Sosyalistler Nükleere Neden Karşı Çıkmalı?

Koray Doğan Urbarlı16 Haziran 2026

Kimi zaman nükleer enerji, ona bakanın gözüne bir kurtuluş gibi görünür: Temiz, sınırsız, teknolojinin geldiği son nokta olarak ilerlemenin kendisi. Solun bir bölümünün ona böyle gönülden bağlanmasını da bu sebeplerle açıklayabiliriz. Oysa Engels, bundan yüz kırk yıl önce, bu cinsten doğa üzerinde kazanılan zaferlere fazla güvenmememiz gerektiğini yazmıştı: “Doğa üzerindeki her zaferimizin öcünü doğa bizden alır.” Her zafer önce beklediğimiz sonucu verir; ama ardından, ikinci ve üçüncü elden, ilk kazancı çoğu kez silip süpüren öngörülemeyen etkiler gelir. Çernobil böyleydi, Fukuşima da. Henüz hiçbir yere gömemediğimiz, kuşaklar boyu bekçilik isteyecek nükleer atıklar da. Nükleer doğaya hükmetmek değil; Engels’in tam da uyardığı şey: Doğanın dışında durup ona yabancı bir halkı boyunduruk altına alan fatihin kibri ile yaklaşmak.

Bu yazı, o kibirle solun arasındaki mesafeyi konuşmaya çağırıyor. Çünkü yeni bir duygu durumu olarak nükleeri savunmak bugün sadece sağın değil, solun ve özellikle gençlerin bir refleksi hâline geldi.

Enerjinin Bir Biçimi Vardır

Nükleer tartışması genellikle yanlış yerden başlar: Güvenli mi, değil mi? Ucuz mu, pahalı mı? Bunlar önemli sorular ama asıl meseleyi gizliyorlar. André Gorz, daha yetmişlerde, sorunun teknik değil politik olduğunu söylemişti. Nükleer enerji, doğası gereği belli bir toplum biçimi ister: Yatırımın, üretimin, dağıtımın ve denetimin merkezî ve otoriter biçimde yönetilmesini dayatır! Bir santralin güvenliği bir uzman-mühendis kastına, atığın korunması bir güvenlik aygıtına, kararların tümü halkın erişemeyeceği kapalı bir bilgi alanına teslim edilir. Gorz bunu açıkça adlandırmıştı. Son dönemde ortaya çıkan büyük teknoloji şirketlerini de düşünürsek, yolun yarısını çoktan katettiğimiz “teknofaşist” seçenek.

Robert Jungk, Gorz ile benzer dönemlerde buna bir isim verdi: “Atom devleti”. Tezini şöyle özetleyebiliriz: Nükleerin gerektirdiği gözetim, denetim ve gizlilik rejimi, demokrasiyle bağdaşmaz. Bir kez bu yola girildiğinde, sıkı denetim zorunluluğu siyasi iklimde kalıcı izini bırakır. Burada kilit nokta şu: Bu, iyi bir yönetimle düzelecek, üstesinden gelinebilecek bir kusur değil. Teknolojinin biçiminin kendisinden doğuyor. Dolayısıyla “sosyalist nükleer olur mu?” sorusunun cevabına da buradan ulaşabiliriz. Çünkü mesele santrali kimin işlettiği değil, o santralin nasıl bir iktidar yapısı çağırdığı. Böyle bir iktidar yapısı isteyip istemediğimize, ütopyamızın bu olup olmadığına geleceğiz.

Solun Üretimcilik Mirası

Solun nükleerle imtihanı yeni değil. 1920’de, iç savaşın ortasında, Lenin komünizmi tek bir cümleye sığdırmıştı: “Komünizm, Sovyet iktidarı artı tüm ülkenin elektrifikasyonudur.” Cümlenin masum görünen yanı, enerjiyle iktidarı aynı denkleme koymasıydı; üretici güçlerin sınırsız gelişimini doğrudan özgürleşmenin ölçüsü saymasıydı. Bugün partide, sendikada, sol kamuoyunda nükleeri savunanların çoğu, farkında olsunlar ya da olmasınlar, bu mirasın çocuklarıdır. Ve her miras gibi, sorgulanmadan devralındığında bu da bir yüke dönüşür. Solun nükleerle hesaplaşması, önce kendi içindeki bu mirasla hesaplaşmaktır.

Ama enerjinin biçimi, iktidarın biçimini de tayin eder. Merkezî, devasa, ancak bir uzman kastının yönetebileceği bir enerji, er ya da geç merkezî ve kasta teslim edilmiş bir toplumu çağırır. “Sosyalist nükleer” hayali, ekolojinin önemli düşünürlerinden Bookchin’in daha yetmişlerde alay ettiği o hayal, teknolojinin kimin elinde olduğuna bakıp, ne olduğunu sormayı unutur. Oysa asıl soru bu: Santrali kim işletiyor değil, biz neyi işletmeyi seçiyoruz. Bir toplumu özgürleştirmek isteyen, önce kendi enerjisini özgürleştirebilmeli.

Bu, Marx’a sırtını dönmek değil; tam tersine, onun en derin sezgisine geri dönmek. Marx, kapitalist üretimin verimliliği artırırken aynı anda “tüm zenginliğin asıl kaynaklarını çökerttiğini” yazdığında, bugün metabolik yarık dediğimiz şeyi tarif ediyordu: İnsanla doğa arasındaki alışverişin, kâr uğruna onarılamaz biçimde bozulmasını. Yirminci yüzyıl boyunca Marksizm çoğunlukla üretimci bir gözle okundu; Lenin’in elektrifikasyon formülü bu okumanın simgesiydi, doğa ise sınırsızca seferber edilecek bir kaynak deposu sayıldı. John Bellamy Foster’ın yeniden hatırlattığı bu Marx, üretici güçlere tapınan Marx değil; doğanın da emek kadar zenginliğin kaynağı olduğunu bilen Marx’tır. Foster’ın katkısı tam buradadır: Marx’ın metinlerine geri dönüp orada hep var olan ama uzun süre bastırılmış ekolojik damarı, metabolik yarık kuramını görünür kıldı. Yani nükleeri reddetmek için Marx’tan kopmak gerekmiyor; tersine, onun en çok unutulan yanına sahip çıkmak gerekiyor.

Çözemediğimiz Tek Şey: Zaman

Nükleer tartışmasında savunucuların en çok sustuğu, konuşmaktan kaçındığı konu atıktır. Oysa mesele “atığı nereye koyacağız” sorusundan çok daha derin bir yerde. Hem pratik, hem teorik bir mesele bu. Reaktörden çıkmış bir yakıt demetinin yüzeyi, çıkışından on yıl sonra bile saatte on binlerce rem radyasyon yayar; oysa bir insanı öldürmeye beş yüz rem yeter. Bu maddeyi bizden sonra güvende tutmak, onu birkaç on yıl değil, en az yüz bin yıl izole etmek demek! Plütonyumun yarılanma ömrü tek başına yaklaşık yirmi dört bin yıl.

Bunu kavramak için insanlık tarihinin yanına koyalım ve karşılaştırma yapalım: İnsanın yazısı beş bin yaşında. Biz, henüz konuşulmayan dilleri konuşacak, bayraklarımızı tanımayacak, “tehlike” işaretimizi bile anlamayacak en az beş yüz kuşağa bir miras bırakıyoruz. (Göbeklitepe’de yaşayan biri ile aramızda 650 kuşak var.) Onların bu kararda oyu yok, itirazı yok; rızası alınamaz, çünkü henüz doğmadılar. Buna kuşaklararası sömürü demek yanlış olmaz. Sermaye bugünün emekçisini ve toprağını sömürür; nükleer atık ise aynı faturayı zamana yayar, henüz doğmamışların sırtına bindirir. Marx’ın metabolik yarığı, böylece yalnızca mekânda değil zamanda da açılıyor. Engels’in uyarısı tam da buydu: Zaferin öcü, zaferi kazanandan değil, sonrakilerden çıkar.

İnsanlığın kendine olan güveninden olsa gerek, “Ama bir çözüm bulunur” denir hep. Yetmiş yıldır bulunamadı. Ticari nükleerin başladığı günden bugüne, dünyada işleyen tek bir kalıcı atık deposu yok! İlki, Finlandiya’nın Onkalo’su, ancak şimdi, yarım asır gecikmeyle devreye girmeye hazırlanıyor. O da büyük bilimsel tartışmalar ve henüz alamadığı ruhsat ile… Dünyada üretilen atığın büyük kısmı hâlâ “geçici” depolarda bekliyor. Onkalo’da atık depolanacak kazanlar dört yüz otuz metre derine, bir buçuk milyar yıllık kayanın içine iniyorlar. Bu kadar belirsizlik, bu kadar risk, bu kadar para ne için? 90 yıl sonra kullanılmayacak bir tesis için. Atıklar 500 kuşak boyunca potansiyel bir tehlike olarak kayanın içinde bekleyecek.

Burada teknolojinin kendi sahipleri, Jungk’un kırk yıl önce yazdığını itiraf etmiş oluyor: Bu enerji, insani ve demokratik bir zaman ölçeğine sığmıyor. Hangi devlet, hangi rejim, hangi anayasa yüz bin yıl dayandı? Soru teknik değil; sorunun kendisi, nükleerin neden bir mühendislik meselesi değil, bir iktidar ve süreklilik meselesi olduğunu gösteriyor.

Bir Örnek Olarak Akkuyu

Bütün bunlar soyut ve uzakta gelebilir. Akkuyu, soyut olanı görünür kılıyor. Türkiye’nin ilk nükleer santrali, dünyada “yap-sahip ol-işlet” modeliyle kurulan ilk projesi. Tasarımı, inşası, altmış yıllık işletmesi ve sökümü tek bir Rus şirketinin elinde. Üretilecek elektriğin önemli kısmı, on beş yıl boyunca sabit fiyatla, alım garantisiyle satılacak. Ülkenin elektriğinin onda biri, halkın denetiminin tümüyle dışındaki bir yapıya bağlanıyor.

Burada bir yanlış anlamayı baştan kapatmak gerekiyor. Akkuyu’ya, sahibi yabancı bir devlet olduğu için karşı olmak gerekmiyor. Sorun bu değil. Bu enerji biçimi, kim sahip olursa olsun, bir Rus şirketi, bir Türk holdingi ya da devrimden sonra devletin kendisi, aynı kapalılığı, aynı uzman kastını, aynı denetimsizliği çağırır. Akkuyu yalnızca bunu çıplak bir biçimde gösteriyor: Bir santralin kararları, doğası gereği halkın değil, bir sermaye-uzmanlık kastının elinde toplanıyor ve bu blok, ülke sınırları içinde ama ülkenin demokratik kontrolünün dışında bir ada gibi duruyor. Mesele egemenlik kaybı değil, demokratik denetimin yapısal yokluğu. “Yerli ve millî nükleer” bu sorunun cevabı değil, aynı sorunun bayrak değiştirmiş hâli olurdu.

“Peki Ya İklim?”

Gelelim nükleeri savunan en güçlü argümana… Öncelikle şunu söylemek gerekir. Sol taraftan bakıp nükleeri savunanların iklim hassasiyetinde olduklarını var sayabiliriz. Fakat Dünya’yı yok etmek için her şeyi yapan, özel jetlerden, öze adalara; sınırsız tüketimden her türlü doğa yıkımına kadar hiç çekinmeyen küresel zenginlerin nükleeri savunurken iklimden bahsetmesi kadar iki yüzlü az şey vardır! Argümana dönersek, iklim krizi acil, nükleer ise düşük karbonlu ve kesintisiz. Bu argümanı küçümsemek hata olur. Santralin ürettiği elektrik, üretim anında gerçekten düşük karbonludur. Ama soruyu yalnızca karbona indirgemek, asıl tuzaktır.

Burada verilecek kabaca iki yanıt var. Birincisi, iklim krizinin aciliyeti bize önümüzdeki on yılı gösteriyor; oysa nükleer yavaş ve pahalı bir yanıt. Akkuyu örneği bile yeter: Hükümetler arası anlaşmadan bu yana geçen süre on altı yıl, maliyet yirmi milyar dolar. Aynı para ve aynı zaman, çok daha hızlı kurulan yenilenebilir kapasiteye harcansaydı, bugün daha fazla karbon azaltmış olurduk. Nükleere harcanan her yıl ve her dolar, daha hızlı çözümden çalınmış demektir.

İkincisi ve asıl olanı: Krizi yalnızca karbon muhasebesi sananlar, kapitalizmin kendini sürdürme biçimini gözden kaçırıyor. Kohei Saito’nun “yeşil büyüme” miti dediği şey tam da budur: Temiz görünen bir teknolojiyi öne sürerek asıl hesaplaşmadan, yani üretim ve tüketim biçiminden kaçmak. Saito’nun “küçülme komünizmi” dediği şey yoksullaşma ya da ilkele dönüş değil; üretimi kâr için sınırsız büyümeden çıkarıp insanın gerçek ihtiyaçlarına, yani kullanım değerine bağlamaktır. Daha az enerji harcayıp daha eşit ve güvenli yaşamak mümkünken “daha çok üretelim ki herkese yetsin” demek, çoğu zaman kapitalizmin kendi mantığını sosyalizm diye sunmaktan başka bir şey değil. Düşük karbonlu ama teknokratik merkezîleşme, dış bağımlılık ve yüz bin yıllık atık bekçiliği gerektiren bir enerji, Marx’ın tarif ettiği metabolik yarığı kapatmaz; onu yalnızca başka bir yere taşır. Solun iklime cevabı, “fosil baz yükü nükleer baz yükle değiştirmek”, yani aynı merkezî biçimi, aynı üretimciliği korumak, olamaz. Cevap, enerji sisteminin kendisini dönüştürmek olmalı: Dağıtık, kamusal, yenilenebilir ve toplumsal kontrol altında. Ütopyamızı, gelecek hayalimizi eskinin mahallesinden geçiremeyiz!

Peki bu somut olarak neye benzer? Enerji demokrasisi, elektriği tek bir devasa santralden değil, binlerce noktadan üreten bir sistemdir: Çatılardaki güneş panelleri, belediye ve kooperatif rüzgâr tarlaları, mahalle ölçeğinde depolama. Burada üretici ile tüketici arasındaki duvar incelir; insanlar kendi enerjisinin hem sahibi hem de denetçisi olur.

Ancak burada kritik bir ayrım var: Dağıtık bir enerji sistemi, piyasa anarşisine ya da yeşil kapitalizmin “parası olan çatısına panel kursun” mantığına terk edilemez. Merkezî santralleri söküp enerjiyi dağıtırken, mülkiyeti toplumsallaştırmak ve süreci güçlü, demokratik bir kamucu planlama ile yönetmek zorundayız. Aksi takdirde eşitsizlikleri derinleştiren ve özel sektöre yeni kâr alanları açan bir teknolojik dönüşümden öteye geçemeyiz. Dahası, sosyalist bir tahayyül, bugün devasa enerji projelerinde çalışan işçilerin akıbetini hesaplamak zorundadır. Enerji sisteminin bu dönüşümü, işçileri işsizlikle tehdit eden değil; aksine onları yeni, kamusal enerji altyapısının inşasında güvenceli biçimde istihdam eden gerçek bir ‘adil geçiş’ ile mümkündür. Üretim dağıtık, planlama ise kamusal olmalıdır.

“Peki güneş batınca, rüzgâr durunca?” sorusu yerinde ama yanıtlaması da kolay bir soru. Bataryalar, pompaj depolamalı hidroelektrik, bölgeler arası bağlantı hatları ve talebi üretime göre yöneten akıllı şebekeler, kesintisiz arzı giderek daha fazla mümkün kılıyor. Üstelik “baz yük” talebinin kendisi de masum değil; her an, her yerde sabit ve merkezî bir arzın gerekli olduğu varsayımı, tam da nükleerin dayattığı zihniyetin ürünü. Asıl sorun rüzgârın durması değil; enerjiyi hâlâ tek bir musluktan akması gereken bir şey gibi düşünmemiz.

Yeni Bir Yol

Soru, başında durduğumuz yere geri getiriyor bizi: İnsanlığın nükleer çağı geçti mi, yoksa aynı yolu bir kez daha mı yürüyeceğiz? Santralin ışığını biz yakıyoruz, hesabını beş yüz kuşak sonra doğmamış biri ödüyor. Bu yüzden mesele, daha çok enerji üretmek değil, enerjiyi kimin, nasıl ve kimin adına ürettiğini sormak.

Yeni bir yol önermek, ilerlemeden vazgeçmek değildir; ilerlemenin yönünü, sınırsız büyümeden ortak ve yaşanabilir bir geleceğe çevirmektir. Fatihin değil, doğanın içinde yaşayanın aklı gerekiyor bize. Sol, üretici güçlere tapınmayı bıraktığı gün gerçekten ekolojik olacak. Ve belki de bugün en devrimci cümle, durmasını bilmektir.

Sosyalistler Nükleere Neden Karşı Çıkmalı?
0:00 / 0:00