Sermayenin Gölgesinde Can Pazarı: Habersiz Çalınan Çocukluk

Semih Sırrı Kuzu13 Haziran 2026

Her yıl 12 Haziran’da Dünya Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü’nde aynı gerçekle yüzleşiyoruz: Dünyanın dört bir yanındamilyonlarca çocuk; oyun oynaması, öğrenmesi ve gelişmesi gereken yaşlarda çalışmak zorunda bırakılıyor. Çocuk işçiliği yalnızca ekonomik bir sorun değil; yaşam hakkının, eğitim hakkının, sağlık hakkının ve çocukluğun gasp edilmesidir.

UNICEF ve Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) verilerine göre dünya genelinde yaklaşık 160 milyon çocuk işyerlerinde çalıştırılıyor. Bu çocukların önemli bir bölümü sağlıklarını, güvenliklerini ve gelişimlerini tehdit eden işlerde çalıştırılıyor. Madenlerde, fabrikalarda, tarım alanlarında, atölyelerde, sokaklarda ve hizmet sektöründe milyonlarca çocuk, yetişkinlerin dahi zorlandığı koşullarda emek harcıyor. Kapitalist üretim ilişkileri, ucuz ve itaatkâr işgücü ihtiyacını karşılamak için çocuk emeğini artırarak kullanmaya devam ediyor.

Türkiye de bu tablonun dışında değildir. Derinleşen yoksulluk, gelir adaletsizliği ve sosyal koruma mekanizmalarının yetersizliği nedeniyle binlerce çocuk eğitimden koparak çalışma yaşamına itilmektedir. “Çocuk işçiliği” artık yalnızca kayıt dışı sektörlerde değil, devlet politikaları aracılığıyla da normalleştirilmektedir.

Bunun en görünür örneklerinden biri Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) uygulamasıdır. Mesleki eğitim adı altında yüzbinlerce çocuk haftanın büyük bölümünü işyerlerinde geçirmekte, eğitim ise ikincil bir konuma düşmektedir. Çocukların gelişimi ve eğitimi yerine işgücü piyasasının ihtiyaçlarının esas alınması, çocuk emeğinin kurumsallaştırılması anlamına gelmektedir. Son yıllarda MESEM kapsamında çalışırken yaşamını yitiren çocukların varlığı, sorunun yalnızca eğitim politikası değil aynı zamanda işçi sağlığı ve iş güvenliği sorunu olduğunu göstermektedir.

Ancak çocukların sömürülmesi yalnızca MESEM’den ibaret değildir. Sanayi sitelerinde çalışan çıraklar, oto tamirhanelerinde motor yağına bulanmış elleriyle ağır parçalar taşıyan çocuklar, mobilya atölyelerinde toz soluyan gençler, metal işleme atölyelerinde korumasız makinelerin başında çalışan çocuklar bu tablonun önemli bir parçasıdır. Henüz fiziksel ve zihinsel gelişimlerini tamamlamamış çocuklar, yetişkin işçilerin dahi korunmakta zorlandığı risklerle baş başa bırakılmaktadır.

Tarım sektöründe ise durum daha da ağırdır. Her yıl binlerce çocuk aileleriyle birlikte mevsimlik tarım işçiliğine gitmek zorunda kalmaktadır. Eğitim hayatları kesintiye uğrayan bu çocuklar uzun çalışma saatlerine, kötü barınma koşullarına, temiz su ve sağlık hizmetlerine erişim sorunlarına maruz kalmaktadır. Türkiye’nin birçok bölgesinde çocuklar gün doğmadan tarlaya gitmekte, kavurucu sıcak altında çalışmakta ve günün sonunda yetişkinlerle aynı yorgunluğu yaşamaktadır. Tarım alanlarında yaşanan ölümler çoğu zaman birkaç satırlık haber olarak kalmaktadır. Oysa bu haberlerin her birinin arkasında yarım kalmış bir çocukluk bulunmaktadır. Hasat alanlarına taşınırken devrilen traktör römorklarında, tarım işçilerinin taşındığı kamyonetlerde, sulama kanallarında ve tarla yollarında çok sayıda çocuk yaşamını yitirmektedir. Kimi zaman ailesiyle birlikte çalışırken traktörün altında kalan, kimi zaman tarım makinelerine sıkışan, kimi zaman ise tarla dönüşü meydana gelen trafik kazalarında hayatını kaybeden çocuklar, tarımsal üretimin görünmeyen kurbanları haline gelmektedir. Bir çocuğun okul çantası taşıması gereken yaşta tarla yükü taşıması, oyuncaklarla oynaması gereken yaşta traktör tekerleklerinin altında kalması yalnızca bir iş cinayeti değil, toplumun geleceğine karşı işlenmiş bir suçtur.

Çocuk sömürüsünün bir başka yüzü de sokaklarda görülmektedir. Kâğıt toplayan, mendil satan, yük taşıyan, ayakkabı boyayanya da çeşitli işlerde günü kurtarmaya çalışan çocuklar görünmez bir emek ordusunun parçası haline gelmiştir. Bu çocuklar yalnızca ekonomik sömürüyle değil; trafik kazaları, şiddet, istismar, sağlık sorunları ve eğitimden kopuş riskiyle de karşı karşıyadır.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin yıllardır tuttuğu kayıtlar, çocuk işçiliğinin aynı zamanda bir iş cinayeti sorunu olduğunu göstermektedir. Her yıl onlarca çocuk çalışırken ya da çalışmaya bağlı nedenlerle yaşamını yitirmektedir. Elektrik çarpmaları, yüksekten düşmeler, ezilmeler, makine kazaları, trafik kazaları ve servis faciaları çocukların yaşamlarını ellerinden almaktadır. Bu ölümler istisna değil, çocuk emeğine dayalı sömürü düzeninin kaçınılmaz sonuçlarıdır. Sadece 2025 yılında 94 çocuk iş cinayetine kurban gitmiştir. Böyle bir ortamda iş cinayetlerinden sorumlu olanlar yargılanmazken; MESEM projelerine karşı çıktıkları, çocuk ölümlerine ses çıkardıkları için, anayasal haklarını kullanan TİP üyesi gençler tutuklanmışlardır. Çünkü bu düzen; çocukların değil egemenlerin düzenidir.

Egemenler her ölümün ardından “kader”, “ihmal” veya “talihsizlik” söylemlerine sığınmaktadır. Oysa ortada kader değil sınıfsalbir gerçeklik vardır. Çocuklar çalışmak zorunda bırakıldıkları için ölmektedir. Yoksulluk nedeniyle okulu bırakmak zorunda kaldıkları için ölmektedir. Ailelerinin gelirleri insanca yaşamaya yetmediği için ölmektedir. Sermaye daha fazla kar elde etsin diye ucuz işgücü olarak kullanıldıkları için ölmektedir.

Tüm bu karşılaştığı olumsuz koşullar, çocukların, kendilerini var edebilmek için başka arayışlara yönelmesinin önünü açmaktadır. Gelecek kaygısı, işsizlik, eğitime erişimin kısıtlılığı, sefalet, belirsizlik, emeğin değer görmeyişi, saygısızlık, hakaret, aşağılanma, taciz ve işyerlerindeki ölüm ve sakatlık tehlikesi ile yüzleşen çocuklar, kurtuluşu sokak çetelerinde, uyuşturucu satıcılığında, hırsızlıkta ve gaspta görmeye başlamaktadır. “Suça sürüklenmiş çocuklar” bu şekilde sermaye tarafından üretilmektedir.

Bu nedenle “çocuk işçiliğiyle” mücadele yalnızca denetimlerin artırılmasıyla sınırlanamaz. Sorunun kaynağına inmek gerekir. Her şeyden önce çocukları çalışmaya zorlayan yoksullukla mücadele edilmelidir. Ailelerin insanca yaşayabilecek ücretlere ve sosyal güvencelere sahip olması sağlanmalıdır. Çocukların eğitimden kopmasına yol açan uygulamalar sonlandırılmalı, bilimsel, laik, nitelikli ve parasız eğitim herkes için güvence altına alınmalıdır.

MESEM sistemi tarihin çöplüğüne atılmalı, çocukların işyerlerinde değil okullarda eğitim alması esas olmalıdır. Mevsimlik tarım işçilerinin barınma, ulaşım, sağlık ve eğitim sorunları çözülmeli, çocukların tarım alanlarında çalıştırılması engellenmelidir. Kayıt dışı çocuk sömürüsüne karşı etkin denetimler yapılmalı ve çocuk emeğinden yararlanan işverenlere ağır yaptırımlar uygulanmalıdır.

Ancak çocuk işçiliğinin tamamen ortadan kaldırılması yalnızca teknik önlemlerle mümkün değildir. Çünkü çocuk işçiliği, emeğin bir maliyet kalemi olarak görüldüğü sömürü düzeninin ürünüdür. Çocukların çalışmak zorunda kalmadığı bir dünya; insan ihtiyaçlarının, kar hırsının önüne geçtiği bir toplumsal düzenle mümkündür.

Bugün mücadele etmemiz gereken şey yalnızca çocuk işçiliği değil, çocuk işçiliğini üreten koşullardır. Çünkü hiçbir çocuk çalışmak zorunda değildir. Hiçbir çocuk iş cinayetlerinde ölmek zorunda değildir. Hiçbir çocuk geleceğini bir fabrikanın, atölyenin, tarlanın ya da sokağın insafına bırakmak zorunda değildir. Çocukların yeri fabrikalar değil okullar, atölyeler değil oyun alanları, üretim bantları değil özgürce düşünebildikleri ve gelişebildikleri yaşam alanlarıdır.

Çocukların çalışmadığı, sömürülmediği ve ölmediği bir dünya mümkündür. Mücadelemiz, çalınan çocuklukları geri almak ve bu dünyayı kurmak içindir.

Sermayenin Gölgesinde Can Pazarı: Habersiz Çalınan Çocukluk
0:00 / 0:00