“Devlet Benim” Demenin Külfeti: AKP İktidarının Egemenlik Açmazı

Cenk Saraçoğlu18 Eylül 2026

“Türkiye’yi istismar siyasetinden olduğu gibi salt iktidar karşıtlığı üzerine kurulu cephe siyasetinden de kurtarmak zorundayız.” Erdoğan’ın Eylül ayı içinde sarf ettiği bu sözler yalnızca muhalefete yöneltilmiş bir polemik olarak algılanmamalı. Bu sözler, iktidarın kendi siyasal hedeflerini  “milli menfaatlerin” gereği gibi sunarak meşru siyasetin sınırlarını devlet adına belirleme iddiasını ortaya koyuyor. AKP artık bir siyasi rakip değil, devlet katından konuşan, siyaset alanının tamamını yukarıdan düzenleyen bir idari merkez gibi hareket ediyor. Bununla uyumlu olacak şekilde, , bu sınırlara tabi olan ve gerektiğinde hizmet sunan kendisi dışındaki ve hatta geçmişte rakip siyasal aktörlere devlet aklı adına konuşma ehliyetinden ve onun sağladığı dokunulmazlıktan pay vaat ediyor.

AKP’nin siyasal iktidardan devletin sahipliğine, siyasal partiden bir idari merkeze dönüşümünü bir önceki yazıda ortaya koymaya çalışmıştım. Bu yazıda ise aynı dönüşümün iktidarın kendisine ne tür taşıması zor yükler bindirdiğini tartışacağım.[1]

İlk bakışta bu tablo toplumsal muhalefet açısından iç karartıcı bir gelişmeye işaret ediyor gibi görünebilir. Saklamaya gerek yok, gerçekten de durum parlak değil… Halkın iradesinin siyasal toplum sahasına yansıyabileceği asgari kanalların dahi aşama aşama kapatıldığı, iktidarın seçimle değişebilir bir siyasi güç olmaktan çok devletin kendisi gibi davranmaya yöneldiği bir rejim, karşısındaki bütün siyasal aktörler bakımından son derece ağır bir güç asimetrisi yaratıyor.

Fakat aynı dönüşümün Saray rejimi açısından yalnızca yeni imkanlar değil, yeni mecburiyetler ve kırılganlıklar ürettiğini de görmek gerekir. Çünkü bir siyasal kadronun kendisini devlet aklının temsilcisi, nihayetinde devletin kendisi gibi sunması, yalnızca yönetme hakkını değil egemenliği kendi şahsında cisimleştirme iddiasını beraberinde getirir. Ve bu bir partinin, bir siyasal öbeğin taşıması oldukça zor bir iddiadır. Devlet olmak, yalnızca daha fazla güce sahip olmak değildir; devlet olma iddiasının gerektirdiği bütün işleri yapabilmek, bu yetkinin hangi hakla kullanıldığını meşrulaştırabilmek ve egemenliği sürekli olarak yeniden sergileyebilmek zorunda kalmaktır.

Tam burada Saray rejiminin bugünkü gücünün içerdiği paradoks belirginleşmeye başlıyor. AKP siyasal parti olmanın hesap verme, ideolojik tutarlılık ve geçmiş sözlerinin yükünü taşıma zorunluluğundan sıyrılmaya çalışırken, aynı anda bundan çok daha ağır bir yükün altına giriyor: Devlet olmanın ve egemenliğin kendisinde cisimleştiği görüntüsünü kesintisiz biçimde yeniden üretmenin yükü.

Egemenliğin taşıyıcılığını üstlenmek

Egemenlik dediğimiz şey, belirli bir toprak parçası üzerinde fiilen güç kullanabilme kapasitesinden ibaret değildir. Birlikte yaşamın hangi kurallara göre sürdürüleceğine, toplumsal hayatın hangi kurumlar üzerinden örgütleneceğine, kaynakların hangi önceliklere göre kullanılacağına ve hatta hangi durumun “olağan”, hangisinin “olağanüstü” sayılacağına karar verme yetkisine ilişkin nihai bir iddiayı içerir. Dolayısıyla egemenlik, toplumsal düzen içerisinde nihai karar verme merciinin kim olduğuna ilişkin bir iddiadır. Fakat bu iddianın süreklilik kazanması ayrı bir meseledir. Çıplak kuvvet belirli bir süre hükmetmeye yetebilir; egemenliğin kalıcı bir düzen biçimine dönüşebilmesi ise bu hükmetme yetkisinin neden ve hangi hakla kullanıldığına ilişkin bir meşruiyet üretimini de gerektirir. Bu açıdan egemenlik yalnızca nihai kararın kim tarafından verildiğiyle değil, o kararın toplumsal hayatta ne ölçüde karşılık bulabildiğiyle de sınanır.

Halk egemenliği ilkesine dayalı bir cumhuriyetin ortak bir referans noktası olduğu önceki dönemde durum bundan farklıydı: Burada “hükümet edenler” en azından biçimsel olarak nihai yetkinin yurttaşların ortak iradesinden türediğini kabul ediyorlardı. Kararların doğruluğu ve sonuçları tartışılabilir, iktidarlar değişebilir, kurumlar kötü işleyebilir; fakat egemenliğin meşruiyet kaynağının nihayetinde siyasal topluluğun kendisi olduğu varsayılıyordu. Halkın ortak aklının ve belleğinin devlet alanına hangi yollarla yansıtıldığı bu nedenle tali değil kurucu bir meseleydi. Siyasal iktidar tam da bu yüzden seçim, temsil, kamusal tartışma, hukuk ve hesap verme mekanizmaları içerisinde hareket etmek zorunda olduğunu hiç değilse biçimsel olarak kabul ediyordu. Buradaki mesele önceki dönemi idealize etmek değildir; halk egemenliği ilkesinin fiilen ne ölçüde işlediği başlı başına ayrı bir tartışmadır. Önemli olan, iktidarların kendilerini en azından bu ilkeye referansla haklılaştırmak zorunda kalmaları ve böylece itiraz edenlere de ortak bir siyasal dil ve zemin bırakmalarıdır. Bugünkü dönüşümün önemli sonuçlarından biri, tam da bu ortak zeminin giderek aşınmasıdır.

Yani mesele bugün otoriterleşmenin derecesi değildir; egemenliğin temsiline/icrasına dair niteliksel bir dönüşüm yaşanmaktadır. Artık; devletle özdeşleşmiş siyasal kadro egemenliğin doğrudan taşıyıcısı olduğunu ileri sürmeye başlamıştır. “Ben devletim; devlet aklının temsilcisiyim; yaptığımın ettiğimin ölçüsü de budur” diyerek hareket eden bir iktidar için sorun, yalnızca devlet aygıtını kontrol altında tutmak değildir. Bu büyük iddianın dayandığı egemenliğin kaynağını da göstermek ve devletle özdeşleşmenin kendisini toplum nezdinde bir meşruiyet kaynağına çevirmek zorundadır.

İşte burada bir açmaz ortaya çıkıyor: Saray rejimi siyasal tutarlılık ve ideolojik ikna yükünden kurtulmaya çalışırken, egemenliğin taşıyıcılığını kendisine mal eden bu büyük iddiayı, “devlet benim” iddiasını meşrulaştırma yükünden kurtulamaz. “Devlet benim” demek, bir anlamda “bu toplumun ortak hayatı hakkında nihai karar verme yetkisi bendedir” demektir. Fakat böyle bir iddia, yalnızca devletin kurumlarına yerleşmiş olmakla kendiliğinden meşruiyet kazanmaz. İktidarın devlet aygıtına hakim olması, neden devletin kendisi sayılması gerektiğinin meşru cevabı değildir.

Meşruiyet açığı külfeti

Saray rejiminin burada karşılaştığı temel sorunlardan biri, toplumun önemli bir kesimini kendi egemenlik anlatısına ikna edememesidir. Türkiye toplumunun kayda değer bir kesimi açısından, bu yeni egemenlik anlayışını haklılaştırmak üzere devreye sokulan anlatıların hiçbiri ortak ve bağlayıcı bir meşruiyet kaynağına dönüşmemektedir. Bu kesimler için Erdoğan etrafında kurulan siyasal kadro, örneğin Osmanlı devlet geleneğinin doğal ve tartışmasız devamı olarak görülmemektedir. Çoğunlukla 15 Temmuz’a atıfla kurulan yeni bir kurtuluş ve kuruluş anlatısının bütün toplum tarafından paylaşıldığı da söylenemez. Aynı şekilde bu iktidarın otoritesi, hukuk ve prosedürlerin siyasal aktörlerden bağımsız biçimde işlediğine ilişkin genel bir inanca da dayanmamaktadır. Erdoğan’ın kişisel karizması ise toplumun bu kesimleri tarafından tanınan ortak bir siyasal otorite kaynağı değildir. AKP’nin geçmiş seçim başarıları elbette bu iktidarın tarihinin vazgeçilmez unsurlarıdır; fakat bunlar da “devlet benim” iddiasının toplumun bütünü bakımından tartışmasız bir egemenlik ilkesine dönüşmesine yetmemektedir. Kısacası, “devlet olma” ve egemenliği temsil etme iddiasının büyüklüğü ile bu iddiayı haklı ve meşru gösterecek tarihsel ve güncel dayanakların zayıflığı, hatta yokluğu arasında ciddi bir çelişki vardır. Bunun sonucu da bu egemenlik iddiasının toplumsal kabulünün son derece sınırlı, parçalı kalmaya yazgılı olmasıdır. Bu nedenle devletle özdeşleşme ne kadar kuvvetle vurgulanırsa, toplumun geniş kesimlerinde “bu devlet kimin devleti?” sorusunun potansiyel siyasal ağırlığı da o ölçüde büyümektedir.

Tam da burada, Saray’ın egemenlik iddiasını meşrulaştırmak üzere başvurduğu tarihsel gelenek, kişisel karizma ve lider kültü gibi anlatıların karşılık bulmadığı toplumsal kesimler üzerinde başka türden bir egemenlik performansı devreye girmektedir. Bunun siyasal işlevlerinden biri, iktidarın meşruiyet açığını görünür ve tartışılır hale getirebilecek kesimlerin kendi haklılıklarına, ahlaki üstünlüklerine ve ülkeyi yönetmeye ehil bir alternatif oluşturabileceklerine ilişkin öz-meşruiyet duygusunu aşındırmaktır.

Bu performans bir taraftan LGBTİ+’lar gibi geniş ve kararlı bir toplumsal dayanışmadan daha kolay mahrum bırakılabilecek kesimler üzerinde doğrudan baskı ve dışlama biçimini alabilir; diğer taraftan muhalif toplumsal kesimlerin saygı duyduğu veya kendileriyle özdeşleştirdiği aktörlerin yolsuzluk, dolandırıcılık, uyuşturucu kullanımı gibi suç ve ahlaki zaaf iddiaları etrafında sürekli olarak tartışılır hale getirilmesiyle işleyebilir. Burada önemli olan, bu tür süreçlerin kazandığı daha genel siyasal anlamdır. Muhalif kesimlere verilen mesaj yalnızca “size rağmen hükmedebilirim” değildir; aynı zamanda “sandığınız kadar kalabalık, haklı, erdemli veya yönetmeye ehil değilsiniz” mesajıdır. Böylece rejimin kendi meşruiyet açığının karşısına, onu sorgulayabilecek kesimlerin de meşruiyetini tartışmalı hale getiren bir otorite performansı çıkarılmaktadır.

Bu, Saray’ın  yalnızca çıplak baskıyla ya da muhalefet üzerinde çeşitli oyunlar oynayarak ayakta kaldığı anlamına gelmiyor. Bir önceki yazıda tartıştığım gibi “devlet sizden daha iyi bilir” fikrinin kendisi belirli bir rıza üretebilir; güvenlik, istikrar, dış tehditler ve devletin sürekliliği üzerinden geniş kesimlerin edilgen onayı alınabilir. Ancak tam da burada, söylediğimiz gibi devletleşmenin yarattığı özel bir yükümlülük askıya alınamaz şekilde kendisini dayatmaktadır: İktidar, siyasal tercihlerinin tek tek doğruluğunu anlatmak yerine devlet adına konuşma hakkının tartışılmazlığını sürekli yeniden üretmek, bir meşruiyet kanalı açmak zorundadır.

Bu nedenle muhalefet ne kadar bastırılırsa bastırılsın, AKP iktidarı “devlet katından” seslenmeye ve kendisini egemenliğin taşıyıcısı olarak sunmaya devam ettiği müddetçe kendi rüştünü yeniden ve yeniden ispat etmek zorunda kalacaktır. Çünkü devlet olma iddiası sürdükçe, bu iddianın meşruiyetini ve kudretini her seferinde yeniden göstermek zorunluluğu da ortadan kalkmayacaktır.

Bağımlılık külfeti

Fakat mesele yalnızca egemenlik iddiasının meşruiyet kaynağındaki boşluk değildir. Daha derinde ikinci bir sorun bulunuyor: AKP’nin kendisiyle özdeşleştirerek bütün kudretini üzerine almaya çalıştığı (ulus)devlet, zaten kendi egemenliğini sınırsız biçimde icra edebilen bir yapı olmaktan gittikçe uzaklaşmaktadır. Üstelik bu küresel bir eğilimdir.

Kapitalist devlet hiçbir zaman sermaye birikiminden, uluslararası piyasalardan ve jeopolitik ilişkilerden bağımsız hareket etmedi. Ancak son kırk yılda sermayenin küresel hareketliliği, finansallaşma, tedarik zincirleri ve teknoloji bağımlılıkları bu sınırlılıkları çok daha belirgin hale getirdi. Özellikle ekonomi politikası alanında ulus-devletlerin kendi başlarına karar alma ve bu kararları sürdürebilme imkânı giderek daraldı.

Burada “ulus-devlet artık egemen değildir” gibi düz ve abartılı bir sonuca varmak doğru olmaz. Devlet halâ sınıflar arasındaki ilişkilerin düzenlenmesinde, emeğin disipline edilmesinde, kaynakların dağıtılmasında ve toplumsal hayatın biçimlendirilmesinde muazzam bir güce sahiptir. Mesele başka yerdedir: Saray’ın içeride büyüttüğü egemenlik iddiası ile devletin gerçekte sahip olduğu hareket serbestisi arasındaki makas giderek açılmaktadır. Bunu biraz daha açalım.

İçeride topluma “devlet aklı her şeyi görür, doğru zamanda doğru kararı verir ve ülkenin genel çıkarını temsil eder” mesajı sunulurken, ekonomi politikasının uluslararası sermaye hareketlerinin basıncıyla belirlenmesi; dış politikada içeride kullanılan egemenlik söylemiyle bağdaşması zor tavizlerin verilebilmesi; büyük şirketlerin ve sermaye gruplarının taleplerinin geniş toplum kesimlerinin ihtiyaçlarının önüne açıkça geçirilmesi, devletin kendisine atfedilen o aşkın ve bağımsız irade görüntüsünü aşındırmaktadır. Devlet adına konuşmak bu nedenle iktidara yalnızca devletin kudretini değil, devletin bütün bağımlılıklarını ve hareket sınırlılıklarını da miras bırakmaktadır.

Örneğin bugün bir taraftan kendi toprakları üzerindeki egemenliğini ve “milli çıkarı” her şeyin üzerinde tuttuğunu söyleyen kudretli devlet imgesi kurulurken, diğer taraftan Türkiye’nin Avrupa’nın başlıca atık destinasyonlarından biri haline gelmesi ve Avrupa’dan gelen plastik atıkların ülkenin tarlalarına, yol kenarlarına ve su kanallarına kadar ulaşabilmesi, bu egemenlik iddiasının maddi sınırlarını son derece görünür hale getirmektedir. Bu durum çok daha yalın bir egemenlik sorusunu ortaya seriyor: Ülke toprağının ne için kullanılacağına, hangi maliyetlerin burada yaşayanların üzerine bırakılacağına gerçekte kim karar vermektedir?

Bir önceki yazıda “piyasa aklı” ile “devlet aklı” arasındaki tarihsel sürekliliğe dikkat çekmiştim. Burada bu ilişkinin başka bir yüzü ortaya çıkıyor. Saray, devlet aklını toplumun üzerinde bir zorunluluk mercii olarak yüceltirken, bu devletin kendisi sermayenin kısa vadeli çıkar ve beklentilerine karşı son derece duyarlı olmak zorunda kalabiliyor. Halktan siyasal tercihlerini “devletin gereği” diye tartışmasız kabul etmesi beklenirken devletin kendi tercihleri “piyasanın gereği” karşısında daralabiliyor. Bu durum hemen ve kendiliğinden bir siyasal krize yol açmıyor elbette. Fakat devletin egemenlik iddiasını büyüten bir rejim açısından önemli yapısal gerilimlerin birikmesini beraberinde getiriyor.

Kırılganlık külfeti

Bu ikili külfeti göz önüne aldığımızda Saray rejimini tarif eden bir özellik daha görünür hale geliyor: Devletle bütünleşmiş olmanın kudretli imgesine sürekli sarılan, ama tam da bu nedenle o imgenin altını sürekli doldurmak zorunda kalan bir iktidar.

Siyasal parti ile devlet arasındaki mesafenin varlığını koruduğu bir düzende hükümetlerin başarısızlıkları belirli ölçülerde sistem tarafından karşılanabilir. Örneğin böyle olduğunda hakikaten de boş tencere  hükümeti yıkabilir; bir ihmal bir bakanın koltuğuna mal olabilir; bir milletvekili yolsuzluğa karıştığı için istifa edebilir vs…. Devletin sürekliliği ile hükümetin başarısı arasında belirli bir mesafe bulunması tam da bu tür krizlerin mevcut düzen içerisinde telafi edilmesini mümkün kılan mekanizmalardan biridir.

Fakat iktidar partisinin kendisini devletle giderek daha fazla özdeşleştirdiği durumda bu mesafenin sağladığı “tamir mekanizmaları” da devre dışı kalmış demektir. “Devlet benim” diyenlerin, yönetme ve hükmetme konusunda ortaya çıkan her ciddi zaafı artık yalnızca bir hükümetin veya partinin başarısızlığı olarak görülemeyecek; devletin, devletle özdeşleşmiş liderliğin ve onun egemenlik iddiasının zafiyeti olarak algılanacaktır.

Partinin/sarayın devletle özdeşleşmesi, devletin bütün kudretini saraya/partiye aktardığı kadar bütün yetersizliklerini de onun hanesine yazdırır. Tersi de geçerlidir: “Devlet olma” görüntüsünü bir yönetim tekniğine dönüştüren bir siyasal elitin her türlü zaafı da devletin hanesine yazılacak, onun kudretini sorgulanır hale getirecektir.

Bunun anlamı şudur: Egemenlik iddiasına toplumu kuşatan bir meşruiyet çerçevesi eşlik etmediğinde, ortada bir boşluk kalır. Bu boşluğun siyasal sonuçlarını önceden kestirmek mümkün değildir. Olağann koşullarda bir ‘yönetim sorunu’ sayılacak şeyler, mesela bir talebin/zararın karşılanamaması, kurumlar arasındaki uyumsuzluk, kamusal hizmetteki bir aksama, bu koşullarda devlet ile iktidarın bütünleşmesinin ve egemenliğin sorgulandığı çok daha geniş bir anlam kazanabilir. İdari kapasite ile egemenlik normalde ayrı şeylerdir; bu rejimde birbirine bağlanmasının nedeni onun kendi “devletleşme, devlet aklını temsil etme” anlatısıdır.

Okulda çocuklara öğün sağlayamamak ya da bir doğal afetin ardından yurttaşa zamanında çadır ulaştıramamak gibi yetersizlikler, bütün karar ve yetkiyi kendi merkezinde topladığını ilan eden bir rejimde sıradan idari aksaklıklar olarak kalmayıp, devletin/partinin sergilediği kudret ile fiili kapasitesi arasındaki mesafeyi görünür hale getirebilir. Öyle ki, devletin ve aynı zamanda onunla bütünleşmiş partinin her şeyi gördüğü, bildiği ve yapabildiği iddiası ne kadar büyütülürse, yapamadığı, engelleyemediği veya söylediğine inanılmadığı her somut durumun “bu kudret gerçekte kime/neye yetiyor?” sorusuna dönüşme ihtimali de o kadar artacaktır.

Her zafiyet görüntüsünün iktidarın kendi kurduğu devlet olma anlatısını aşındırma ihtimali, Sarayın neden siyaseti giderek daha fazla güvenlik meselesine çevirdiğini anlamak açısından da önemlidir. Egemenliğinin tartışılması ihtimaline karşı aşırı hassasiyet, toplumsal bir direnişin veya beklenmedik bir siyasal hareketlenmenin olduğundan daha büyük bir tehdit gibi görülmesine yol açabilir. Düzenin farklı aktörleri kendi aralarında sert biçimde çekişirken bile, halkın bu kapalı siyasal alanın dengelerine dışarıdan müdahale etme ihtimali belirdiğinde hızla yan yana gelebilmelerinin bir nedeni de budur.

Saray rejiminin devletleşmesini bu açıdan ele aldığımızda, karşımızda paradoksal bir tablo beliriyor. Bir tarafta devlet alanını siyasi rekabetin dışına çıkarmaya, devleti Erdoğan ve çevresindeki kadroyla giderek daha fazla özdeşleştirmeye ve toplumu bu “devlet olma” iddiasına uyuma zorlamaya çalışan güçlü bir merkezileşme eğilimi bulunuyor. Diğer tarafta ise böylesine büyük bir egemenlik iddiasını toplumun bütünü bakımından meşrulaştıramayan, devletin yapısal bağımlılıklarını ortadan kaldıramayan ve tam da bu nedenle kendi kudretini ve “devlet olma” kapasitesini kesintisiz biçimde yeniden ispat etmek zorunda kalan bir iktidar duruyor.

Halk Egemenliğini Canlandırmak

Buradaki boşlukların varlığı kendi başına hiçbir şey garanti etmiyor. Tarih, egemenlik krizlerinin kendiliğinden ilerici sonuçlar üretmediğini fazlasıyla gösteriyor. Yönetici sınıfların veya otoriter rejimlerin yaşadığı krizler çok daha sert sağcı, milliyetçi ve baskıcı biçimler altında da çözülebilir. Dolayısıyla Saray’ın egemenlik iddiasındaki her gedikte otomatik olarak halk egemenliği iddiasının belireceğini düşünmek için hiçbir neden yoktur.

Fakat aynı nedenle bu gedikleri yalnızca “iktidarın yapamadıkları” olarak teşhir etmek de yeterli değildir. Eğer sorun gerçekten egemenliğin kimde olduğuna ilişkinse, muhalefetin önündeki mesele de yalnızca mevcut egemenlik performansının başarısızlıklarını göstermek olamaz. Muhalefetin bu tabloda yeniden özne haline gelebilmesi, daha zor bir sorunun cevabını bulmasını gerektiriyor: Devlet alanını biçimlendirme ve etkileme kanalları giderek kapatılmış olan halk, kendi egemenlik iddiasını nerede ve nasıl görünür kılacaktır? Saray’ın erişemediği veya ancak kısmen düzenleyebildiği toplumsal, kültürel, üretim ve yeniden üretim alanlarında halkın kendi ortak hayatını düzenleme kapasitesi nasıl canlı tutulabilir? Ve bu kapasite, siyasal alanda egemenlik iddiasında bulunabilecek maddi bir kuvvete nasıl dönüşebilir?

Bunlar kolay cevapları olan sorular değil. Fakat Saray rejiminin bugünkü aşamasında muhalif siyaseti yeniden düşünmenin başlangıç noktası tam da burasıdır. Böyle bir siyaset, iktidarın egemenlik performansındaki açıkları teşhir etmenin ötesine geçerek, o açıklara halk egemenliği iddiasının yerleşebilmesini mümkün kılacak toplumsal ve siyasal kapasitenin nasıl yaratılabileceği sorusuna yönelmek zorundadır.

Bu da yurttaşların bu yurtta hak ve söz sahibi oldukları iddiasını yalnızca seçim anlarında değil, gündelik hayatın örgütlendiği toplumsal, kültürel ve ekonomik alanlarda da fiilen ortaya koymanın yollarını aramak demektir. Örneğin bir okulda çocuklara bir öğün yemek verilmesi meselesinin yalnızca merkezi idareden talep edilen bir hizmet olarak kalmayıp, velilerin, öğretmenlerin ve o mahallenin sakinlerinin ortak bir ihtiyaç etrafında söz üretmelerine, karar süreçlerine müdahil olmalarına ve bu talebin gerçekleşmesini birlikte takip etmelerine vesile olması, kendi başına “halk egemenliği” değildir; fakat halk egemenliğini mümkün kılacak ortak karar alma, birlikte hareket etme, siyasete müdahale etme ve yurda sahip çıkma istencinin somut bir ilanıdır.

Bugün egemenliğin kendisinin bir siyasal sorun haline geldiği bir ülkede bu tür pratikler, toplumsal hayatın belirli bir alanıyla sınırlı taleplerin dayanışma yoluyla kazanılmasından ibaret sivil mücadeleler olarak kalmazlar. Aynı zamanda şahıs, parti ve devlet bütünleşmesi üzerine kurulu ve toplumdan buna itaat bekleyen egemenlik anlayışının bu yurttaki toplumsal hayatla ne ölçüde uyumsuz olduğunu görünür hale getirirler. Daha önemlisi, siyasetin dışına itilmek ve edilgenleştirilmek istenen halka, ortak hayat üzerinde söz söyleme ve müdahale etme kapasitesinin bütünüyle ortadan kalkmadığını yeniden hatırlatırlar. Böylesine kaygan bir siyasal ve ideolojik zeminde bu tür “hatırlatmaların” ülke çapında hangi duyguları harekete geçireceğini, siyaset alanına ne hızda ve ne ağırlıkta yansıyacağını önceden kestirmek zordur.

Öte yandan bunun kendiliğinden, yalnızca birbirinden kopuk mücadelelerin çoğalmasıyla gerçekleşmeyeceği de açıktır. Mevcut egemenlik rejiminin boşluk ve çelişkileri içerisinde ortaya çıkan, halkın kendi hayatına müdahale etme ve ortak karar alma kapasitesini gösteren pratiklerin birbirleriyle ve daha genel bir kurucu irade perspektifiyle ilişkilendirilmesi gerekir. Türkiye’de düzen siyasetinin ve onun partilerinin giderek toplumu “idare etmenin” aparatlarına dönüştüğü bir dönemde, gerçek bir sol muhalefetin ayırt edici işlevlerinden biri de bu dağınık kapasiteleri bütünlüklü bir siyasal tahayyül içerisinde birbirine bağlayabilmektir.

Çünkü halk egemenliği iddiasının gerçek bir içerik kazanması, ortak hayatın nasıl düzenleneceği, üretilen değerin nasıl kullanılacağı, hangi ihtiyaçların öncelikli sayılacağı ve yurda ilişkin kararların kimler tarafından verileceği sorularını yeniden siyasetin konusu haline getirmeyi gerektirir. Bu bakımdan mesele yalnızca Saray rejiminin meşruiyet açığını teşhir etmek değildir; bu boşluğun başka bir egemenlik anlayışıyla doldurulabileceğini de yeniden düşünülebilir ve hayal edilebilir hale getirmektir. Aynı şekilde, devletin giderek daralan ve bağımlı hareket sahasına karşı halkın ortak hayatını kendi iradesi ve ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendirebileceği fikrini yeniden siyasal bir ihtimal haline getirmektir. Bunun ise yalnızca “devlet aklı”nı değil, toplumsal hayatı uzun süredir siyasal kararın dışına iten “piyasa aklı”nı da sorgulayan bir sol perspektiften bağımsız düşünülemeyeceği açıktır.

Bunları genel hatlarıyla üçüncü devam yazısında tartışmaya çalışacağım.

Şimdilik şu kadarını söylemek yeterli: AKP’nin kendisini devletin sahibi haline getirmesi, siyasal mücadeleyi anlamsızlaştırmıyor. Tam tersine siyasal mücadelenin çıtasını yükseltiyor. Çünkü artık en gündelik siyasi meselede bile tartışılan yalnızca devleti kimin yöneteceği değil, egemenliğin kime ait olduğudur.

 

[1] Cenk Saraçoğlu, “İktidardan Devlete, Siyasi Partiden İdari Merkeze”, Ayrım, 26 Ağustos 2026, https://www.ayrim.org/guncel/iktidardan-devlete-siyasal-partiden-idari-merkeze-akpnin-bir-anlatisi-kaldi-mi/
“Devlet Benim” Demenin Külfeti: AKP İktidarının Egemenlik Açmazı
0:00 / 0:00