Türkiye solunda, ve belki de bütün dünya solunda, neye benzediği, nasıl olunması gerektiği konusunda keskin ve çoğu zaman normatif fikirler üretilip, gerçek hayatta karşılığı o derece az verilen bir nosyon varsa, herhalde bu “öncülüktür”. “Siyasi öncülük”, “ideolojik öncülük”, “öncü parti”, “öncü devrimcilik” vs. üzerine yüzlerce yazı yazılmış, bu kavramların geçtiği binlerce konuşma yapılmıştır belki de… Fakat bunların içeriği, sahiden de yaşanmış, dışa/topluma dönük güncel bir “öncülük” deneyiminden gelmez. Ya içe, yani yapının kendi bünyesindeki üyelere yönelik bir “öncülük” performansından ya da geçmiş devrimlerin/devrimcilerin teorik/pratik mirasının aktarımından, onların nostaljisinden beslenir.
“Öncülük” bu haliyle, içerisine girilmeye çalışılan bir kategori, gerçekleşemeyen bir arzu olarak kalır. Öncü olmadığı ya da olamadığı halde bunun nedenlerini sorgulamak yerine kendisini öyle ilan etmeyi sürdüren bir siyasi yapı, bununla yalnızca kendi bünyesindekileri ikna edebilir. Böylece “öncülük” içeriye doğru icra edilir; toplumun ya da sınıfın önünde değil, yapının içinde “önderler”, “öncü fikirler”, “öncü devrimciler” ve hatta “öncü öbekler” şekillenir. Ortaya çıkan şey, siyasal ve ideolojik alanda kalıcı etki bırakma kapasitesine sahip bir siyasi irade değil; kendi içine kapanmış, kendi sesini büyüten bir yankı odasında icra edilen bir öncülük performansıdır.
Böyle durumlarda, içeriye dönük öncülük ile toplumsal öncülük arasında giderek genişleyen açının sorgulanmaması için, yapının “dışarıyla” ve dolayısıyla gerçeklikle bağı mümkün mertebe zayıflatılır. İçerisi her şeyi zaten düşünmüş, süzmüş, pür-ü pak ve kusursuz devrimci öncülerden oluşuyorken, herkesin bir saflık ya da “sapma” halinde olduğu dışarıyla temas etmek, ona “bulaşmak” bir tür kirlenme olarak görülür. İş bu noktaya geldiğinde, bırakalım öncülüğü, ortada asgari bir siyasallık dahi kalmaz; cemaatleşme başlar.
Cemaatler, tabiatları gereği, kendi sınırlılıklarını ve zayıflıklarını açığa çıkaran gerçekliklerle temas kurmaktan kaçınırlar. Bu gerçekleri görünür kılan her toplumsal dalga bir tehdit olarak algılanır; içe kapanılır ve toplum/dünya artık yapıyı her ne olursa olsun muhafaza etme kaygısı üzerinden okunmaya başlanır. “Somut durumun somut analizi”nin yerini, eldeki kalıplara uydurmak için gerçekliği eğip büken, dışarıyı anlamaya değil içerideki inancı tahkim etmeye yarayan bir doğrulama pratiği alır. Dışa dönük siyasi pratik, giderek içe dönük ajitasyona ve ritüellere indirgenir.
Türkiye solunun özellikle son kırk yıldaki güdüklüğünün arkasında elbette, bir “öncülük” iddiasını bu topraklarda son derece zorlaştıran sermaye düzeninin ideolojik kuşatması ve sol üzerinde nefes aldırmayan, bugün belki de en yoğun haliyle deneyimlediğimiz baskı vardır. Ancak tüm bu baskıya rağmen toplumun büyük çoğunluğu mevcut sömürü düzeninin üzerinde yükseldiği ideolojik/siyasi yapıya bütünüyle teslim alınamamış ve buna rağmen “sol” istenilen düzeyde büyüyememişse, bu durum kısmen de kendi içsel zaaflarıyla ilgilidir.. “Öncülük” ile kurulan bu sorunlu ve kibrini kendi darlığından alan ilişki, bu zaafların belki de ön önemlisidir..
Bu durum, sorunun “öncülük iddiasının” kendisinde olduğu anlamına gelmiyor. Herhangi bir sol öznenin “öncülük” iddiasından vazgeçmesi; iktidar perspektifini terk etmek ve akabinde apolitikleşmek ile eş anlamlıdır. Terk edilmesi gereken, “öncülük iddiası”nın kendisi değil; pratiğin öncesinde, gerçekliğin ötesinde üstlenilmiş bir öncülük statüsü üzerinden siyaset yaptığını sanmaktır. Sorun, öncülük arayışının bir öncülük performansıyla, bir siyasi yapının kendi gerçek kapasitesinin bir öncülük imajıyla ikame edilmesidir.
Peki bu tehlikeden nasıl kaçınılabilir ve bunun yerine ne konulabilir? Gezi direnişi, sol için bu soruyu gündeme getirmenin ötesinde tarihsel bir fırsatı ifade ediyordu. Bu direniş, bir yandan düzeni kendisini korumak adına bugün bizi Saray rejimine ulaştıran yeni bir yapılanmaya iterken, diğer yandan sol içerisinde de taşları yerinden oynatan bir soruyu dayattı. Bu sorunun temelinde, Gezi’nin “öncülüğü zorlamak” yerine, “zorlama öncülük” halinin bu büyük halk direnişi karşısındaki uyumsuzluğunu açığa çıkarması yatıyordu.
Soru şuydu: Türkiye solu, kendisine a priori olarak, yani pratik ve sınama öncesinde, ondan bağımsız biçtiği, fakat Gezi ile pek de hak etmediği anlaşılan bir “öncülük” statüsünü kendine mal etmeyi sürdürerek sorunu toplumsal dinamiklerin yetersizliğinde mi arayacak ve onlara yukarıdan “hakikat” vaz etmeye devam mı edecek? Yoksa “öncülük statüsünü” değil, öncülük arayışını bu halk hareketiyle ve onun doğurduğu sonuçlarla hemhal olarak, kendisini dönüştürerek mi sürdürecek?
Gezi, düzenin yarattığı tüm tahribata rağmen Türkiye toplumunda tüketilemeyen Gramsci’nin tabiriyle bir “iyi duyuya”, yani özgürlükçü, dayanışmacı ve eşitlikçi taleplerin taşıyıcısı olan bir ortak sezgiye, işaret etti. Gezi, bu köklü “iyi duyunun”, uygun koşullarda ve araçlarla toplum içerisinde ne kadar hızlı yaygınlaşabileceğini de gösterdi. Öncülük arayışındaki bir sol hareketin bu gerçekliği veri almadan hareket etmesi düşünülemezdi. Böyle bir durumda öncülük, bu “iyi duyuyu” temsil etme, örgütleme ve radikalleştirme; düzen siyasetinin geriye çekici eğilimleri baskın çıkıp onu silikleştiğinde ise yeniden siyasal pratiğe dahil etme kapasitesi anlamına geliyordu.
Yani Gezi, öncülüğün olmuş bitmiş bir statü değil; öncelikle “dışarıda”, yani toplumda daha “ileri” olana yetişerek, onu içselleştirerek ve bünyesinde sabitleyerek sürdürülen bitmeyen bir arayış olduğunu gösterdi. Türkiye solu içerisinde eğer Gezi’den bugüne belirgin biçimde büyümüş ve toplumda karşılık bulmuş bazı siyasal özneler ortaya çıkmışsa, – ki bunun başında TİP (Türkiye İşçi Partisi) gelmektedir- bu büyük ölçüde bu bilincin edinilmesiyle ilgilidir.
Ve son bir yılı aşkın süreçte, 19 Mart akabindeki gösterilerden son yaşadığımız madenci direnişine kadar, aktif kitle katılımı açısından Gezi ile kıyaslanamayacak kadar sınırlı görünse de, ona içkin “iyi duyuyu” episodlar halinde açığa çıkaran hareketlenmeler, öncülüğün ne olduğundan çok nasıl kurulabileceğine dair somut ipuçları veriyor. Her şeyden önce, bu hareketlerde toplumsal enerjinin bütünüyle sönümlenmediğini; tersine, uygun anlarda, çoğu zaman dağınık ve süreksiz biçimlerde de olsa kendisini yeniden ürettiğini görüyoruz. Fakat bu momentler aynı zamanda öncülüğün, mevcut enerjinin önüne geçmeye çalışmak ya da onu kendi adına konuşturmakla değil; bir yapının kendi kuramsal/siyasal birikimi üzerinden bu enerjiyle temas kurabilmesi, onun ritmini yakalayabilmesi ile hayata geçebildiğini gösteriyor. Bir statü olarak öncülüğün statikliği ile “organik öncülüğün” dinamizmi arasındaki fark burada berraklaşıyor. Nitekim yakın dönemde yaşanan Bağımsız Maden-İş’in örgütlediği ve zaferle sonlanan işçi direnişinde de görüldüğü üzere, bir sürecin dışından ona yön vermeye çalışan değil, içine giren, orada bulunan, orada risk alan ve kendisini o sürecin bir parçası haline getiren bir siyasal tutum çok daha güçlü bir karşılık bulabildi. Aynı şekilde, toplumsal hafızada yeri olan simgesel momentlerde, örneğin bu seneki 1 Mayıs’taki Taksim girişiminde iddiayı kendi adına büyüten bir dilin iticiliği karşısında toplumdaki arayışa denk düşen, onu kendi dilinin parçası kılan ve kendi kuramsal-siyasal birikimiyle uyumlu bir şekilde dönüştüren bir müdahale hattı daha geniş bir meşruiyet üretebiliyor.
Bu yüzden öncülük, dağınık halde bulunan deneyimlerin, taleplerin ve sezgilerin bir yön, bir süreklilik ve bir siyasal yoğunluk kazanacak şekilde örülmesi olarak kavrandığı ölçüde, içe dönük kurgusal bir performans olmaktan çıkıp gerçek bir arayışa dönüşebilir. Bu haliyle öncülük, bir yapının kendisine biçtiği bir statü olarak kalamaz; siyasal öznenin kendi birikimi ile toplumdaki ileri dinamikleri karşılıklı beslemeye yönelik hiç bitmeyen bir “oluşum” süreci olarak kavrandığında anlam kazanabilir.
Bugün Türkiye’de farklı momentlerde açığa çıkan bu parçalı hareketlenmeler bunu tekrar tekrar hatırlatıyor. Bu hattı kurabilenler, öncü olduklarını söyledikleri için değil, bu ilişkiyi gerçekten kurabildikleri ölçüde karşılık buluyor.




