Bosch Reklamı ve Anneliğin İcadı: Ailenin ve Anneliğin Antropolojik İncelemesi

Mahur Uslu15 Haziran 2026

Bosch’un anneler günü için yaptığı reklamı muhtemelen gördünüz veya onun üstüne sosyal medyadaki tartışmalardan hareketle haberdarsınız. İlk başta sıradan bir pazarlama içeriği gibi ilerlese de kısa sürede ciddi bir kutuplaşma zemini haline dönüştü. Reklamda özetle, iki kadının çocukları hakkında konuşması gibi bir izlenim yaratılırken, reklam ilerledikçe bir plot twist yapılarak bahsi geçen “çocuklardan” birinin aslında evcil bir hayvan olduğunu görüyoruz. İzlemeyeniniz varsa da hemen neyin tepki çektiğini anlamıştır diye tahmin ediyorum. Reklam aslında toplumun inşa ettiği annelik algısını yıkıyor ve kutsanan anneliğe bir darbe haline geliyor. Bu “sert” anlatı tercihi farklı bir annelik tanımı öneriyor: bakım ve duygusal bağlılık üzerinden kurulan bir annelik.

Bu öneri, tahmin edilebileceği üzere muhafazakâr çevrede ve iktidar kanadında oldukça sert bir tepkiye neden oldu. Öyle ki RTÜK reklamla ilgili inceleme başlattı ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş reklam hakkında “Annelik, reklam diline indirgenerek değersizleştirilecek bir kavram değildir!” ifadesini kullandı. Peki iktidarın “Aile Yılı” kapsamında totaliter yapısını iyice öne çıkaran politikalarıyla gittikçe berraklaştırdığı bu “Kutsal Aile” yapısının ideolojik ajandaları gerçeklerle ne kadar örtüşüyor? Yazıya başlamadan ağzımdaki baklayı çıkarayım, annelik, zannedildiği gibi kendiliğinden kutsal olan biyolojik bir zorunluluk değil; kültürel olarak kurulan, politik olarak korunan ve tarihsel olarak değişen bir kurumdur. Bu bağlamda reklama yönelen tepkiler masumane bir kültür muhafazası değil, erkekliğin ve iktidarın aile üzerindeki denetiminin sarsılması korkusudur.

Anneliğin İcadı

Anneliğin biyolojik bir zorunluluk olmadığı iddiası elbette “kültürlenmiş zihinlerimiz” için çarpıcı ve yanlış gelebilir, normaldir. Ancak mevcut antropolojik çalışmalar, bu ezberlerin sanıldığından çok daha kırılgan olduğunu gösteriyor. Margaret Mead’in ünlü saha çalışması “Coming of Age in Samoa”da tartıştığı annelik kavramına biraz yakından bakmak bu açıdan zihin açıcı olabilir.

Mead, çalışmasında Samoa adalarında ergenliğin gelişimini incelerken gözlemlediği annelik olgusunu özellikle kendi ülkesi olan Amerika’daki, biz Batı toplumları olarak düşünebiliriz, “aileye hapsolmuş, fedakâr, nevrotik” anne modeliyle karşılaştırarak irdeler. Mead’in saha çalışmasına göre Samoa’da bir çocuk doğduğunda bakım sorumluluğu yalnızca onun biyolojik annesine ait değildir. Hanedeki teyzeler, ablalar ve büyükanneler kolektif olarak bebekle ilgilenir. Kısa bir çıkarımla şunu söyleyebiliriz: Samoa toplumunda anne figürü tekil değil, çoğuldur. Mead burada şunu da ekler, sevginin çocuğa birçok kişi tarafından yüklenmesiyle birlikte çocuk anneye nevrotik bir sevgi bağı geliştirmez. Oysa yine Mead’e göre Batı toplumlarında bu bağ çok daha güçlü, beklentilerle dolu ve mülkiyetçidir. Tek başına saçını süpürge eden fedakâr anne ile onun “her şeyi” olan çocuk arasındaki bağ çocuğun ergenlik gelişiminde krizlere sebep olur [1]. Mead’in çalışması annelik kavramının ergenlik üzerindeki etkisine odaklanarak devam eder, tüm çalışmayı detaylandırmak yazımızı detaylara boğacağından Mead’in eserini ilgilisine tavsiye ederek tezin berraklaşması açısından bir başka eserden bir başka saha çalışması örneği vermek üzere noktalıyorum.

Sıradaki bahsedeceğimiz çalışma Adrienne Rich’in “Of Woman Born: Motherhood as Experience and Institution” kitabı. Feminist teorinin de en önemli isimlerinden olan Rich, bu çalışmasına annelik kavramına çok özgün ve sıradışı bir tartışma alanı açar. Rich de Mead gibi anneliği tek ve homojen bir kavram olarak görmeyi reddeder. Bunun yerine annelik olgusunu ‘Kurum’ ve ‘Deneyim’ olarak ikiye ayırır. Rich’e göre kurum olarak annelik, ataerkil sistemin yarattığı ve kontrol ettiği annelik kavramıdır. Kurum olarak annelik kadınları çekirdek aile içine hapseder, annenin bedenini ve bakım emeğini sömürür. Toplumun kadından beklediği saçını süpürge eden fedakâr anne profili ise Rich’in bu kurum olarak annelik diyerek kavramsallaştırdığı pencere içinde konumlanır. Kendini çocuğuna adamış “kutsal anne” kurgusu budur. Rich’in bu kavramını iktidarın aile politikalarında ve esasen bahsederek yazımıza başladığımız Bosch reklamını eleştiren kesimin ideolojik bagajına bakarak da somutlamak oldukça mümkün.

Adrienne Rich’e göre deneyim olarak annelik ise kadının kendi bedeni ve çocuğuyla kurduğu saf ve kişisel bir bağdır. Yine Rich’e göre bu deneyim oldukça güçlendirici bir bağı yaratacak olmasına rağmen ataerkil sistemin ürettiği kurum olarak annelik, bu güçlendirici annelik deneyimini yok etmiştir. Doğum ataerkilleşmiş, kadınlar bedenleri ve annelikleri üzerindeki kontrolü yitirmiştir. Rich bunu ataerkilliğin kadının “yaşam verme gücüne” el koyması olarak tanımlar [2]. Özetle Rich’in bu biraz da kişisel deneyimler ve otobiyografik anlatılar üzerinden ilerleyen kuramsal çalışması da aslında toplumlarda kutsal anne olarak bahsedilen annelik kavramının ataerkil bir sömürü olduğunu, annelik kavramının içeriğinin ataerkil bir müdahaleyle değiştirildiğini söyler.

Anneliğin icat edildiğini özetlemeye çalıştığımız bu bölümü yalnızca annelik kavramı üzerinden değil ama ebeveynlik kavramı üzerinden incelenen bir vaka çalışmasından da bahsederek bitirmek istiyorum. Bu bağlamda Linda Stone’un antropolojide akrabalık çalışmaları için oldukça yararlı bir başlangıç kitabı olan “Kinship and Gender” eserindeki vaka analizlerinden birisi olan Nuer toplumundan bahsetmek faydalı olacak. Yoğunluklu olarak Evans-Pritchard’ın çalışmalarıyla keşfedilen Güney Sudan’ın Nil havzasında yaşayan Nuer toplumu karmaşık ve esnek akrabalık yapısıyla antropolojide önemli bir yer tutar.

Nuer örneği, doğrudan anneliği değil, daha geniş anlamıyla ebeveynlik ve aile ilişkilerinin biyolojik bağdan çok kültürel düzenlemelerle kurulduğunu göstermek için önemlidir. Nuer toplumunda sığır üretimi temel ekonomik yapıyı oluşturur. Uzun sakallı büyük bir düşünürden öğrendiğimiz üzere altyapı, yani sığır üretimi; üstyapıyı, yani kültürü belirler. Kolay bir çıkarımla söyleyebiliriz ki Nuer toplumunda sığırlar hayatın tam merkezinde konumlanırlar. Bu toplumda evliliğin geçerli kılınması için zorunlu olan başlık parası (Bridewealth denir) sığır üzerinden yapılır ve bu ödeme, doğacak çocukların hangi soya dahil sayılacağını belirler. Antropolojide bu noktada “genitor” ve “pater” ayrımı devreye girer. Genitor biyolojik babayı, pater ise toplum tarafından baba olarak tanınan kişiyi ifade eder. Bu ikisi her zaman aynı kişi olmayabilir.

Nuerlerde bir erkek, çocuk sahibi olmadan ölse bile toplumsal olarak baba olmaya devam edebilir. Yakınlarından biri onun adına başlık parası ödemesi yaparak bir kadınla evlenir. Doğan çocuklar başka bir biyolojik babadan olsa da ölen adamın soyundan sayılır. Yani babalık bedensel bir üretimden çok toplumsal bir tanınma meselesidir. Benzer bir şekilde erkek bir varisin olmadığı durumlarda bir kadın, toplumsal olarak koca rolünü üstlenebilir. Başlık parasını ödeyerek başka bir kadınla evlenir, bu evlilikten doğan çocuklar bir biyolojik babaya sahip olsalar da bu kadının soyuna bağlanırlar. Bu örnekte de biyolojik bir baba vardır fakat toplumsal baba/koca rolünü üstlenen başka bir kişidir [3].

Nuer örneği bize şunu gösterir: ebeveynlik, her zaman doğrudan biyolojik bağdan ibaret değildir. Kimin anne, baba, eş ya da çocuk sayılacağı; toplumun ekonomik, hukuki ve kültürel düzeni içinde belirlenir. Ancak Nuer örneğindeki bu esnek yapıyı, aile ve ebeveynlik ilişkilerini yalnızca biyolojik bağlarla açıklamaması nedeniyle özgürleştirici bir model olarak okumamak gerekir. Buradaki esneklik, kadınların özneliğini genişleten bir açıklıktan çok; sığır, başlık parası ve soy aktarımı etrafında örgütlenen katı şekilde ataerkil bir akrabalık düzeninin parçasıdır. Claude Lévi-Strauss’un akrabalığın ilkel yapıları üzerine tartışmasında işaret ettiği gibi, birçok akrabalık sisteminde evlilik iki birey arasındaki bir ilişki değil, erkekler arasında kurulan ittifakların ve mülkiyet aktarımının aracıdır. [4] Bu ittifaklarda her iki tarafın erkekleri aktörleşirken kadınlar ise bu ittifakların üzerinde kurulduğu metalar haline gelir. Kadınlara bu sistem içinde yüklenen değer, onların özneleştiğini değil; mübadele değeri üzerinden tanımlanan bir konuma itildiklerini gösterir.

Dolayısıyla Nuer toplumunda genitor ile pater ayrımının varlığı, babalığın biyolojik olmaktan çok kültürel olarak kurulduğunu gösterirken; aynı zamanda bu kültürel kuruluşun erkek soyunun devamı ve mülkiyet ilişkileri tarafından belirlendiğini de açığa çıkarır. Ölen bir erkeğin adına başlık parası ödenerek yapılan evlilikte de bir kadının toplumsal olarak “koca” rolünü üstlendiği durumda da doğurganlık emeği soyun devamı için düzenlenir. Bu yüzden Nuer örneği, aile ilişkilerinin doğadan gelmediğini kanıtlamakla kalmaz; ataerkilliğin kapitalizmden çok daha eski, akrabalık ve mülkiyet ilişkilerine gömülü tarihsel biçimlerini de görünür kılar. Bosch reklamına buradan döndüğümüzde mesele daha berrak hale gelir: bakımın biyolojik aile dışına taşınması yalnızca modern bir kültürel esneme değil, aileyi kimin tanımlayacağına dair tarihsel erkek egemenliğini de tartışmaya açan politik bir müdahaledir.

Kutsallığın Politikası

Ailenin ve anneliğin farklı formlar alabildiğini, “kutsal” diye sunulan yapının aslında sosyal olarak inşa edilmiş bir kurum olduğunu tartıştık. O halde artık asıl sorularımıza gelelim. Muhafazakâr annelik tanımının esnetilmesi neden bu kadar büyük bir rahatsızlık yaratır? Sıradan bir reklam filmi, neden politik bir paniğe dönüşür?

İlk bölümde eksik bıraktığımız bir nokta var. Burada kısaca ailenin işlevinden de bahsetmek gerekir. Aile elbette bir sevgi ve yakınlık alanı olabilir; fakat yalnızca bundan ibaret değildir. Bu “duygusal” görünümünün arkasına gizlenen bir toplumsal işlevi de vardır. Aileler toplumun en küçük birimi olarak aslında bütün düzenin hücrelerini oluşturur. Yani toplum yapılanmasının düzenlenebilecek en temel noktasıdır aileler. Rejimler, oluşturmak istedikleri toplumsal yapıyı aile yapılanması üzerinden kurmaya çalışır. Roller, emek sömürüsü, rıza gibi kavramlar burada ortaya çıkmaya başlar. Peki bu kutsal aile savunucularının oluşturduğu aileler nasıldır?

Anneliğin bu korunmaya çalışılan tanımının oluştuğu aile yapılanmasında karşımıza çıkan ilk ve en büyük olgu kadın emeğinin organizasyonudur. Hatta kavramın rahatlaması açısından biraz basmakalıp bir anlatıma da başvurabiliriz. Mesela bu ailelerde yemeği anne yapar, temizliği anne yapar ve tabi ki çocuğa da anne bakar gibi şeyleri düşünün. Çocuğun beslenmesinden, uyumasından, hastalığından ve tüm ‘angaryasından’ anne mesuldür. Ancak belirtilmesi gereken önemli bir nokta da bu mesuliyetin anneye yüklenen bir fedakârlık rejimi olmasıyla beraber erkeklerin gündelik hayatta faydalandığı bir konfor alanı oluşturmasıdır. Patriyarka bulutlarda dolaşan soyut bir “sistemden” daha fazlasıdır. “Ben anlamam”, “annen daha iyi bilir” gibi kulağımıza çok sıradan gelen cümleler erkeklerin patriyarka üzerinden yeniden ürettiği bir imtiyaz rejimidir. Bu rejimin görünür olduğu ‘kutsal’ ailede kadın çocuğu, çocuk ise annesi üzerinden tanımlanır. Başka bir deyişle çocuğu olmayan kadın “yarımdır”. Dolayısıyla çocuk da annenindir. Öyle değil mi, çoğumuz mutlaka bir defa bile olsa bir babanın “veli toplantısına” annenin bir işi olduğu için zorunluluktan katılıp konuya hiç hâkim olamadığı için çocuğunun okuduğu sınıfı bile orada öğrendiğine şahit olmadık mı? Yani bu ‘kutsal annelik’ sayesinde tanımlanan babalık figürü basit bir ilgisizlik örneği değil, domestik alandaki sorumluluktan kaçışın erkekler için yapısal bir ayrıcalığa dönüştüğünü gösteren gündelik bir sahnedir.

Yani aile; toplumdaki sömürü mekanizmalarının çocuğun üstünde ilk defa cisimleştiği ve ideolojik altyapının oluşturulduğu en küçük birimdir. Bu yüzden “kutsal aile” söylemi aileyi korumaktan çok belirli bir aile modelini koruma girişimidir. Burada çıkış noktamıza geri dönersek, Bosch reklamının yarattığı rahatsızlık da tam burada ortaya çıkar. Reklam, anneliği biyolojik çekirdek aile yapısının dışına taşıyarak bakım ilişkisi üzerinden yeniden düşünmeye açmıştır. Yani “kutsal aile” ideolojisi tarafından duyulan rahatsızlık aslında reklamın ‘dini’ veya başka kutsallara dil uzatmasından değil, kendi çıkarlarını koruyan tanım tekelinin kırılmasından kaynaklanır. Muhafazakâr aile siyaseti anneliği değil, annelik üzerindeki hakimiyetini korumaya çalışmaktadır. Bu hakimiyet meselesi aynı zamanda erkekliğin aile üzerindeki iktidar alanıyla da ilgilidir. Çünkü anneliğin biyolojik çekirdek aile dışında, bakım ve duygusal bağlılık üzerinden yeniden düşünülmesi; yalnızca “annelik” tanımını değil, aile içinde erkeğin kurduğu denetim alanını da sarsar. Bu yüzden Bosch reklamına gelen tepki, sadece anneliğin değersizleştirildiği iddiasıyla değil, erkekliğin aile üzerindeki tarihsel otoritesinin tehdit altında hissedilmesiyle de okunmalıdır. Foucault’nun iktidara dair en kullanışlı hatırlatmalarından biri burada devreye girer: iktidar yalnızca yasak koymaz; neyin normal, makbul ve meşru sayılacağını da üretir. Aile, annelik gibi kavramlar da bu iktidarın normlarıyla oluşan politik nesneler haline gelir [5]

Bütün bunları bir arada düşündüğümüzde iktidarın bu ‘Aile Yılı’ söylemi de hiç tesadüf değil elbette. Muhafazakâr ideolojilerin genelinde de gördüğümü bu söylem, aile kavramı AKP iktidarında politik bir enstrüman olarak daha sert şekilde kullanılmaktadır. Dünyada ve Türkiye’de neoliberal politikaların baskısıyla artan ekonomik krizler, geleceği belirsiz bir kuşak ve belki kuşaklar biriktirmiş durumda. Bundan 30 yıl önce çok büyük bir başarı ve istisna olarak görülen üniversite mezuniyeti şu an yeterli olmayan bir zorunluluk haline geldi. Üniversite mezunları arasında işsizlik tavan yaparken herhangi bir güvence altında olmayan bir genç kuşak yaratıldı.

TÜİK’in “İstatistiklerle Gençlik” raporuna göre 2024 yılında genç işsizlik oranı %16,3; genç kadınlarda işsizlik %22,3. Ne eğitimde ne istihdamda olan gençlerin oranı ise %22,9. Bu durum bir eğilim olarak daha geç evlenmeye veya hiç evlenmemeye, çok geç çocuk sahibi olmaya veya hiç çocuk sahibi olmamaya yol açmış durumda. Aile kurmak yalnızca kültürel bir tercih değil ekonomik bir karar meselesi haline geldi. Yine TÜİK verilerine göre de 2024’te ortalama ilk evlenme yaşı erkeklerde 28,3, kadınlarda 25,8 oldu [6]. Bu, artık evliliğin kendiliğinden ilerleyen bir hayat aşaması değil; geleceğini garanti altına alamayan bu genç kesim için altına girilemeyecek bir lüks haline geldiğini gösteriyor. Buna modernitenin getirdiği kent eğilimleri de eklendiğinde dünya genelinde aile kurma eğilimi düşüşte. Bahsettiğimiz krizleri en sert yaşayan ülkelerden biri olarak Türkiye de bundan nasibini almış durumda. Yani aslında krizler sertleştikçe iktidarın kendi yapılanmasını yeniden inşa edebileceği hücreler ölüyor, bu hücreler öldükçe iktidar onları yaşatabilmek için daha sert politikalar uyguluyor ve bu sonsuz bir döngü oluşturuyor.

Bu bahsettiğimiz ekonomik sıkışma aynı zamanda bir erkeklik krizine de sebep oluyor. Çünkü “evi geçindiren erkek” figürü, neoliberal güvencesizlik ve genç işsizliği içinde giderek daha kırılgan hale gelmektedir. Erkek, evin tek sağlayıcısı olma vasfını kaybettikçe aile içindeki otoritesini başka ideolojik dayanaklarla korumaya çalışır. “Kutsal aile” ve “fedakâr anne” mitleri tam da burada devreye girer: erkekliğin ekonomik temeli sarsıldığında, ev içindeki rıza ve konfor alanı annenin fedakârlığı üzerinden yeniden kurulmaya çalışılır.

Öte yandan kentli ve çocuklu ailelerin çoğunda, tarihsel kadın hareketinin güçlenmesi ile birlikte, kadınların çoğu emek piyasasına katılmış durumda. Ancak kadının emek piyasasına katılımı aileyi doğrudan çözmüyor; asıl gerilim, kadının kamusal alandaki emeği artarken ev içi emeğin hala doğal bir durum gibi kendisinden beklenmesiyle ortaya çıkıyor. Kentleşmiş ama eski ailenin kültürüyle yaşamaya devam eden ailenin içinde bulunduğu kriz, bir dizi sorun ortaya çıkarıyor. Tüm bu koşullarda “fedakâr anne” modeli sorunlu bir parça gibi, dişlilere oturmuyor. Değişmekte olan toplum yapısı eski kavramları reddediyor ve bir dönüşümü birlikte takip ediyoruz. Bu sebeple kutsal aile söylemi değişmeyen bir yapının değil, değişmekte olana karşı muhafazakâr bir savunma mekanizması olarak kendisini gösteriyor.

[1] Mead, M. (1928). Coming of age in Samoa: A psychological study of primitive youth for Western civilisation. William Morrow.
[2] Rich, A. (1976). Of woman born: Motherhood as experience and institution. W. W. Norton.
[3] Stone, L., & King, D. E. (2010). Kinship and gender: An introduction (6th ed.). Routledge.
[4] Lévi-Strauss, C. (1969). The elementary structures of kinship (J. H. Bell, J. R. von Sturmer, & R. Needham, Trans.). Beacon Press.
[5] Foucault, M. (2016). Özne ve iktidar: Seçme yazılar 2 (I. Ergüden & O. Akınhay, Çev.). Ayrıntı Yayınları.
[6] Türkiye İstatistik Kurumu. (2025). İstatistiklerle gençlik, 2024. TÜİK. https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/54077
Bosch Reklamı ve Anneliğin İcadı: Ailenin ve Anneliğin Antropolojik İncelemesi
0:00 / 0:00