“Kahramanlara gerek duyan ülkeye yazıklar olsun!”
(Galileo Galilei, Bertolt Brecht)
Fransız düşünür Georges Didi-Huberman sinemanın figüranlarını şöyle tanımlıyor: Yıldızları görebilmek için gerekli olan gece… Sadece gerçek oyuncuların, baş kahramanların rolleri için var olan, fon oluşturan “insanlık aksesuarları”… Hiç gösterilmeyenler ya da bir hiç olarak gösterilenler…
Bu kelimeler bana, yalnızca BirGün’den Ebru Çelik’in başarılı gazeteciliğiyle ortaya çıkardığı rezaleti değil bir bütün olarak düzen siyasetinin gözünde “insan”ın, “yurttaş”ın nasıl görüldüğünü anlatıyor.
Muhtemelen bu yazının tüm okurları, mevcut CHP yönetiminin yönetmekten çok dağıtmak, kurmaktan çok yıkmak için görevlendirildiği; Saray Rejimi’ne karşı muhalefeti zayıflatmayı, hiç olmazsa meşgul etmeyi amaçladıkları konularında hemfikirdir. Yine muhtemelen tüm okurlar, bir siyasi partinin kendi toplantısını kalabalık göstermek için cast ajansından ücretli figüran getirmesini başlı başına bir skandal olarak görür. Bunlar hakkında tekrar ve tekrar konuşmaya gerek yok. O yüzden bu yazı, bu karakomik rezilliğin işaret ettiği çok daha önemli bir meseleye eğiliyor. O mesele de düzen siyasetinin yurttaşa biçtiği rol.
CHP’nin cast ajansı marifetiyle salon doldurması bu rolün karikatürvari ve acınası bir biçimde sergilendiği bir örnek olabilir. Ancak aynı rol, hem iktidardaki hem de muhalefetteki düzen partileri tarafından her gün ve farklı farklı yüzleriyle sergilenip duruyor. “İnsan”a, “yurttaş”a, ister kendi partisinin seçmeni ister karşı partinin taraftarı olsun ülkenin gerçek sahiplerine biçilen bu figüranlık rolü bir anomalinin, bir gösteriş merakının, güç gösterme ihtiyacının eseri değil. Bu, adıyla sanıyla, düzen siyaseti.
***
Basitçe sorulmuş birkaç soru bile düzen siyasetinin gözünde ve muhayyilesinde “insan”ın ve “yurttaş”ın nasıl görüldüğünü açığa vurur.
Kimdir bu insanlar? Ülkenin gerçek üreticileri, vekillerin asili, hak sahibi yurttaşlar mı? Yoksa partilere, kurumlara, koltuklara kendi mülkü gibi davranan siyasetçilerin, işadamlığına network arayan demagogların, sadece mevkisinde kalabilmek için siyaset yapıyormuş gibi davranan parti bürokratlarının asla kulak verilmeyecek ve hatta gerektiğinde azarlanacak uyrukları mı?
Siyaset ne için yapılır? Yurttaşlar, yurttaş olmaktan kaynaklanan hakları doğrultusunda ülkenin ve kendilerinin geleceği hakkındaki konularda görüşlerini ve kararlarını ifade etsin, temsilcilerini seçip görevlendirsin ve icap ettiğinde de hesap sorup onları değiştirebilsin diye mi? Yoksa lüks villalarından genel merkez binalarına zırhlı araçlarıyla gidip gelen, belki de yıllardır sokağa, pazara, meydana çıkıp halkın sesine ve dersine tanık olmadığı için biricik gündemi kendi makamı ve kasası olan, gömlek değiştirir gibi parti, hatta ideoloji değiştiren arsız, hayasız, kalıpsız hırsızların saltanatı devam etsin diye mi?
Son olarak, siyasette “insan”a, “yurttaş”a düşen nedir? Kendi kararlarını veren, akıl, irade ve haysiyet sahibi özneler olmak mı? Yoksa, partilerini geçim kapısına dönüştürmüş olan beyzadeler arzu ettiğinde ve arzu ettiği biçimde, sürede, yerde beliren kitleler olmak mı?
Bu soruların retorik sorular olduğunun farkındayım. Yani içine itildiğimiz tablonun çarpıklığını vurgulamak için sorulmuş, aslında yanıtlarını bildiğimiz sorular. Evet, maalesef, yanıtlarını bildiğimiz sorular. Çünkü hepimiz bu kirli oyunda sürekli sahneye çağırılıyoruz, o oyundaki rolümüze uygun giydiriliyor, konuşturuluyor, hareket ettiriliyoruz. Figüranlar olarak, bizden beklenen performansı sergileyerek gerçek yıldızları, kahramanları daha da parlak gösterebilmek için.
***
CHP’nin bir etkinlik yapacağı salonu doldurmak için cast ajansından “partili” kiralaması son birkaç günde gündemimizi meşgul etti haklı olarak. Dediğim gibi, bu olay oldukça trajik ve düşündürücü de. Ancak, asıl mesele, cast ajansı tarafından değil de kendi tercihi ve umudu ile bu partileri desteklemeye çalışanların durumunun da pek farklı olmadığını anlamak. Evet, birileri üç kuruş kazanabilmek ve geçimini sağlayabilmek için bu “partililik” ya da “seçmenlik” rolünü profesyonelce yerine getirmiş olabilir. Oysa milyonlarca “insan”, “yurttaş” hiçbir karşılık beklemeden, sadece haysiyetlerine sarılarak ve tek arzuları olan siyasette sözünün ciddiye alınmasını umarak aynı rolü oynamak zorunda bırakılıyor.
Siyasetin dönüştürüldüğü sahtelik, onu biçimlendiren “müesses nizam” sadece profesyonelleri değil her birimizi aynı şekilde figüranlaştırıyor.
Bazen üye olarak, bazen seçmen olarak, bazen miting izleyicisi olarak, bazen sandık görevlisi olarak; saatlerce ayakta duran, bazen yürütülen bazen bekletilen, konuşanı dinleyen, dinledikçe alkışlayan, alkışladığını paylaşan, konuşmalara es verildiğinde slogan atan, konuşan konuşabilsin diye yeniden susan, açılışta ve kapanışta telefonlarının ışığıyla bir şarkıya eşlik eden binler, on binler, milyonlar olarak…
Kurtuluşun yolunu kahramanlarda arayan, kendi kaderini sürekli değişen ve kısa süre sonra kendisini aldatılmış hissedeceği bir sonraki kurtarıcının ellerine bırakan, yıldızlar parlayabilsin diye sürekli kararan, figüranlaştırılmış yurttaşlar olarak…
Ya hiç görülmeyen ya da bir hiç olarak görülen figüranlar olarak…
Üstelik “insan”a, “yurttaş”a biçilen bu rol, kolaylıkla ikame edilebilir. Türkiye siyasi tarihi, bilhassa Genç Parti ve AKP örnekleri başta olmak üzere, seyirci imalatının farklı yöntemleriyle dolu. Bugün CHP’de izlediğimiz kepazelik bunun yalnızca yeni ve başarısız bir örneği aslında. Çünkü tek özelliği kendisine verilen rolde kalmak olan kalabalıklar, belki ruhsuz, belki isteksiz, belki beceriksiz olsa da üretilebilir bir nesnedir. Tıpkı iktidarın miting meydanlarını çeşitli biçimlerde doldurduğu gibi, düzen muhalefeti de salonları “üyeymiş gibi davranan kitlelerle” doldurabilir. En azından bu denenebilir. Çünkü siyasetin nesnesi olarak izleyiciler her zaman bir şekilde bulunabilirler, paranın gücüyle ya da devletin zoruyla yaratılabilirler.
***
Bu zorunluluğun kırıldığı, sahnenin sallandığı ve rollerin ters yüz olduğu anlar da vardır ama. “İnsan”, “yurttaş” kendi hikayesini kendi gerçekliği ile oynamaya başladığında, sıfatlarının yanına “emekçi” sıfatını da kuşandığında ve hakkı ile haysiyetinin peşine başkaları aracılığıyla değil de kendisi gibi olanlarla birlikte düştüğünde düzen siyasetinin cambazlıkları artık görünmez olur. Figüranlaştırılmak istenen yüzler, binler, milyonlar hem oyunun hem sahnenin hem de hayatın sahipleri olarak baş rollere geçer.
Onlar artık ikame edilemez. Onların yeri profesyonel destekle doldurulamaz. Kendi gerçeklikleri siyaset oyununun sahteliği ile değiştirilemez.
Ankara’da günlerce süren açlık greviyle ekmek ve haysiyet mücadelesi veren maden işçilerinin yerini ücretli kalabalıklarla dolduramazsınız. Hukuksuzca esir alındığında bile iktidarın dokunulmazlık iddiasını sarsan, onu gülünç hale getiren Deniz Göktaş’ı kendi sahnenizin bir figüranı yapamazsınız. Toprağı için direnen köylüleri, çeteleşmiş şirketlere karşı mücadele edenleri, sendikal bürokrasiye rağmen sınıfın iradesini örgütleyenleri siyasal dekorunuzun bir parçası haline getiremezsiniz.
Çünkü gerçek insanlar konuşurlar, itiraz ederler, öfkelenirler, yanılırlar, düşünürler. İktidar tarafından biçimlendirilmiş ve yeniden üretilmiş de olsa talepleri, hafızaları, arzuları ve iradeleri vardır. Tam da bu nedenle düzen siyaseti onları istemez. Kontrol edilmesi zor, yönlendirilmesi güç, kendi taleplerini üreten ve kendi kaderini kendi ellerine alan insanlar, kendisini siyasetin merkezine yerleştiren kahramanlar için ve o kahramanları servet, itibar, koltuk, makamla ödüllendiren müeeses nizam için her zaman bir tehdittir.
***
İstisnai ve umut veren bazı kazanımlar haricinde, siyasal ve toplumsal mücadele alanlarının neredeyse bütününde sermaye güçleri karşısında hayli geriletilmiş durumdayız. Saray Rejimi, seçimler dahil olmak üzere siyasal-toplumsal alanlarda elde ettiği tüm mevzilere rağmen, muhalefet sahasını siyasi operasyonlarla dağıtmaya, zayıflatmaya ve etkisizleştirmeye sınır tanımaksızın devam ediyor. Önümüzdeki dönemde de bu çabanın süreceği açık.
Bu tablo karşısında ihtiyaç duyduğumuz şey, sadece daha büyük kalabalıklar oluşturmak için bir araya gelmek, daha etkileyici sahneler kurmak ya da başka bir kahramana umut bağlamak değil. En temel sorunumuz, milyonlarca yurttaşın kendi hayatlarına ve geleceklerine dair beklentilerini konuşup ortaklaştıracağı, iradelerini ortaya koyup ortak kararlar alacağı, bu yolla siyasette figüranlar gibi sufle alarak değil kendi çıkarlarının ve umutlarının cisimleştiği bir odakta buluşacağı imkanları yaratamamış olmamızdır.
Evet, bugün ihtiyaç duyduğumuz siyaset, “insan”ın kalabalık yaratmak, “yurttaş”ın oy vermek, “partili”nin miting meydanlarında, salonlarda zevahiri kurtarmak ve nihayetinde mutlaka ve mutlaka siyaset sahnesini işgal etmiş bulunan kahramanların arkasında sıralanmak zorunluluğundan kurtarılmasını içermek zorunda. Ancak, bunu başarmak konusunda başarısız olduğumuz da inkar edilemeyecek denli ağır bir gerçek.
Bunu başaramıyor oluşumuz, elbette üzerinde uzun tartışmaların yürütülmesi gereken bir konu. Bunu başarmak için ortaya atılan öneriler de bu tartışmalar içerisinde eleştirilip tasnif edilmeli elbette. Örneğin, halkın kendi kaderini kendi ellerine alması dendiğinde ilk akla gelenin partilere ve siyasal mücadelenin araçlarına karşı keskin bir kayıtsızlık sergilenmesi. Çünkü bize biçilen figüranlığı elimizin tersiyle itmek ve siyaseti kendi hayatımızın ve kararlarımızın uzantısı haline getirebilmek, partilerden, örgütlerden, üyelikten kaçmakla değil, tam tersine, kendi partilerimizin yanına, safına geçmekle mümkün.
Siyasetin bu kokuşmuş hali, bizi siyasetten soğutup uzaklaştırdığında, kazanan yine o oluyor çünkü.
O halde, aradığımız şey halkı başkalarının yazdığı senaryolarda rol alan bir kalabalık olmaktan çıkarıp kendi hikâyesinin yaratıcısı ve anlatıcısı haline getiren bir siyasettir. İşçilerin, gençlerin, kadınların kendilerini seyirci ya da figüran değil, üretici ve katılımcı biçimleriyle sahibi hissettiği bir halk siyasetini örgütlemektir.
Bu nedenle, başından geçen onca badireye rağmen hala düzen siyasetinin oyun kuralları içinde davranmaya teşne olan, düzen siyasetinin icra edildiği dar alanda kendisine de bir yer kapmaya çalışan, onun belirlediği sınırlar içine sığmak için temsil ettiği milyonların arzularını ufalttıkça ufaltan, en yenisinden en iyisine kadar bütün düzen partilerinden ve onların benimsediği siyaset anlayışından uzak durmalıyız.
Düzen siyaseti, nihayetinde yıldızların çok parlak göründüğü, sıradan insanların ise o yıldızlara kendi güçlerinden daha büyük, neredeyse ilahi bir kudret atfettiği bir karanlık üretir.
Biz ise gerçek insanların birbirinin yüzünü görebildiği, birbirinin sesini duyabildiği ve kurtuluş ellerimizde dedikleri bir aydınlığı arıyoruz.
Siyasetten kaçmıyor, ona burun kıvırmıyor, onu terk etmiyoruz. Siyaseti o aydınlığı yaratmak için yapıyoruz.




