sorunlarla ilişkilendirilmesini sağlayacak örgütlülük, toplumsal etki ve eylem kapasitesinin kimler tarafından geliştirileceği kadar, hangi kamusal talepler doğrultusunda siyasal bir güce dönüşeceği olacak.

Dolayısıyla bugün sorulması gereken yalnızca “Marx geri döndü mü?” değil, kapitalizmin ötesine geçme ihtimalinin yeniden nasıl siyasal bir mesele hâline getirilebileceğidir. Kapitalizmin yapısal işleyişini açıklarken insanların nasıl siyasal öznelere dönüştüğü ve bu özneleşmenin dönüşüme yönelmesi için gerekli araçların —siyasal ve devrimci bir Marksizmin— nasıl üretilebileceği sorusu bu bağlamda önemlidir.

159 yıl önce, ilk kez 14 Eylül’de yayımlanan Das Kapital, sermayeyi piyasadaki ekonomik işlemlerin toplamı olarak değil; üretim, devlet, iktidar, sınıfların oluşumu, hukuk, kamusal müdahale ve toplumsal yeniden üretimi birbirine bağlayan bir ilişkiler bütünü olarak kavramaya çalışıyordu. Das Kapital’i kapitalizmin çelişkilerini teşhis eden bir eser olarak değil, bu çelişkilerin hangi toplumsal ilişkiler ve pratikler aracılığıyla yeniden üretildiğini ve dolayısıyla nasıl dönüştürülebileceğini anlamaya yarayan bir kavramsal araç olarak görmek önemlidir. Bu açıdan mesele kapitalizmin geleceğini kestirmek değil; ekolojik-sosyalist öznelerin, sistem çelişkilerinin açtığı meşruiyet krizlerini radikal taleplerle müdahale alanına dönüştürmesi ve kapitalizmden köklü bir kopuşun yolunu açmasıdır. Marx’ın rönesansı geçmişe değil, geleceğe bir iz bırakacaksa, bunu ancak böyle bir bağlamda yapabilir.

 

[1] HANDY, eşitsizlik ve kaynakların tükenmesi üzerinden uygarlıkların çöküş dinamiklerini modellerken, Earth4All böylesi bir çöküşe alternatif olarak “Büyük Sıçrama” adını verdiği kapsamlı ve hızlı bir dönüşüm senaryosu ortaya koyuyor. Dünya Ekonomik Forumu’nun son birkaç yıldaki Küresel Riskler raporlarında görüşlerine başvurulan uzmanlara göre, önümüzdeki 10 yıllık küresel görünümü istikrarlı görenlerin oranı yalnızca yaklaşık %10’da kalıyor; buna karşılık, görünümü en azından “istikrarsız” bulanların oranı %90’a yaklaşıyor.
[2] İngiltere’de gençlerin yaklaşık yüzde 80’i konut krizinden doğrudan kapitalizmi sorumlu tutarken, yüzde 67’si sosyalist bir sistemi kabul edilebilir buluyor. Almanya’da ise kapitalizme olumlu bakanların oranı yalnızca yüzde 16’da kalırken, yüzde 52’lik bir kesim kapitalizme olumsuz yaklaşıyor. Benzer bir eğilimin ABD’de de ortaya çıktığı görülüyor. Gallup’a göre 2025’te Amerikalıların %46’sı kapitalizme olumlu bakmıyor. Bu oran gençler ve Demokratlar arasında çok daha yüksek.
[3] McIlhagga, bu gelişmenin göstergelerinden birinin ABD akademisinde bir dönem hâkim olan postmodernist dil teorisinden uzaklaşma olduğunu ve söz konusu eğilimin de yaşanan dönüşümü desteklediğini belirtiyor. https://foreignpolicy.com/2023/05/28/marx-grundrisse-ai-artificial-intelligence-china-david-harvey/
Geleceğin Hayaletleri: Çoklu Krizler Çağında Marx’ın Dönüşü
0:00 / 0:00