Görme Rejimleri ve Madenci Direnişinin Aynası

Gökhan Atılgan28 Nisan 2026

 

I. Sahne

Ankara’da günlerdir süren bir direniş var. Doruk Madencilik işçileri, yaklaşık bir yıl boyunca yalnızca iki kez maaş aldı. Şirket TMSF’ye devredildi ama geride birikmiş ücretler, ödenmemiş tazminatlar, askıda kalmış sendikal haklar bıraktı. Hukukî mekanizmalar ya işlemiyor ya da işletilmiyor. Alacaklar tahsil edilemiyor. İşçiler, asgarî düzeyde var olabilmek için gerekli olan şeyi, yani emeklerinin karşılığını talep etmek için Ankara sokaklarındalar. 

Sahneye dikkat etmek gerekiyor. Türkiye İşçi Partisi genel başkanı işçilerle birlikte açlık grevinde. Onlarla uyuyor, günler geçiriyor, açlık çekiyor. Bedensel olarak orada. Direniş alanın yakınlarındaki bütün camilerde vakit namazları kılınıyor. Yakınlardaki esnaf dükkânının kepengini her sabah açıyor, akşam kapatıyor. Sosyal demokrat politikacılar ziyarete geliyor, fotoğraf veriyor, ayrılıyor. Milliyetçiler, muhafazakârlar, faşistler ise sahne dışı. 

Bu tablo bir tesadüf değil, bir tutarsızlık da değil. Aksine, her ideolojinin kendi içsel mantığına tam olarak uygun biçimde davrandığının kanıtı. Bu sav ilk bakışta provokatif görünebilir; zira beklenen çerçeve farklıdır. Hepimizin ezbere bildiği polemik refleksi, ideolojilerin söyledikleri ile yaptıkları arasındaki uçuruma bakıp ikiyüzlülük damgasını vurmaktır. Müslümanlar “kul hakkı yendi” diyebilirdi, demediler. Muhafazakârlar “böyle düzen bozulur, alacaklı işçi sokakta kalmamalı” diyebilirdi, demediler. Milliyetçiler “milletin ahengini bozan işveren cezalandırılsın” diyebilirdi, demediler. Faşistler “hiçbir patron devletten büyük değildir” diyebilirdi, demediler. Liberaller “hukuk işlesin, mülkiyet hakkı emeğin de hakkıdır” diyebilirdi, demediler. Sosyal demokratlar parlamentoyu iniletebilirdi; kadraja girip çekip gittiler. 

Hepsinin söylem dağarcığında işçinin yanında durmak için bir cümle vardı. Hiçbiri o cümleyi söylemedi. Bu cümleye bu denemede her ideolojinin kendi normatif söyleminde işçinin yanında durmasını gerektiren cümle anlamında ahit cümlesi diyeceğim. Bu cümlenin söylenmemesi rastlantısal değildir, çünkü ideolojiler manifestolarda yaşamaz. Manifesto bir ideolojinin kâğıt üzerindeki kendine bakan yüzüdür; gerçek yüzü, taşıyıcılarının somut tutumlarında, hangi sahnelere girip hangi sahnelerden çıktıklarında, hangi acılara yöneldikleri ve hangi acıları görmedikleri seçimlerinde belirir. Bu denemenin amacı, ahit cümlesinin neden söylenmediğini, sessizliğin hangi yapısal mantıktan beslendiğini ve bu mantığın her ideoloji için neden tutarlılık olduğunu göstermektir. Çünkü Doruk işçileri bir emek mücadelesi yürütüyorsa, yalnızca kendi adlarına değil, hepimizin adına bir ideoloji sınavı da veriyorlar. Bu sınavda kimin yazılı olduğunu, kimin sınavdan kaçtığını, kimin başkasının yerine sınava girdiğini görmek gerekiyor. 

II. Görme Rejimi

İdeoloji analizinin en yaygın yanlışı, ideolojiyi söyledikleriyle değerlendirmektir. Bir ideolojinin manifestoları, kuramcıları, slogan kitapları okunur, oradan bir özet çıkarılır, o özet ile o ideolojinin taşıyıcılarının yaptıkları karşılaştırılır, uçurum görüldüğünde “ikiyüzlülük” denir, dosya kapanır. Bu okuma yanlış olduğu kadar tembeldir. Çünkü ideoloji manifestolarda yaşamaz; gündelik hayatın dokularına sızmış pratiklerde, beden alışkanlıklarında, “olağan” sayılan jestlerde, kimin görülüp kimin görülmediğini belirleyen örtük rejimde yaşar. 

Althusser’in yarım yüzyıl önceki saptaması burada yol göstericidir. İdeoloji bireyleri özne olarak çağırır; onları belirli bir toplumsal ilişkiler düzeni içinde konumlandırır; bu konumlanmayı doğal, kaçınılmaz, hatta arzu edilir gösterir. Bu işlem söylem düzeyinde değil pratik düzeyinde gerçekleşir. Komşu camide namaz kılmak, yandaki dükkânda satış yapmak, fotoğraf çektirip gitmek “hiçbir şey yapmamak” değildir; mevcut düzeni yeniden üretmenin ideolojik biçimleridir. Direnişi görmemek, gördükten sonra umursamamak, umursadıktan sonra bir adım atmamak… her aşama ayrı bir ideolojik üretimdir. 

İdeoloji öncelikle bir görme rejimidir. Bir ideolojiye sahip olmak demek, dünyayı belirli bir görme rejimi içinde algılamak demektir. Bu rejim neyin “haksızlık” sayılacağını, neyin “olayların doğal akışı” sayılacağını, neyin “politik mesele”, neyin “bireysel talihsizlik” olacağını koşullandırır. İdeoloji, bu koşullandırmayı bilince bir argüman olarak sunmaz; algıya bir filtre olarak yerleştirir. Bourdieu’nün sembolik şiddet kavramının çekirdeği de buradadır. Dayatma açık değildir, içselleşmiştir; mağdur kendi mağduriyetini “olayların doğal akışı” olarak okur. Doruk direnişinin camiler arasında “görünmez” kalabilmesi, görsel imkânsızlıktan değil, ideolojik bir görme rejiminin yapısal işleyişinden kaynaklanır. 

Bu rejim aynı zamanda bir algı eşiği belirler. Her olay, olay olarak tescil edilmez; tescil edilmek için ideolojinin koyduğu eşiği aşması gerekir. Eşiğin altında kalan olaylar görsel alandan kaybolmaz, ama kayıt değeri kazanmaz; göz onlardan kayar. Doruk işçileri yandaki camide namaz kılan dindar için belki haberlere bile düşmemiştir; düşse bile haksızlık çerçevesine alınmaz, “patron-işçi meselesi” olarak (kendisini ilgilendirmeyen bir alan olarak) görülür. Komşu esnaf için direnişçi işçiler vitrinin önünde duran bir kalabalıktır, sokağın trafiğini bozan bir unsurdur belki, ama emeğin ödenmemiş karşılığını talep eden hak sahipleri olarak algı eşiğini aşmaz. Sosyal demokrat politikacı için direniş bir fotoğraf vesilesidir, çünkü onun ideolojik çerçevesinde direniş ile parlamento arasındaki mesafe yapısaldır, kapatılması beklenen bir mesafe değildir. 

Doruk direnişi karşısında “kayıtsızlık” kavramı bu yüzden yanıltıcıdır. Kayıtsızlık, “görüyorum ama umursamıyorum” demektir. Burada olan başka bir şeydir. “Görmemek”tir. Daha doğrusu, görmemeyi öğrenmiş olmaktır. Bir ideoloji içinde yetişmek, belirli şeyleri görmemeyi öğrenmektir. Bu öğrenme bilinçli bir tercih değil, taşıyıcı öznenin gündelik pratiklerine işlemiş bir alışkanlıktır. Camide namaz kılan Müslüman haksızlığı görmemeye karar vermez; haksızlığın ne anlama geldiğine dair ideolojik gramerinden geçmiş bir algı zaten haksızlığı başka bir yerde, başka bir biçimde aramaktadır. 

Bu nedenle her ideoloji kendine özgü bir sessizliğin grameri üretir. Müslüman bir kesimin sessizliği ile muhafazakâr esnafın sessizliği aynı şey değildir; sosyal demokrat fotoğrafının sessizliği milliyetçinin sahne dışılığıyla aynı sessizlik değildir. Her sessizlik kendi ideolojik mantığının bir cümlesidir. Sessizlik tek tip olmadığı gibi rastlantısal da değildir. Yanıt bekleyen soru, ideolojilerin kendi söylemlerine niçin ihanet ettikleri değil ideolojilerin gerçek teorisinin ne olduğu ve gözlemlediğimiz davranışın o teoriye ne ölçüde uygun olduğudur.  Cevap, izleyen sahnede her ideoloji tek tek karşımıza çıktığında belirginleşecektir. Ve cevap, rahatsız edicidir. Çünkü gözlemlediğimiz sessizlik, manifestoların kâğıt üzerindeki sözlerine değil, ideolojilerin somut tarihsel-toplumsal işlevine birebir uyar. 

III. İşçinin Kuruluşu 

Sahnenin coğrafyası ile ideolojilerin bu coğrafyaya yerleşme biçimi arasında bir karşılıklılık vardır. Camiler etrafta, esnaf komşudadır, sosyal demokratlar gelip giderler; milliyetçiler ve faşistler ise sahnenin dışında, ama hayaletleri her yerdedir. Bu yakınlık-uzaklık coğrafyası rastlantısal bir mekânsal düzen değil; her ideolojinin işçiye dair kurduğu ilişkinin uzaysal cisimleşmesidir. İşçiyi her ideoloji farklı kurar, farklı görür, farklı çağırır. Bu kuruluşları görmeden, ahit cümlesinin niçin söylenmediği de anlaşılmaz. 

İslamcılık işçiyi her şeyden önce ümmet üyesi olarak kurar. Bu üyeliğin temel belirleyicisi itaat ilişkisidir, ulü’l-emr doktrini siyasal otoriteyi ilahi düzenin bir uzantısı olarak konumlandırır. Türkiye’deki İslamcılık, bu kuruluşu kendi tarihsel-sınıfsal taşıyıcı öznesinin konumlanışıyla pekiştirir. AKP döneminde konsolide edilen muhafazakâr-dindar orta sınıf, İslamcı burjuvazinin yükselişi ve dindar kesimin patron konumuna geçişiyle birlikte yeni bir sınıfsal kimlik kazandı. Maaşını alamayan işçi İslamcılığın görme rejiminde gerçekten bir acı tablosu çizer, ama bu acının çerçevesi sabır ve tevekküldür. İşçinin hakkını talep etmek için örgütlenmesi, direnişe geçmesi ise farklı bir anlam kazanır: itaatsizlik, başıbozukluk, düzeni karıştırmak, belki de dışarıdan gelmiş bir kışkırtmanın ürünü. İslamcılığın ahit cümlesi (“kul hakkı yendi”) söylenmemesinin nedeni, kavramın yokluğu değildir. Kavramın hangi kesime, hangi koşullarda uygulanacağını belirleyen ideolojik gramerin işçiyi haksızlığa uğramış insan yerine itaat etmeyen kişi olarak kurmasıdır. Yakınlardaki camilerin sessizliği bu yüzden bir ihmal değil, yapısal bir zorunluluktur. 

Muhafazakârlık işçiyi organik toplumsal hiyerarşinin bir halkası olarak kurar. Klasik Burke’cü muhafazakârlıkta bu hiyerarşi çift yönlüdür. Aşağıdakiler yerini bilir, yukarıdakiler de yükümlülük taşır. Türkiye muhafazakârlığının neoliberalizmle eklemlenmesi yükümlülük boyutunu fiilen tasfiye etmiştir. Geriye tek taraflı bir hiyerarşi kalmıştır: alttakilerin “haddini bilmesi” beklenir, üsttekilerin sorumlulukları görünmez kılınır. Komşu esnafın dükkân açması yalnızca ekonomik bir eylem değil, direnişe kayıtsız kalarak var olan düzeni “normal” kabul ederek hiyerarşiyi onaylamaktır. Muhafazakârlık için asıl tehdit haksızlık değil, haksızlığa karşı çıkan işçinin bizzat kendisidir; zira bu çıkış hiyerarşiyi sarsar. Muhafazakârlığın ahit cümlesi (“böyle düzen bozulur, alacaklı işçi sokakta kalmamalı”) iki yarısı arasında bir gerilim taşır; ilk yarısı düzen kaygısını ifade eder ama ikinci yarısı yükümlülük dilini gerektirir. Türkiye muhafazakârlığı yükümlülük dilini terk ettiği için ahit cümlesinin yalnızca ilk yarısını söyleyebilir hale gelmiştir, ve ilk yarısı tek başına işçiyi değil, işçinin sessizleştirilmesini talep eder. 

Sosyal demokrasi sahnenin en bulanık konumudur. Teorik olarak ahit cümlesini söylemesi en kolay ideolojidir. Pratikte ise ahit cümlesi söylendiğinde dahi işçinin yanında kalmak için gereken bedeli ödemekten kaçınır. Fotoğraf vermek bu kaçışın ideal teknik biçimidir: bir an için görünür olmak, ama ne bedeniyle ne zamanıyla ne de riskiyle orada kalmamak… Bernstein’dan bu yana reformizmin sindirdiği yerde sosyal demokrasi sınıf antagonizmasını parlamenter prosedürle çözülebilir teknik bir meseleye indirgemiştir. Türkiye’de bu indirgeme, partinin sosyal sınıfsal taşıyıcı özne yerine soyut vatandaş kategorisi üzerinden konuşmasıyla daha da derinleşmiştir. Sosyal demokratın ahit cümlesi (“sosyal adalet sağlansın”) söylenir, hatta ısrarla söylenir; ama söylendiği yer parlamento kürsüsüdür, söylendiği zaman bütçe görüşmeleridir, söylendiği biçim Meclis tutanaklarına geçen retoriktir. Direnişin yanında geçirilen geceyle, açlık grevinin bedeniyle, sokağın riskiyle bu cümle arasında yapısal bir uçurum vardır. Sosyal demokrasi söyler ama yaşamaz. Bu, yapısal bir kopukluktur, kişisel bir tercih değildir. 

Liberalizm sahne dışındadır, ama bu dışarıdalığın gerekçesi diğerlerinden farklıdır. Liberalizm Doruk işçilerinin dramının grameridir; hukuk, sözleşme, mülkiyet kavramlarını veren odur. TMSF’ye devredilen şirket, ödenmeyen ücretler, tahsil edilemeyen tazminatlar, askıdaki sendikal haklar… bunların hepsi liberalizmin kendi kavram dünyasında bir hak ihlali olarak adlandırılabilir. Üstelik liberalizmin ahit cümlesi (“hukuk işlesin, mülkiyet hakkı emeğin de hakkıdır”) teorik olarak işçinin yanında durmayı gerektirir; mülkiyetin kutsallığı liberal teoride yalnızca sermayenin değil, emeğin de korunmasını içerir. Ama liberalizmin Türkiye’deki taşıyıcı öznesi, liberalizmin içeriksel-iktisadî yorumunda kristalleşmiş bir konumdadır. Hukuk işlemediğinde, mülkiyet hakkı ihlal edildiğinde, liberalizmden beklenen tepki hukukun siyasal koşullarını sorgulamaktır. Fakat bu sorgulamanın bedeli liberalizmin egemen blokla kurduğu sessiz uzlaşmayı bozmaktır. Bu yüzden Türkiye liberalizmi Doruk işçilerinin hukukî haklılığını kabul edebilir, hatta köşe yazılarında dile getirebilir, ama direniş alanına gitmez. Liberalizmin sessizliği, ahit cümlesinin teorik olarak söylenebilir olmasına rağmen söylendiğinde liberalizmin kendi siyasal konumunu sarsmasından kaynaklanır. 

Milliyetçilik sahne dışındadır, ama bu dışarıda olma hali ideolojinin yokluğu değil, kuruluşunun bir sonucudur. Milliyetçilik işçiyi sınıf olarak değil, milletin bedeninin bir organı olarak kurar. Organizmacı metafor belirleyicidir; millet bir bütündür, baş ve ayak arasındaki farklılık bir çatışma zemini değil, işlevsel bir tamamlılıktır. Sınıf mücadelesi bu çerçevede milletin iç uyumunu tehdit eden, dahası çoğunlukla “dışarıdan” ithal edilmiş yabancı bir fikir olarak kodlanır. İşçinin hak talebi, kolektif örgütlenmesi, birlikte direnmesi milliyetçi ideolojiyi yapısal olarak rahatsız eder, çünkü sınıf bilinci talep eden işçi artık milletin homojen bedeni içinde konumlandırılamaz. Milliyetçiliğin ahit cümlesi (“milletin ahengini bozan işveren cezalandırılsın”) teorik olarak söylenebilir, ama söylenmesi sınıf antagonizmasını kabul etmek anlamına gelir. Bu kabul ise milliyetçiliğin temel kuruluşunu sarsar. Milliyetçilik sınıf antagonizmasının üzerini millet dayanışmasıyla örter, bu örtünün kalkması da ideolojik düzenin kendisini tehdit eder. Sahne dışılık bu tehdidin önlenmesinin biçimidir. 

Faşizm de sahne dışıdır, ama farklı bir mantıkla. Faşizm tarihsel olarak işçi retoriğini, emeğin yüceltilmesini, ulusal dayanışmayı ustaca kullanmış bir ideolojidir ve bu yönüyle ilk bakışta en çelişkili konumdadır. Ama faşizmdeki işçi, sınıf öznesi değil ulus-devletin askeridir. Korporatist modelde işçi ile işveren “ulusal çıkar”da eritilir; grev, direniş, bağımsız sendika sabotajdır. İtaat etmeyen işçi faşist için ya düşman ideolojilerin taşıyıcısıdır ya da ulusal birliği bozan bir unsurdur. Faşist hareketlerin tarihsel olarak iktidarı ele geçirdikten sonra ilk yaptıkları şeylerden birinin bağımsız sendikaları tasfiye etmek olduğunu hatırlamak yeterlidir. Faşizmin ahit cümlesi (“hiçbir patron devletten büyük değildir”) söylenmemesinin nedeni içeriksel değil yapısaldır. Bu cümle ancak işçi devletle ittifak halinde, devletin verdiği sınırlar içinde hak arayan bir özne olduğunda söylenir. Bağımsız direnişe geçen, kendi sendikasıyla, kendi sınıfsal dilinde talep eden işçi faşizmin asker-işçisine değil, itaatsiz tehdide karşılık gelir. Doruk işçileri devletin değil, kendilerinin temsilcisi olarak sokaktadır. Bu yüzden faşizmin kendi ahit cümlesini söyleyebilmesi için Doruk işçilerinin önce bağımsız direnişlerinden vazgeçmeleri gerekir. 

Altı ideolojinin her birinin sessizliği aynı tabloyu üretiyor olsa da, sessizliklerin gramerleri birbirinden farklıdır. İslamcılığın sessizliği itaate çağırır; muhafazakârlığın sessizliği hiyerarşiyi onaylar; sosyal demokrasinin sessizliği parlamentoya havale eder; liberalizmin sessizliği egemen blokla uzlaşmayı korur; milliyetçiliğin sessizliği milletin bütünlüğünü korur; faşizmin sessizliği itaatsizi cezalandırmaya hazırlanır. Altı farklı sessizlik, altı farklı ideolojik mantığın yapısal sonucudur. Ama hepsi tek bir somut sonuçta birleşir: işçinin yalnız bırakılması.

IV. Bedensel Mevcudiyet

Doruk direnişinde Türkiye İşçi Partisi genel başkanının açlık grevine girmesi, fotoğraflanacak bir kahramanlık değildir. Beş ideolojinin sessizliklerini gördüğümüz sahnede sosyalizmin varlığı bir istisna değil, kendi teorik kuruluşunun gerektirdiği bedenleşmiş tutarlılıktır. 

Gramsci’nin organik aydın kavramı bu sahnede tam yerine oturur. Geleneksel aydın sınıfın dışından gelir, ona bakar, onun adına konuşur. Organik aydın ise sınıfın kendi içinden çıkar, onun kolektif bilincini örgütler ve onun yaşadığını yaşar. Açlık grevindeki sosyalist parti başkanı sınıfın dışından gelip ona acıyan biri değildir; sınıfın kolektif iradesinin bir kristalleşme noktasıdır. Açlığını işçilerin açlığıyla buluşturmak teorik bir argümanın bedeni; yan yana uyumak teorik bir önermenin somut karşılığıdır. Geleneksel aydının pozisyonu bedenleşmiş bir reddedilişle dışarıda bırakılır. 

Sosyalizmin işçi direnişiyle bedensel dayanışma içinde olması teorik bir zorunluluktan kaynaklanır. Marksist çerçeve işçiyi tarihsel özne, sömürünün taşıyıcısı ve dönüşümün aktörü olarak kurar. Bu kuruluş soyut değildir; her bileşeninin somut bir karşılığı vardır. Artık-değer teorisi işçinin ürettiğini elde edemediğini gösterir; sınıf mücadelesi teorisi bu edememenin bireysel bir talihsizlik değil yapısal bir ilişki olduğunu söyler; örgütlü mücadele teorisi bu ilişkinin ancak kolektif eylemle dönüştürülebileceğini ortaya koyar. Doruk işçilerinin birikmiş maaşı, tahsil edilemeyen tazminatı, askıda kalan sendikal hakkı bu teorinin soyut değil somut nesnesidir. Sosyalist pratik oraya gitmekle teoriyi hayata geçirir; gitmemek ise kendi teorisini ihlal ve inkâr etmek olur. 

Diğer ideolojiler için durum tersinedir. Onların teorileri işçiyi farklı biçimlerde kurduğu için (itaatkâr kul, yerini bilen unsur, milletin bedeni içindeki organ, ulus-devletin askeri, parlamentoda temsil edilecek vatandaş) direnen, talep eden, örgütlenen işçiyle bedensel dayanışma o teorilerle yapısal olarak çelişir. Bu nedenle sessizlikleri ideolojik tutarsızlık değildir; ideolojik tutarlılığın ta kendisidir. Söylemleriyle çelişiyor gibi görünmelerinin nedeni, söylemlerinin gerçek işlevini gizlemesidir. Manifestolarda yazılı duran “kul hakkı”, “hiyerarşik yükümlülük”, “millî dayanışma”, “sosyal adalet” cümleleri ideolojinin görme rejiminden geçtikten sonra somut işçiye ulaşmaz; başka kesimlere, başka durumlara, başka koşullara yönlendirilir. 

Sosyalizmin tutarlılığı, manifestoları ile pratiği arasındaki uçurumun olmamasından gelmez. Sosyalizmin de tarihsel olarak ihanet anları, bürokratikleşme süreçleri, taşıyıcı öznesinden kopma uğrakları olmuştur. Türkiye’de sosyalist hareketin kendi içindeki gerilimleri bu denemenin sınırları dışında ayrı bir tartışmayı hak eder. Ama Doruk direnişi söz konusu olduğunda gözlemlenen tutarlılık tesadüfi değildir; sosyalist teorinin işçiyi kurma biçiminin yapısal bir sonucudur. Açlık grevindeki sosyalist parti başkanı, sınıf öznesini teorinin merkezine yerleştiren bir geleneğin bu merkezi ciddiye aldığının bedensel kanıtıdır. 

Bedensel mevcudiyet bu noktada politik bir kavram halini alır. Direnişe gelmek, kalmak, açlığa katılmak, geceyi paylaşmak, riski üstlenmek… Bunlar dayanışmanın görsel jestleri değildir, ideolojinin bedenleşme biçimleridir. Sosyalizmin bedeni direnişin içindeyken, diğer ideolojilerin bedenleri kendi mekânlarına dağılmıştır: dükkâna, camiye, parlamentoya, sahnenin dışına. Bedenin mekânsal konumu rastlantısal bir seçimin ürünü değildir; bu konum, ideolojik öznenin hangi mekânda, hangi zamanda ve hangi riskle var olması gerektiğini belirleyen bir konumlandırma rejimi tarafından üretilir.

V. Sessiz Hegemonya

Beş ideolojinin sessizliği beş farklı gramerden konuştu. İslamcılık itaate çağırdı, muhafazakârlık hiyerarşiyi onayladı, sosyal demokrasi parlamentoya havale etti, milliyetçilik sınıf antagonizmasını millet bütünlüğüyle örttü, faşizm itaatsizi cezalandırmaya hazırlandı. Beş farklı dil, beş farklı çerçeve, beş farklı taşıyıcı özne. Ama somut sonuç tekti: işçinin yalnız bırakılması. 

Bu tekleşme rastlantısal değildir. Gramsci’nin “pasif rıza” kavramının çekirdeği tam buradadır. Hegemonya zor kullanmadan, hatta açık ideolojik propaganda yapmadan da sürdürülebilir. Sürmesinin koşulu, farklı ideolojik kodların farklı toplumsal kesimlere konuşurken hepsinin aynı pratik sonucu üretmesidir. Müslüman işçiyi sabırla ikna eden, muhafazakâr esnafı düzenle uyumlu tutan, milliyetçiyi sınıf bilincinden uzak tutan, sosyal demokratı sahayı terk ettiren çoğul ideolojik işlev, hegemonyanın klasik tanımıdır: Zor kullanmadan, rıza üretmek. 

Buradaki kritik nokta, hegemonyanın eşgüdümlü bir komplo olmamasıdır. Caminin imamı, esnafın oğlu, sosyal demokrat milletvekili, milliyetçi parti yöneticisi bir araya gelip Doruk işçilerini yalnız bırakmaya karar vermez. Karar verseler bile gereksizdir; her biri kendi ideolojik mantığının doğal akışında zaten o sonucu üretir. Bu yüzden hegemonik sonuç bir merkezî iradenin değil, çoklu ideolojik mekanizmaların yapısal eklemlenmesinin ürünüdür. Egemen blok bu eklemlenmeden yararlanır, ama eklemlenmeyi yaratan o değil ideolojilerin kendi taşıyıcı özneleri üzerindeki çalışmasıdır. 

Bu yapıya ideolojik iş bölümü demek mümkündür. Her ideoloji belirli bir kesimi belirli bir biçimde tutar; o kesim direnişe katılmaz, hatta direnişi görmez. Bir kesim sabırla, bir kesim hiyerarşi onayıyla, bir kesim parlamento beklentisiyle, bir kesim millet birliğiyle, bir kesim itaat çağrısıyla tutulur. Beş farklı ideolojik mekanizma beş farklı kesimi farklı dillerle aynı yerde, yani hareketsizlikte, tutar. Bu iş bölümünün kuvveti tek bir ideolojinin gücünden değil, ideolojilerin çoğulluğundan gelir. Çünkü farklı kesimlerin farklı ideolojilere bağlılığı, hegemonik bloğun erişim alanını her yöne genişletir. 

İdeolojik iş bölümünün altında ortak bir yapı saklıdır: sınıf körlüğü. Beş ideolojinin her biri işçiyi farklı bir kimlik içinde kurar, ama hiçbiri onu sınıf öznesi olarak görmez. “Kul”, “organ”, “asker”, “hiyerarşinin halkası”, “parlamentoda temsil edilecek vatandaş”; bu kuruluşların ortak özelliği işçinin sınıfsal konumunu görünür kılan değil, görünmez kılan kategorilerle çalışmalarıdır. Sınıf körlüğü bu beş ideolojinin manifestolarındaki ortak bir cümle değildir; taşıyıcı özneleri üzerindeki algı çalışmasının yapısal bir özelliğidir. İdeolojiler farklı kavramlarla, farklı dillerle, farklı tarihsel kaynaklarla işliyor olsalar da görme rejimleri bir noktada buluşur: işçinin sınıfsal konumunun haksızlık çerçevesini belirleyen yer olmaması gerektiğinde. 

Caminin yanındaki sessizlik, dükkânın açık olması, parlamentodan gelen fotoğraf, milliyetçinin sahne dışılığı, faşistin görünmez tehdidi; hepsi farklı dillerde aynı cümleyi söyler. Cümlenin içeriği şudur: işçi yalnız kalsın.

VI. Sınav

Doruk Madencilik işçileri bir emek ve hak mücadelesi yürütüyorlar; ama anlatılan tablonun gösterdiği gibi, aynı zamanda bir ideoloji sınavı veriyorlar. Bu sınav onların değil, bizim sınavımız. Çünkü her birimiz şu ya da bu ideolojinin görme rejimi içinde yetiştik; her birimiz kendi taşıyıcı öznemizin algı eşiğinden bakıyoruz dünyaya. Caminin yanı başındaki direnişi görüp görmemek, gördükten sonra umursayıp umursamamak, umursadıktan sonra bir adım atıp atmamak; her aşamada hangi ideolojinin bedenimizde nasıl konumlandığını test ediyoruz. 

Doruk işçilerinin yanında durmak teorik bir tercih değil, ideolojik bir pozisyondur. Ama bu pozisyonu almak için sosyalist olmak gerekmez, sosyalist olmadan da bu pozisyon alınabilir. Dindar bir Müslüman “kul hakkı yendi”cümlesini ciddiye alarak madencilerin yanına varabilir; muhafazakâr bir esnaf “alacaklı işçi sokakta kalmamalı” cümlesinin ikinci yarısını söyleyerek dükkânını kapatıp direnişe katılabilir; milliyetçi bir vatandaş “milletin ahengini bozan işveren cezalandırılsın” cümlesini gerçekten dile getirebilir. Bu cümlelerin söylenmesi, ideolojinin görme rejiminin çatlaması demektir. Çatlama, hegemonyanın kırılma anıdır. 

Sosyalizmin tutarlılığı bir gurur kaynağı değil, bir sorumluluk taşır. Eğer beş ideoloji yapısal olarak işçiyi yalnız bırakıyorsa, sosyalizmin görevi bu yalnızlığı kapatmak değil, görme rejimlerinde çatlaklar açmaktır. Doruk direnişi yalnızca işçilerin değil, sınıf körlüğünün de sınanma yeridir. Camide secdeye duran dindar, dükkânı açan esnaf, fotoğrafa gelen milletvekili; her biri kendi ideolojik mantığını sorgulamadan da o sahnede başka türlü davranabilir. Bu davranışı mümkün kılacak olan şey teorik ikna değil, görme rejiminin sarsılmasıdır. 

Camiler arasındaki Kurtuluş Parkı’nda süren açlık grevi bunun için orada. Sosyalist parti başkanı yalnızca işçilerin yanında değil, başka ideolojilerin görme rejimlerinin sınırında duruyor ve o sınırı görünür kılarak sarsmaya çalışıyor. Sınavı veren işçiler değil, ama sınav işçilerin sırtında veriliyor. Sınavın adı, basitçe, bu: kimi görüyoruz? 

Görme Rejimleri ve Madenci Direnişinin Aynası
0:00 / 0:00