Has Arazide Muhalefet: Kasa Nasıl Her Zaman Kazanır?

Can Soyer13 Haziran 2026

Türkiye’de siyaset bir hukuk münazarasına indirgendikçe, siyasal tartışma ve düşünme eylemi de iddianame okumaya, yasa maddesi hatırlatmaya, başvuruda bulunmaya sıkışmış oluyor mecburen. Sadece son haftalardaki mutlak butlan davası ve devamında yaşanan parti içi tartışmalar değil, en azından çeyrek yüzyıldır Türkiye siyaseti, iktidar ile muhalefetin hukuk zemininde bir itişmeye tutuştuğu bir görünüm arz ediyor.

Elbette, birçok başka araç gibi hukuk da siyasetin bir aracıdır. Ancak burada olan, bir aracın siyaset sahasında etkili biçimde ve diğer araç ve dinamiklerle bir arada kullanılması değil, siyaset sahasının bizzat o aracın kapasitesine ve doğasına daraltılmasıdır. Siyasal söylemin, eylemin ve meşruiyetin hem biçim hem içerik açısından hukukileştirilmesidir. Siyaset sahasının hukukla, yasayla, mevzuatla; usulle, prosedürle, dilekçeyle kuşatılmasıdır.

Bu kuşatmanın hem nedeni hem de sonucu ise halkın siyaset alanından dışlanması, siyasetin profesyoneller ve teknokratlar tarafından icra edilen bir mesleğe dönüşmesi, mücadelenin de toplumsal ilişkiler ve dinamikler çerçevesinden kopup yasama ve yargı bürokrasisiyle yürütülen pazarlıklara bağımlı kılınmasıdır.

Hangi türden, hangi dünya görüşünden, hangi fıtrattan olursa olsun bir iktidarın başına bundan daha büyük talih kuşu konamaz.

***

Türkiye gibi demokratik hukuk geleneği cılız bir ülkede bu “hukuk fetişizmi”nin mutlaka ve sadece iktidara kazandıracağı kesindir.

Hele de bu iktidar uzun süredir devam ettiği yeni rejim inşasında artık tayin edici bir aşamaya geçmişse, vaktinde Marx’ın bir başka “hükümet darbesi” için söylediği gibi “boğucu bir yasallığın demir çemberini kırmak”[1] noktasına gelmişse, salt hukuk münazarası yoluyla bir kazanım elde etmek şöyle dursun, hukuk bizzat muhalefetin yenilgisini kesinleştiren bir işlev üstlenir.

Türkiye’nin ana akım muhalefetinin hukuk talep ettikçe bizzat hukuk tarafından ezilmesi tam da bu ironiyi işaret etmektedir.

Hukuk alanı tümüyle terk mi edilsin peki? Hukuku, tıpkı diğerleri gibi, bir araç olarak kullanmaya devam etmek şart elbette. Ancak bir araca gücünü verenin “kurumsallık” ya da “rasyonellik” değil de kitlesel ve örgütlü bir halk tarafından kullanılması olduğunu unutmadan. Başka bir ifadeyle, ana akım muhalefetin sorunu hukuku halkın gücüyle birleştirmeyi akıl edememesi değil, tam da hukukileştirme yoluyla halkı siyaset alanından tahliye etmekte iktidarla aynı örüntüyü takip etmesi.

Ana akım muhalefetin yenilgiye mahkumiyetinin bir kaderden değil kendi tercihlerinden kaynaklandığı bu örnekte de görülüyordur herhalde.

O halde ne yapmalı?

“Eviriyorsun çeviriyorsun lafı istediğin yere getiriyorsun” denmeyecekse, Marx ve Engels’in ilham olacağı bir şeyler düşünebiliriz belki.

***

Önce Engels’ten bir alıntı: “Ütopyacılık, ancak, ‘mevcut ilişkilerden hareketle’, içinde mevcut toplumun şu ya da bu karşıtlığının çözüleceği biçimi tarif etmeye kalkışmaktır.”[2]

Demek ki, bir toplumun köklü karşıtlıklarını çözüme bağlayacak yol, zemin ya da eylem (biçim) verili ilişkilerin içinden çıkarsanamaz.

Ana akım muhalefetin başvurduğu yordamın sadece yanlış olmasının değil, esas olarak karşı çıktığını sandığı rejimi yeniden üreten bir sonuç vermesinin nedeni bu olabilir. Çünkü halktan alındığı varsayılan vekaletin salt hukuk ve yasa yorumlaması biçiminde icra edildiği bu performans, bizzat üzerine oturduğu varsayım eliyle rejime güç kazandırmaktadır: Siyasetin halktan koparılması, bürokrat-teknokrat ve profesyoneller arası bir pazarlığa, elit rekabetine indirgenmesi.

Üstelik her seferinde iktidara kazandıran bu oyun, Türkiye’de Saray Rejimi’nin yönelimleri düşünüldüğünde daha da yakıcı hale geliyor. Daha önce de yazdığımız ve birçok yorumcu tarafından altı çizilen şey, Saray’ın siyaseti tümüyle kendi “has arazi”sine çevirmeye, bu çitlenmiş alanda Saray’a tabi bir muhalefeti de dizayn etmeye hız verdiği ve bunda epey de yol kat ettiğidir. Hukuk, hukukun iktidar elinde kazandığı biçim, yargı bürokrasisinin kadro yapısı tam da bu filtre işlevini görmektedir. Saray’ın izin verdiği siyaseti yapanları ve yapmayanları ayıracak filtre.

İşin kötüsü, onca gadre uğramış olduktan sonra dahi ana akım muhalefetin kendisini “hukuk fetişizmi”nden kurtaramadığının, böylece (kendilerinin elenmek suretiyle de olsa) o filtrenin çalışmasına hizmet ettiğinin, sonuçta Saray’ın siyaset sahasını tümüyle kendi keyfi doğrultusunda dönüştürmesinin yollarına beraberce taş döşediğinin görülemiyor olmasıdır.

Üstelik bu taşlar, şimdi değil uzun bir mücadele geçmişinden beri döşenmektedir.

***

Şimdi de Marx’tan bir alıntıya geldi sıra: “Almanya’da orta çağdan kurtulmak, eğer aynı zamanda orta çağın kısmi aşılmalarından da kurtulunursa olanaklı görünüyor.”[3]

Tarihin önümüze getirip koyduğu tüm sorunlar, esasında daha önce çözülememiş sorunlardır. İnsanlık, biraz ilginç bir biçimde, önüne çıkan hiçbir sorunu ilk ve tek seferde çözmez. Toplumu ortadan ikiye ayırırcasına geren her çatışma, çözülemediği sürece o toplumun bağrında bir volkan gibi kaynayan her çelişki aslında defalarca kez denenmiş başarısızlıklardan bakiyedir.

Tam da bu yüzden, bir sorun, asla tek başına kendisi değildir; aynı zamanda onu çözmek için ortaya atılan ve başarısız olan çözümlerdir de. Haliyle, bir sorunu çözmek, onun başarısız çözümlerini, “kısmi aşılmalarını” da geride bırakarak mümkün olur ancak.

Türkiye’nin kurtuluşu sorununu düşünürken bu perspektifin altını çizmek gerektiği açıktır sanırım. Çünkü Türkiye’nin en azından son 25 yıllık mücadele tarihi, kurtuluşun denenmiş çözümlerinin, “kısmi aşılmaları”nın da tarihidir. Bunlar arasında bu yazıda sözünü ettiğim hukukileştirme, daha genel olarak ise halkın siyaset sahasından tahliye edilmesi özel bir yer tutar.

O halde, Türkiye’nin Saray Rejimi’ni aşarak geride bırakması, onu aşmak için ortaya atılmış ve başarısız olmuş yolların da aşılmasını şart koşar. Tıpkı Saray Rejimi’ni onun içinden edinilmiş biçimlere dayanarak yenmenin imkansız olması gibi, onu aşmak için denenmiş çözümler demetinden bir strateji oluşturmak da imkansızdır.

***

Bu söylenen, taktik araçlar olarak (çokça denenmiş olduğu için) örneğin seçimlerin artık gündemden düşürülmesi anlamına gelmiyor. Bilakis, Türkiye o ya da bu biçimde bir seçime doğru gidiyor ve bu seçimde alınacak tutumlar da yine çok önemli olacak. Fakat, bir taktik hamle olarak seçimler, ancak yeni bir stratejinin parçası haline getirilebilirse istenen sonucu vermeye aday olabilir.

Tıpkı hukukun bir araç olarak kullanılmasında olduğu gibi, seçimlerin de bir taktik olarak kullanılması hem mümkün hem de gereklidir yani. Sorun bunların kullanılması değil, bunların diğer tüm araç ve stratejileri kendilerine bağımlı hale getirmesidir. Yani sorun, muhalefetin bu araçları kullanması değil bunlar aracılığıyla halkı kullanmasıdır.

Bu durum, sözcüğün gerçek anlamıyla bir açmaz yaratır: Saray Rejimi’ni yıkmak için toparlanan enerji, Saray Rejimi’nin çitlediği siyaset sahasında tüketilir. Tanımı gereği mevcut koşulların yadsınmasını temsil eden halk, mevcut koşulların yeniden üretilmesine hizmet etme rolünü oynamak üzere sahneye (örneğin, yalnızca sandığa) çağırılır. Yani toplumsal arzu kendi biçimini tam da kendi karşıtında bulmaya zorlanır.

Oysa bu açmazdan kurtulmanın en kolay ve biricik yolu, siyasetin öznesi olarak halkın verili düzenin sınır hatlarını paramparça edecek eylemini özgürleştirmektir.

Açmaz demişken, Aristoteles’in büyük eseri Nikomakhos’a Etik’i hatırlamak gerekir: “Bir açmazın çözümü bir keşiftir.”[4]

Neyse ki, keşfedilmesi gereken şeyi artık biliyoruz.

[1] Karl Marx: Fransa’da Sınıf Mücadeleleri 1848-1850, Çeviren: Erkin Özalp, Yordam Kitap, İstanbul: 2016, s. 168.
[2] Friedrich Engels: Konut Sorunu, Çeviren: Erkin Özalp, Yordam Kitap, İstanbul: 2020, s. 126.
[3] Karl Marx: Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, Çeviren: Kenan Somer, Sol Yayınları, Ankara: 2009, s. 209.
[4] Aristoteles: Nikomakhos’a Etik, Çeviren: Saffet Babür, Bilgesu Yayınları, Ankara: 2012, s. 133.
Has Arazide Muhalefet: Kasa Nasıl Her Zaman Kazanır?
0:00 / 0:00