Seçtiren Monarşi: Türkiye’de Simülatif Hegemonyanın Anatomisi

Gökhan Atılgan15 Haziran 2026

Giriş: Olayların Gürültüsünden Rejim Mantığına

Bir ülkede ana muhalefet partisinin genel başkanlığına mahkeme kararıyla müdahale edilir, partinin üyeleri tarafından seçilmiş lideri görevden düşürülür ve yerine sandıkta defalarca yenilmiş eski liderin dönüş yolu açılır. Büyükşehir belediyeleri üzerindeki basınç artar, seçilmiş belediye başkanları gözaltına alınır, tutuklanır ya da görevden uzaklaştırılır. Seçimi kazanmış İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı cezaevindedir ve tutuklanması, 19 Mart 2025’ten itibaren Türkiye’nin son on yıl içindeki en büyük kitlesel protesto dalgalarından birini tetiklemiştir. Milliyetçi hareketin lideri, uzun süre siyasal alanın mutlak dışına yerleştirilmiş Abdullah Öcalan’a Meclis’te konuşma ve örgütünü feshetme çağrısı yapmış, cezaevindeki Öcalan da bu çağırıya PKK’ye silah bırakma ve kendini feshetme talimatıyla karşılık vermiştir. Tüm bunlar yaşanırken ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, Erdoğan yönetimindeki Türkiye’yi “güçlü ve merkezî liderliğin” istikrar, ekonomik dinamizm ve bölgesel nüfuz üretebildiğinin örneği olarak sunmuş, hükümetse bu açıklamayı sessizlikle karşılamıştır…

Gündelik siyasî gürültünün içinden bakıldığında bu tablo birbirinden kopuk gelişmelerin toplamı gibi görünebilir: Bir mahkeme kararı, birkaç tutuklama, bir parti içi kriz, yeni bir Kürt açılımı ihtimali, bir büyükelçi açıklaması… Oysa aynı gelişmeler daha yüksek bir açıdan, tek tek olayların değil olayları mümkün kılan rejimsel zeminin içinden bakıldığında ortak bir yapısal mantığa bağlanır. Bu yazı, güncel hamlelerin yakın plan görüntüsünü değil, onları aynı siyasal mimarinin parçası kılan bütünsel düzeni görmek için olaylara bir drone kamerasının yüksekliğinden bakmayı önermektedir.

Türkiye’de yaşananlar artık yalnızca hegemonik bir krizin zor aygıtlarının genişletilmesiyle yönetilmesinden ibaret değildir, niteliksel olarak farklı bir eşiğe geçilmiştir. Söz konusu olan rızanın zayıflamasını baskıyla telâfi etmekten farklı olarak hegemonik meşruiyetin üretildiği zeminin bizzat tasfiyesidir. Seçim formu sürmektedir; fakat seçim, gerçek bir iktidar devri ihtimalini güvence altına alan bir tercih mekanizması olmaktan uzaklaşmaktadır. Hukuk işlemektedir; fakat tarafsız ve öngörülebilir bir normlar düzeni olarak değil siyasal tasarrufların biçimsel kılıfı olarak çalışmaktadır. Muhalefet vardır; fakat muhalefetin kurumsal, sembolik ve örgütsel omurgası sistematik biçimde aşındırılmaktadır. Biçim ayaktadır; öz tasfiye edilmektedir.

Bu eşiği simülatif hegemonya olarak adlandırabiliriz. Simülatif hegemonya, hegemonik kurumların biçimsel varlığını sürdürdüğü fakat rıza ve meşruiyet üretme kapasitesinin boşaltıldığı yönetim mantığıdır. Seçim, hukuk, muhalefet, temsil ve medya ortadan kalkmaz, biçim olarak sürdürülür; ne var ki bu biçimler artık kendi demokratik işlevlerini yerine getirmez. İşlevlerini yitirmiş olmalarına karşın işliyormuş gibi görünmenin araçlarına dönüşürler.

Bu simülatif hegemonyanın seçimsel rejim formunu ise seçtiren monarşi olarak adlandırabiliriz. Seçtiren monarşi, seçimlerin kaldırılmadığı fakat seçimsel rekabetin iktidarın devredilebilirliğini değil sürekliliğini onaylama ritüeline dönüştüğü yönetim biçimidir. En çıplak halini hanedanlık devri senaryosunda alır, ama yalnızca orada ortaya çıkmaz. Seçimsel belirsizliğin sistematik olarak daraltıldığı, rakiplerin hukukî, idarî ve sembolik yollarla oyun alanından çıkarıldığı, halkın tercihte bulunan aslî fail olmaktan çıkarılıp iktidarın kendini yeniden seçtirme işleminin onaylayıcısına indirgendiği her durumda bu mantık işlemeye başlar.

I. Rızanın Krizinden Simülatif Meşruiyete

AKP’nin hegemonik krizi bir süreç olarak gelişti. Bu sürecin önceki aşaması, rıza üretim kapasitesinin yapısal çöküşü ve bu çöküşün zor aygıtlarının genişlemesiyle telafi edilmeye çalışılmasıydı. Bugün ise farklı bir düzleme geçilmektedir. Artık temel mesele yalnızca rızanın azalması ya da baskının artması değildir. Daha belirleyici olan, rıza ve meşruiyet üretimini mümkün kılan kurumların kendi içsel işlevlerinden koparılmasıdır. Bu ayrım bir nüans değildir ve açıkça rejimsel bir eşiği işaret etmektedir.

Gramsci’yi izleyerek, rızanın basit bir ideolojik yanılsama ya da bilinçli manipülasyon olmadığını hatırlayabiliriz. Rıza, egemen sınıf ve fraksiyonların yönetim kapasitesinin maddî, kurumsal ve ahlakî-siyasî temeller üzerinde örgütlenmesidir. Hegemonya bu yüzden yalnızca propagandayla değil, toplumsal grupların çıkarlarının belirli bir tarihsel blok içinde eklemlenmesiyle, devlet ile sivil toplum arasındaki karmaşık ilişkilerle, ve gündelik hayatın kurumlarıyla işler. Seçimler, hukuk, parlamento, medya, partiler ve temsil kurumları bu işleyişin biçimsel araçlarıdır. Ancak bu araçların hegemonik işlev görebilmesi için biçim ile öz arasındaki bağın asgarî ölçüde korunması gerekir. Seçim gerçek bir tercih sunduğu, hukuk öngörülebilir ve tarafsız normlara dayandığı, muhalefet gerçek bir alternatif oluşturabildiği, medya kamusal tartışma açabildiği ölçüde kendi adını hak eder. Bu bağ çözüldüğünde, yani biçim sürerken öz tasfiye edildiğinde, klasik hegemonya krizinden niteliksel olarak farklı bir durum ortaya çıkar.

Bu eşiğin kritik özelliği, basit bir aldatmaca değil işlevsel bir ikame olmasıdır. Saf aldatmaca deşifre edildiğinde çöker. Simülatif hegemonya ise deşifre edildiğinde bile işlemeye devam edebilir, zira farklı aktörler için farklı işlevler üretir. Dış aktörler açısından biçimin sürmesi, Türkiye’nin hâlâ seçim yapan, partileri olan, hukukî prosedürleri işleyen bir ülke olarak sunulmasını kolaylaştırır. İçeride iktidar açısından aynı biçimler, zor yoluyla yapılan tasfiyelerin hukukî ve kurumsal bir görünüm kazanmasını sağlar. Muhalefet açısından ise biçimin sürmesi, hangi zeminde mücadele edileceği sorusunu sürekli belirsizleştirir. Hukuk içinde mi, seçim içinde mi, sokakta mı, partide mi, belediyelerde mi, uluslararası kamuoyunda mı mücadele edilecektir?

Bu nedenle simülatif hegemonya ne eski tarz açık diktatörlükle ne de rekabetçi bir demokratik çerçeve içindeki olağan hegemonik krizle özdeşleştirilebilir. Açık diktatörlük biçimleri ortadan kaldırır, simülatif hegemonya ise biçimleri koruyarak özlerini boşaltır. Demokratik hegemonya krizi, rızanın gerilemesi karşısında yeni eklemlenme imkânlarını açık bırakır, simülatif hegemonya ise bu eklemlenme zeminini sistematik olarak daraltır. Bu ara formun anatomisini kavramak için yalnızca siyasal mekanizmalara değil onları besleyen maddî ilişkilere bakmak gerekir.

Rıza ideolojiyle değil maddî ilişkilerle üretilir. Sürdürülebilmesi, egemen bloğun yönetilen sınıf kesimlerine somut maddî kazanımlar sunabilmesine bağlıdır. AKP’nin 2002-2013 dönemindeki hegemonyası bu temele yaslanıyordu. Neoliberal büyüme döneminin sınırlı da olsa gerçek maddî kazanımları, Anadolu sermayesinin yükselişi, kentsel dönüşüm ve altyapı yatırımları, dindar alt-orta sınıflar için açılan ekonomik ve toplumsal hareketlilik kanalları bu temelin unsurlarıydı. 2018 döviz krizi ve ardından kronik biçime bürünen yüksek enflasyon bu zemini tasfiye etti. Reel ücretlerin keskin biçimde gerilemesi, gündelik yaşam maliyetinin toplumun geniş kesimleri için katlanılmaz bir baskıya dönüşmesi, hegemonik rızanın maddî üretim kapasitesini yapısal olarak kırdı. Simülatif hegemonya bu maddî çıkmazın ideolojik çözümü değil, maddî çözümsüzlük koşullarında üretilen siyasal bir biçimdir.

Bu dönüşümün hangi sınıf fraksiyonlarının çıkarına hizmet ettiği sorusu da aynı ölçüde belirleyicidir. Devlet aygıtıyla organik olarak kaynaşmış sermaye kesimleri (kamu ihalelerine bağımlı inşaat ve altyapı sermayesi, siyasal koruma altındaki finans grupları, iktidar bloğuyla eklemlenmiş medya holdingleri) varlıklarını geniş bir rekabetçi piyasaya değil doğrudan siyasal ilişkilere borçludur. Bu fraksiyonlar için seçimsel belirsizlik varoluşsal bir tehdittir. İktidarın el değiştirmesi, bu kesimlerin devlet aygıtına erişimini ve dolayısıyla birikim olanaklarını tehlikeye atar. Seçtiren monarşi bu anlamda yalnızca bir siyasal biçim değil, söz konusu sermaye fraksiyonlarının uzun vadeli güvencesidir. Öte yandan ihracata yönelik sektörler, küçük ve orta ölçekli sermaye ile hukukî öngörülebilirliğe ihtiyaç duyan geniş toplumsal kesimler bu dönüşümün faturasını ödeyen ama siyasal iradeye taşıyacak örgütsel kapasiteden yoksun olan gruplardır. Simülatif hegemonyanın yapısal kırılganlığı tam da burada yatar: Devlet korumasına bağlı sermaye fraksiyonlarının çıkarına kurulu bir rejim, toplumun büyük çoğunluğunun maddî çıkarlarıyla giderek derinleşen bir çelişki içine girer.

Simülatif hegemonyanın bu sınıfsal zeminini hem koruyan hem gizleyen işleyiş, üç temel mekanizmayla somutlaşır: Muhalefetin kendi sembolik figürleri üzerinden ters eklemlenmesi; karşı-hegemonik mevzilerin, özellikle belediyelerin ve iletişim kanallarının tasfiyesi; uluslararası tarihsel bloğun otoriter istikrar lehine yeniden eklemlenmesi. Bu üç mekanizma birbirinden bağımsız değildir. Birlikte, seçimin sürdüğü fakat seçimsel tercihin siyasal anlamının boşaltıldığı yeni bir rejim formuna, yani seçtiren monarşiye zemin hazırlar.

II. Simülatif Hegemonyanın İşleyiş Mekanizmaları
1. Ters eklemleme: muhalefetin figürleriyle muhalefeti tasfiye etmek

Farklı toplumsal güçlerin ortak bir hegemonik proje etrafında birleştirilmesi sürecine Gramsci eklemleme, Stuart Hall ise articulation der. AKP’nin ilk on yılındaki başarısı büyük ölçüde bu sürecin ürünüydü: Anadolu sermayesi, dindar alt-orta sınıflar, milliyetçi kesimlerin bir bölümü, liberal-demokratik beklentiler ve neoliberal birikim döneminin sınırlı maddî kazanımları, birbiriyle çelişen çıkarlarına karşın tek bir hegemonik proje altında bir araya getirildi. Bugün gördüğümüz operasyon ise bu sürecin devamı değil tersidir.

“Ters eklemlemlenme”, egemenin karşı-hegemonik güçleri doğrudan iktidar bloğuna katmasından ziyade bu güçlerin kendi sembolik figürlerini ve tarihsel referanslarını onlara karşı bir tasfiye aracına dönüştürmesidir. Burada söz konusu olan klasik anlamda co-optation değildir. Co-optation, muhalefetten kimi unsurların iktidar bloğuna dahil edilmesi ve böylece muhalefetin zayıflatılmasıdır. Ters eklemleme ise daha rafine bir işlemdir. Muhalefetin kendi sembolik dağarcığı, muhalefetin çözündürülmesi için kullanılır. Co-optation muhalefeti dışarıdan zayıflatır, ters eklemleme onu kendi iç referansları aracılığıyla dağıtır.

Devlet Bahçeli, Abdullah Öcalan ve Kemal Kılıçdaroğlu bu açıdan tesadüfen aynı siyasal tabloda yan yana gelmez. Milliyetçi sağın devlet dışı itiraz kapasitesi, Kürt siyasi hareketinin tarihsel liderlik referansı ve sosyal demokrat muhalefetin uzun dönemli kurumsal temsil figürü Türkiye’de farklı bir karşı-hegemonik veya muhalif mevzinin kritik sembolik figürü olarak işlev görür. Bu figürlerin her biri farklı biçimlerde ve farklı tarihsel yüklerle devreye sokulur. Ortak nokta, temsil ettikleri alanların bağımsız siyasal enerji üretme kapasitesinin içeriden sınırlanmasıdır.

Bu üçlü içinde en çarpıcı vaka Kılıçdaroğlu’dur. On yılı aşkın bir süre boyunca AKP’nin otoriter popülizmine karşı konumlanmış ana muhalefetin sembolik cisimleşmesi olan bir figür mahkeme kararıyla parti içi iktidarın yeniden düzenlenmesinde belirleyici bir pozisyona çağrıldığında yalnızca bir liderlik krizi yaşanmış olmaz, muhalefetin kendi geçmişi, muhalefetin bugünkü örgütsel iradesine karşı konumlandırılır. Bourdieu’nün sembolik şiddet kavramıyla bakıldığında bu, tahakkümün en incelmiş biçimlerinden biridir. Tahakküm ilişkisi dışsal bir zor olarak değil, tahakküm altındaki alanın kendi meşru kategorileri içinden tanınır ve yeniden üretilir.

Kılıçdaroğlu’nun rolü bu nedenle yalnızca kişisel bir tercih, bireysel bir hırs ya da parti içi rekabet meselesi olarak ele alınamaz. Asıl mesele, muhalefetin kendi tarihsel figürünün muhalefetin güncel örgütsel iradesine karşı kullanılabilir hale gelmesidir. Simülasyon burada tam anlamıyla işler. “Muhalefet hâlâ vardır”, çünkü CHP vardır; “parti içi hukuk işlemektedir”, çünkü mahkeme kararı vardır; “eski lider geri dönmektedir”, çünkü formel olarak parti tarihinden gelen meşru bir figürdür. Fakat tam da bu biçimsel süreklilik, özdeki tasfiyeyi derinleştirir.

Ters eklemlemenin rahatsız edici gücü buradadır. Biçim ne kadar tanıdık görünürse, özdeki dönüşüm o kadar kolay gizlenir. Muhalefet liderleri, parti gelenekleri, barış çağrıları, devlet aklı söylemi ve hukukî prosedürler tek tek bakıldığında tanıdık siyasal formlardır. Fakat aynı anda ve aynı rejimsel mantığın içinde işlediklerinde, karşı-hegemonik alanın sembolik omurgasını içeriden boşaltan bir mekanizmaya dönüşürler.

2. Mevzi savaşının tasfiyesi: belediyeler, medya ve örgütsel süreklilik

Karşı-hegemonik bir blokun inşası yalnızca seçim günü ortaya çıkan oy çoğunluğuna dayanamaz. Uzun soluklu kurumsal birikim, örgütsel süreklilik, yerel yönetim kaynakları, medya kanalları, sınıf örgütleri, meslek kuruluşları, sendikalar ve gündelik hayatla temas eden ara yapılar gerekir. Gramsci’nin mevzi savaşı kavramı tam da bu uzun süreli yerleşme, birikme ve direnç üretme sürecini anlatır. Türkiye muhalefetinin bu mevzi birikimindeki eksikliğinin bedeli, Gezi’nin yapısal sınırlarıyla birlikte görünür hale gelmişti.

Türkiye’de karşı-hegemonik güçler bu mevzi birikimini hiçbir zaman yeterince kuramadı. Buna rağmen özellikle 2019 ve 2024 yerel seçimlerinden sonra sınırlı ama gerçek bazı mevziler oluştu. İstanbul ve Ankara başta olmak üzere büyükşehir belediyeleri, CHP’nin genişleyen yerel yönetim ağı, sınırlı sayıda bağımsız medya kanalı, dijital mecralarda oluşan muhalif enformasyon alanı ve 19 Mart sonrasında yeniden görünür hale gelen kitlesel mobilizasyon enerjisi gibi mevziler eksikli, kırılgan ve çelişkiliydi ama gerçekti. Tam da bu nedenle hedef haline geldiler.

Belediyeler bu süreçte birincil hedef oldu. İstanbul’un iki kez kazanılması salt seçimsel bir başarı değildi. Devlet aygıtının dışında ama toplumla doğrudan temas eden, kaynak dağıtabilen, görünürlük üretebilen ve iktidarın gündelik yönetim kapasitesine alternatif oluşturabilen bir maddî alanın kurulması anlamına geliyordu. İmamoğlu’nun tutuklanması ve diğer CHP’li belediye başkanlarına yönelen yargısal-idarî basınç, bu maddî alanın kriminalizasyon yoluyla siyasal alanın dışına itilmesi olarak okunmalıdır. Tasfiye edilemeyen mevzi, kriminalize edilerek etkisizleştirilmektedir.

Medya cephesinde de benzer bir daralma yaşanmaktadır. Sivil direniş hareketinin toplumla buluşabildiği kanalların sayısı sınırlıdır. Bu kanallardan birinin hukukî, idarî ya da iktisadî yöntemlerle susturulması yalnızca bir yayın organının zayıflatılması değil karşı-hegemonik enformasyon mevzisinin daraltılması anlamına gelir. Dijital platformların bu boşluğu otomatik olarak dolduracağı varsayımı yanıltıcıdır. Enformasyonun dolaşımda olması ile siyasal mobilizasyon kapasitesine dönüşmesi aynı şey değildir. Algoritmik görünürlük, örgütsel sürekliliğin yerini tutmaz.

Bu tablo karşısında 19 Mart’ı yeniden düşünmek gerekir. İmamoğlu’nun gözaltına alınması ve ardından tutuklanması sonrasında sokaklara çıkan kalabalıklar, kitlesel mobilizasyon enerjisinin bastırılmadığını, toplumun geniş kesimlerinde iktidar karşıtı tepkinin hâlâ canlı olduğunu gösterdi. Rosa Luxemburg’un kitle grevi çözümlemesinde bu tür patlamalar yalnızca anlık tepki değil kitlelerin siyasal öz-eğitiminin uğrakları olarak önem taşır. Fakat kendiliğinden enerji, örgütsel sürekliliğe bağlanmadığı sürece tarihsel blok kuramaz. Her patlama, ardından örgütsel bir forma kavuşmazsa sönümlenme ve unutulma riski taşır.

Simülatif hegemonya tam da bu ritmi yönetmeyi öğrenmiş görünmektedir. Kriz anlarında bastırır, patlamanın ardından bekler, enerjinin kurumsal forma dönüşmesini engeller, belediyeleri, medya kanallarını ve parti örgütlerini baskı altında tutar, sonra yeni bir hamleyle muhalefetin referans noktalarını yeniden belirsizleştirir. Böylece siperleri tasfiye edilmiş bir cephe hattı yaratılır. Enerji vardır ama onu taşıyacak ara yapılar sistematik olarak zayıflatılmıştır. Bu, manevra savaşına geçişin değil çözülmenin zemini olabilir.

3. Uluslararası meşruiyet zırhı: dış kısıtlamanın çözülmesi

Hegemonya analizleri çoğu zaman ulusal ölçeğe odaklanır. Gramsci’nin devlet ve sivil toplum kavramsallaştırması, egemenliğin ulusal toplumsal formasyon içinde nasıl rıza ürettiğini merkeze alır. Fakat hegemonik ilişkiler ulusal sınırda bitmez. Uluslararası güç yapıları, hangi yönetim biçimlerinin meşru, kabul edilebilir ya da tercih edilir sayıldığını belirleyen bir çerçeve oluşturur; neo-Gramscici literatürde bu çerçeve uluslararası tarihsel blok olarak düşünülür.

Uzun süre bu uluslararası çerçeve, eksik, ikiyüzlü ve seçici olsa da liberal demokratik normlarla belirli ölçüde çakışıyordu. Avrupa Birliği üyelik süreci fiilen ölü bir süreç haline gelmişti, ABD’nin insan hakları söylemi çoğu zaman araçsaldı. Buna rağmen her ikisi de dış normatif kısıtlama üretebiliyordu. Muhalefet bu kısıtlamayı iç mücadelede doğrudan bir kaldıraca dönüştüremese bile iktidarın tasarruf alanı tamamen sınırsız değildi.

Bu çerçeve artık çözülmektedir. Trump yönetiminin Türkiye politikası, demokratik koşulluluk ilkesinden çok kişisel lider ilişkileri, güvenlik pazarlıkları, bölgesel istikrar ve “güçlü liderlik” fikri etrafında biçimlenmektedir. Tom Barrack’ın açıklamaları bu dönüşümün ideolojik tercümesi olarak okunmalıdır. Barrack, Arap Baharı sonrasında Batı tarzı demokrasiyi hızla benimsemeye çalışan ülkelerin çoğunun kaosa, iç savaşa ya da yeni otoriterliklere sürüklendiğini, buna karşılık Körfez monarşileri gibi “istikrarlı ve sonuç odaklı liderliklerin” güvenlik ve ekonomik büyüme sağladığını savunmuş, Türkiye’yi de Erdoğan yönetimindeki güçlü ve merkezî liderliğin istikrar ve bölgesel nüfuz üretebildiğinin örneği olarak göstermiştir.

Bu açıklama yalnızca diplomatik bir yorum değil, belirli bir yönetim biçimini normalleştiren normatif bir çerçevenin ilanıdır. Burada demokrasi, insan hakları ya da hukukun üstünlüğü, istikrarın ardından gelebilecek ikincil değerler gibi konumlandırılır. Öncelik, güçlü liderlik ve düzen üretme kapasitesidir. Böylece içeride biçimi korunmuş ama özü boşaltılmış seçimsel düzen, dışarıdan da “istikrar” kavramıyla meşrulaştırılmaktadır.

Avrupa’nın tutumu farklı bir dilden konuşsa da pratikte benzer bir sonuç üretmektedir. Avrupa kurumları İmamoğlu’nun tutuklanmasına ve muhalefet üzerindeki yargısal basınca ilişkin eleştirel açıklamalar yapmış, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi serbest bırakılması çağrısında bulunmuştur. Fakat bu açıklamalar, Türkiye ile güvenlik, göç, enerji ve bölgesel diplomasi başlıklarında süren ilişkilerin yarattığı stratejik çekincelerle sınırlanmaktadır. Başka bir ifadeyle normatif eleştiri sürmekte ama siyasal maliyet üretme kapasitesi zayıflamaktadır.

Türkiye’nin özgüllüğü burada belirginleşmektedir. Macaristan ya da Brezilya gibi örnekler Batılı normatif çerçeveyle gerilim içinde ama onun dışına tam çıkmadan işleyen otoriter popülizm biçimleri olarak tartışılabilir. Türkiye ise giderek liberal demokratik koşulluluğun dışına yerleşen, buna karşılık yeni bir uluslararası otoriter istikrar blokunda kendine işlevsel yer bulan bir örnek haline gelmektedir. Bu durum, iç siyasi tasfiyenin dış kısıtlamadan büyük ölçüde azade biçimde sürdürülebilmesi anlamına gelir. Simülatif hegemonya içeride biçimi sürdürür, dışarıda ise bu biçimin varlığı meşruiyet için yeterli sayılır.

III. Seçtiren Monarşi: Simülatif Hegemonyanın Seçimsel Biçimi

Buraya kadar tartışılan üç mekanizma (muhalefetin ters eklemlenmesi, karşı-hegemonik mevzilerin tasfiyesi ve uluslararası meşruiyet zırhının örülmesi) aynı rejimsel sonuca bağlanmaktadır. Bu rejim, seçimlerin ortadan kaldırılmadığı, fakat seçimsel tercihin siyasal anlamının boşaltıldığı yeni bir yönetim biçimidir. Bu biçimi kavramak için mevcut teorik kategoriler önemlidir. Gelgelelim hiçbiri tek başına yeterli değildir.

Weber’in sultanizmi iktidarın kişiselleşmesini ve yönetim aygıtının hükümdarın özel tasarrufuna tabi kılınmasını açıklar, fakat seçimsel formun neden titizlikle korunduğunu açıklamaz. Gramsci’nin Sezarizmi, dengelenmiş toplumsal güçler arasında beliren üçüncü güç müdahalesini kavrar, fakat hâlâ popüler meşruiyetin ideolojik yeniden üretimini varsayar; oysa seçimin halef onaylama ritüeline indirgenmesi bu varsayımı aşar. Levitsky ve Way’in rekabetçi otoriterizmi, oyun sahasının iktidar lehine eğimli olduğu ama seçimlerin hâlâ gerçek bir belirsizlik taşıdığı rejimleri tanımlar; Türkiye uzun süre bu kategoride tartışılabilirdi, fakat bugün sorun artık eşitsiz rekabet değil rakibin alandan tümüyle çıkarılmasıdır. Üç kavram da bir yönü aydınlatıp bir yönü karanlıkta bırakır. Eksik kalan ortak nokta ise seçim formunun korunmasının, rejimin bir zaafı değil, meşruiyet üretme tekniğinin merkezi olmasıdır.

Seçtiren monarşi kavramına işte bu nedenle ihtiyaç duyuyoruz. Giriş’te bunu, “seçimsel rekabetin iktidarın devredilebilirliğini değil sürekliliğini onaylama ritüeline dönüştüğü yönetim biçimi” olarak adlandırmıştık. Şimdi bu biçimin iç mantığını açabiliriz. Kavramın çekirdeğinde nedensellik ilişkisinin tersine dönmesi yatar. Klasik demokratik mantıkta halk liderini seçer; seçtiren monarşide ise lider, halk tarafından seçilmeyi tercih eder. Seçim, bir tercih mekanizması değil, önceden kurulmuş bir iktidar ilişkisinin onaylatılma ritüelidir. Artık failliğin yönü değişmiş, seçmen, iktidarı kuran özne olmaktan çıkıp iktidarın kendi sürekliliğini görünür kıldığı sahnenin tanığına dönüşmüştür.

“Monarşi” terimi burada yalnızca hanedanlık anlamında kullanılmamaktadır. Kavramın merkezinde iktidarın kişiselleşmesi, devredilebilirlik ilkesinin aşınması ve seçimlerin süreklilik onayına dönüşmesi vardır. Hanedanlık devri senaryosu bu mantığı en çıplak haliyle görünür kılar, çünkü hiçbir popülist anlatı, oğul için Erdoğan’ın kendi siyasal hikâyesindeki “mağduriyet”, “milletin adamı” ya da “vesayet karşıtı lider” imgesini aynı yoğunlukta üretemez. Böyle bir devir gerçekleşirse seçim büyük ölçüde halef onaylama ritüeline indirgenmiş olur ve tıpkı monarşilerde taht geçişinin halkın huzurunda ilan edilmesi gibi seçim de iktidarın kendi seçtirdiği sürekliliği görünür kılar.

Ne var ki kavramı yalnızca hanedanlık ihtimaline bağlamak onu daraltır. Seçtiren monarşi, hanedanlık gerçekleşmeden de işler. Rakiplerin yargısal-idarî yollarla etkisizleştirildiği, muhalefet partilerinin iç iradesinin mahkeme kararlarıyla askıya alındığı, yerel yönetim mevzilerinin kriminalizasyonla daraltıldığı, medya kanallarının susturulduğu ve dış aktörlerin istikrar adına bu düzeni tolere ettiği bir sistemde seçimsel form zaten monarşik bir süreklilik mantığına yaklaşır. Halk oy vermeye devam eder ama seçim, iktidarı değiştirme imkânının açık olduğu bir mekanizma olmaktan çıkıp iktidarın kendi sürekliliğini halka onaylatma tekniğine dönüşür.

Türkiye’nin özgüllüğü tam da buradadır. Bu geçiş köklü bir patrimonyal gelenekten değil, gerçek bir kitlesel rızanın üretildiği hegemonik bir dönemin çözülmesinden doğmaktadır. 2002-2013 arasındaki AKP hegemonyası, Anadolu sermayesinin entegrasyonunu, dindar alt-orta sınıfların mobilizasyonunu, milliyetçi eklemlenmeyi, liberal-demokratik beklentileri ve neoliberal büyüme döneminin sınırlı maddî kazanımlarını gerçek bir popüler temelde birleştirmişti. Seçtiren monarşiye geçiş, bu zeminin aşınmasının ve yerine yeni bir rıza üretim kapasitesi konulamamasının ürünüdür. Bu nedenle Türkiye ne doğrudan Körfez monarşilerine ne de klasik askerî-otoriter rejimlere benzemekte, çözülmüş bir hegemonik dönemin biçimlerini ayakta tutarak özünü tasfiye eden özgün bir ara rejim üretmektedir.

Sonuç: Drone’un Gördüğü Çelişki

Drone kamerasının bakıldığında tek tek hamleler (bir tutuklama, bir kayyım kararı, bir mahkeme müdahalesi, bir parti içi kriz, bir diplomatik açıklama, bir barış çağrısı) rastlantısal bir gürültü değil, tek bir mantığın uğrakları olarak görünür. Simülatif hegemonya baskı kararlarının toplamı değil, biçimi ayakta tutarak özü tasfiye etmenin koordineli sürecidir. Ama aynı yükseklik, bu sürecin kendi içsel çelişkisini de görünür kılar.

Rıza üretim zemininin tasfiyesi kısa vadede iktidarı sağlamlaştırabilir. Kurumsal muhalefet kanalları kapanır, sembolik direnç noktaları boşaltılır, belediye mevzileri daraltılır, medya alanı parçalanır, uluslararası meşruiyet zırhı örülür. Fakat uzun vadede simülatif hegemonya kendi meşruiyetini yeniden üretme kapasitesini de tüketir. Her giyilişte biraz daha yıpranan bir elbise gibi, seçim ritüeli özsüz tekrarlandıkça kendi inandırıcılığını inceltir. Seçtiren monarşi her seçimde bu aşınmayı biraz daha görünür kılar.

19 Mart bu çelişkinin en somut göstergesidir. Kitlesel mobilizasyon enerjisi bastırılmamış, tükenmemiş, yok edilmemiştir. Ne var ki örgütsel mevzilerin sistematik tasfiyesinden sonra bu enerji artık sıfırdan ya da zayıflamış mevzilerden yeniden kurulacak bir karşı-hegemonik yapıya muhtaçtır. Mücadelenin önündeki en ağır yük de, simülatif hegemonyanın kendi yarattığı paradoks da burada düğümlenir.

Meşru siyasal kanalların sistematik olarak kapatılması, muhalefeti kaçınılmaz biçimde yeni örgütlenme formları aramaya zorlar. Bu arayışın demokratik, kitlesel, örgütlü ve kalıcı bir karşı-hegemonik hatta dönüşüp dönüşmeyeceği henüz belli değildir. Fakat kesin olan şudur: Seçtiren monarşi, seçimleri ortadan kaldırmadan seçimsel egemenliği boşaltmaya çalışırken kendi karşıtını da aynı boşlukta üretir. Simülatif hegemonya, en güçlü göründüğü anda bile gerçek rızanın yokluğunu telafi edememenin kırılganlığıyla maluldür.

Seçtiren Monarşi: Türkiye’de Simülatif Hegemonyanın Anatomisi
0:00 / 0:00