Kurtuluş Parkı’nda Kalanlar: Maden İşçileri, Direniş ve Siyaset

Onur Özgen29 Nisan 2026

Bazen siyaset bütün gürültüsünden sıyrılır ve geriye çok yalın bir soru kalır: Kimin yanında duruyorsun?

Kürsüler, demeçler, seçim hesapları, anketler, televizyon tartışmaları, strateji cümleleri bir anda önemini kaybeder. Çünkü bir yerde insanlar alın terlerinin karşılığını alamadıkları için aç kalmayı göze almışsa, orada siyasetin dili de değişir. Artık mesele kimin daha etkili konuştuğu, kimin daha yüksek perdeden itiraz ettiği, kimin daha keskin cümle kurduğu değildir. Mesele, o insanların bulunduğu yere gidip gitmediğindir. Gittiğinde de orada ne aradığındır.

Eskişehir’den Ankara’ya yürüyen ve günlerdir Kurtuluş Parkı’nda hakları için açlık grevi yürüten madencilerin çağrısı bu yüzden çok berraktı. Dayanışmaya gelenlere kapıyı kapatmadılar; ama bunun bir gösteriye dönüşmesine de izin vermediler. “Buraya gelecekseniz gerçekten gelin” dediler aslında. Bir görüntünün içine sığmak için değil, bu ağırlığı biraz olsun taşımak için. Birkaç dakikalık ziyaretle vicdanını rahatlatmak için değil, oradaki haksızlığın soğuğunu, açlığını, bekleyişini, belirsizliğini hissetmek için.

Bu ülkede sınıf mücadelesinin en büyük yalnızlığı belki de burada başlıyor. İşçiler, hakları için direnmeye başladığında kalabalıklar hızla oluşabiliyor. Kimi zaman kameralar geliyor, siyasetçiler uğruyor, sosyal medyada birkaç iyi söz dolaşıma giriyor. Sonra hayat kendi akışına dönüyor. Oysa direniş yerinde kalıyor. Gece oluyor, hava soğuyor, çocuklar soruyor, eşler bekliyor, beden yoruluyor, insanın içi ağırlaşıyor. Sloganların yankısı çekildiğinde, geriye hâlâ ödenmemiş ücretler, tutulmamış sözler, görmezden gelinen hayatlar kalıyor.

Bu yüzden gerçek dayanışma, en başta bir hizaya girme meselesidir. Kendi sözünü, kendi varlığını, kendi siyasal hesabını öne sürmeden; oradaki insanların iradesini esas almak. Onlar nereye çağırıyorsa oraya gitmek. Onlar neye ihtiyaç duyuyorsa onu yapmak. Onların sesini bastırmadan, onların mücadelesini kendi sahnen hâline getirmeden yanında bulunmak.

Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Erkan Baş’ın Kurtuluş Parkı’ndaki madencilerin çağrısına verdiği karşılık, tam da bu nedenle önemliydi. Çünkü burada kişisel bir cesaret gösterisinden çok daha sade, daha sahici bir şey vardı: Bir siyasetçinin, işçilerin belirlediği zemini kabul etmesi. Onların acısını kendi sözüne dekor yapmadan, onların açlığını kendi görünürlüğünün malzemesine çevirmeden orada kalmayı seçmesi.

Sosyalist siyasetin uzun zamandır en çok ihtiyaç duyduğu şey de bu sahicilik değil mi zaten?

Türkiye’de sol, çoğu zaman büyük tarihsel sözlerle, ağır kavramlarla, uzun analizlerle konuşuyor. Bunlara elbette ihtiyaç var. Ama bazen bütün o birikimin sınandığı yer bir park oluyor. Bir maden işçisinin yüzü oluyor. Parasını alamadığı için evine mahcup dönen bir babanın suskunluğu oluyor. Bir çocuğun, babasının neden günlerdir eve başka bir yüzle döndüğünü anlamaya çalışması oluyor. O anda bütün teori tek bir davranışta toplanıyor: Oraya gidecek misin?

Bu soru serttir. Çünkü insanın kendini kandırmasına pek izin vermez.

Uzaktan destek vermek kolaydır. Doğru cümleleri kurmak kolaydır. Haklıdan yana olduğunu söylemek kolaydır. Hatta bazen haksızlığa öfkelenmek bile kolaydır; öfke insanı yorar ama çoğu zaman güvenli bir yerde tutulabilir. Asıl zor olan, kendi konforundan çıkıp mücadelenin gündelik yüküne temas etmektir. Biraz zamanını, biraz bedenini, biraz huzurunu, biraz da hesabını bozmayı göze almaktır.

Madencilerin sözünün gücü de buradan geliyordu. Onlar kimseye romantik bir kahramanlık çağrısı yapmadı. Kuru bir alkış da istemedi. “Bizim yanımızda duracaksanız, bunu gerçekten yapın” dediler. Bu tavırda büyük bir onur var. Çünkü yardım dilenmediler; kendi mücadelelerinin ağırlığını hatırlattılar. Dayanışmayı da bir lütuf gibi değil, eşitler arasındaki bir sorumluluk gibi tarif ettiler.

Böyle anlar, siyasal partiler için de gerçek bir sınavdır. Seçim döneminde her parti işçiden, emekten, adaletten söz edebilir. Herkes halkın yanında olduğunu söyleyebilir. Herkes yoksulluğa karşı çıkabilir. Ama işçiler bir parkta açlık grevine başladığında, edilen bütün cümlelerin süsü dökülür. O zaman partinin neye benzediği daha çıplak görünür. Kurduğu örgütün, taşıdığı geleneğin, verdiği sözlerin gerçek hayatta bir karşılığı olup olmadığı anlaşılır.

14 Mayıs 2023 seçimlerinde TİP’e verilen yaklaşık 1 milyon oyun anlamı da belki burada aranmalı. O oylar bir seçim gecesi ekranlarda beliren rakamlardan ibaret kalmadığında, yani bir madencinin yanında, bir direniş alanında, bir adalet arayışında yeniden görünür olduğunda gerçek değerini buluyor. Oy, sadece sandığa atılan bir kâğıt değildir; insanın hangi dünyaya razı olmadığını gösteren bir işarettir. O işaretin arkasında duranlar geri çekilmediğinde, siyaset de kuru bir temsil faaliyeti olmaktan çıkar.

Elbette hiçbir siyasetçi, hiçbir parti, hiçbir dayanışma eylemi tek başına işçinin bütün sorunlarını çözmez. Bunu bilmek gerekir. Ama bazı davranışlar, çözümün hangi tarafta aranacağını gösterir. İktidarın, patronların, düzenin görmezden geldiği bir yerde birilerinin ısrarla görünür olması, küçümsenecek bir şey değildir. Çünkü bu ülkede haksızlığın en büyük silahlarından biri unutturmaktır. Bir direnişi görünmez kılmak, onu yalnız bırakmak, zamanla yormak, kendi içine kapatmak. Buna karşı en basit ama en etkili cevap bazen orada kalmaktır.

Kurtuluş Parkı’nda olan şey biraz da budur. Birileri emeğinin karşılığını istiyor. Birileri bu talebin üstünü örtmek istiyor. Birileri kısa süreli görüntülerle oradan geçip gitmeyi yeterli sanıyor. Birileri ise, “Ben buradayım, siz hakkınızı alana kadar da bu hikâyenin dışına çıkmıyorum” diyor.

Siyasetin itibarı, böyle anlarda yeniden kurulabilir.

Çünkü halkın gözünde siyaset çoktan kirlenmiş bir alan. Çok söz verilip az şey yapılmasından, her acının bir gösteriye çevrilmesinden, her mağduriyetin bir fotoğraf karesine sıkıştırılmasından insanlar yoruldu. Bu yorgunluk boşuna değil. Memleketin hafızasında çok fazla yarım bırakılmış söz, çok fazla kullanılmış acı var. Çok fazla unutulmuş, hor görülmüş, gadre uğramış insan var.

O yüzden bugün asıl değerli olan büyük konuşmak değil, doğru yerde susmayı ve beklemeyi de bilmektir. İşçinin önüne geçmeden, onun sözünü, öfkesini kendi adına tahsil etmeden yanında durabilmek. Siyaset, en fazla böyle anlarda insana benzer.

Kurtuluş Parkı’ndaki madenciler bize bir kez daha şunu hatırlattı: Sınıf mücadelesi, öyle uzaktan selâmlanacak bir mücadele değil. İçine girildiğinde insanı değiştiren, sorumluluk yükleyen, konforunu bozan bir gerçeklik. Oraya giden herkes bu gerçekle sınanır.

Kimisi gelir, görünür, gider.

Kimisi kalır.

Aradaki fark, bazen bütün bir siyasal hayatı anlatmaya yeter.

Kurtuluş Parkı’nda Kalanlar: Maden İşçileri, Direniş ve Siyaset
0:00 / 0:00