1 Mayıs’lar önemlidir. 1 Mayıs’larda işçi sınıfı taleplerini haykırır, politik duruma dair duruşunu ortaya koyar. İşçi sınıfının kendi sözünü söyleyebildiği bir güne sahip olması zaten başlı başına değerlidir. Ama 1 Mayıs her yıl kendi önemini yeniden üretir, üretmek zorundadır. Gün gelip de “Bu yıl 1 Mayıs çok önemli değil” diyecek olursak, bilelim ki o yıl sınıfın mücadelesi, halkın örgütlülüğü adına hiçbir şey yapmamışızdır.
1 Mayıs bu nedenle hiçbir zaman bir takvim yaprağından ibaret olmadı. 1 Mayıs’lara bakarak dönemin gündemlerini anladık, dönemin mücadele düzeyini gördük. Böyle olmaya da devam edecek.
1 Mayıs bu yıl da önemli. Sermayenin uluslararası karşı devrim girişimi tüm hızıyla sürüyor. Dünyada bir kara ittifak işçi sınıfı ve halkların elinde ne varsa almaya gayret ediyor. Haklarımız ve özgürlüklerimiz topyekûn tehdit altında. Bölgemizde masum insanların kanı dökülüyor.
Bu sene dünyanın dört bir yanında 1 Mayıs’lara bakarken, önce bu saldırganlığa dur denecek mi, sınıfın temsilcileri bu emperyalist politikayı gündeme getirecek mi onu gözlemleyeceğiz. Elbette Türkiye’de de… Trump’ın dostu, Türkiye’nin NATO’daki misyonunu güçlendirmek isteyen Erdoğan’ın bu hevesi sınıfımızın gündemi. Filistin’de, İran’da, Lübnan’da dökülen kan, Latin Amerika’ya ve dünyanın birçok coğrafyasına yönelen tehdit, Türkiye’de emekçilerin derdi. Dönem, bir emperyalist saldırganlık dönemi ve 1 Mayıs en başta buna yanıt anlamına gelecek. Türkiye’yi bu saldırganlığın merkez üssü haline getirmemek, ülkemizi katillerin ellerini kollarını sallayarak dolaştıkları bir yer olmaktan çıkarmak dünya emekçilerine karşı bu topraklardaki sorumluluğumuz olacak.
Sermayenin Kara Düzeni’nin elindeki en önemli araç şiddet. Şiddet ise tek boyutlu değil. Savaşla, işgalle, yakıp yıkarak, yani fiziki şiddet uygulayarak tüm dünyayı dize getirmek istiyor. Yalnız uluslararası politikada değil, aynı Türkiye’de olduğu gibi tek tek her bir ülkede de, kolluk kuvvetlerini kullanarak, gazla, copla, yargı mekanizmasını kullanarak haklarını arayanları sindirmek istiyor. Dahası, bu savaş ve saldırganlık ekolojik yıkımla pekişiyor.
Şiddetin diğer bir boyutu da ekonomik şiddet. Yoksullaştırma, işsizlik, güvencesizlik, uzun iş saatleri, çocuk işçiliği, emekçileri baskı altına almanın bir başka yolu olarak kullanılıyor. Ve nihayet bu şiddet politikası, toplumun tamamını saran bir korku iklimi yaratıyor, adaletsizlikle birleştiğinde çeteler kol gezmeye bir suç rejiminin inşa edilmesine hizmet ediyor. Sıradan insanları hedef alan suç, emekçilere yönelik çok boyutlu şiddet, güvensiz ve tekinsiz iklim kendisini sadece fiziki alanda değil, kültürel ve ideolojik alanda da gösteriyor. Teknolojik gelişim ve iletişim araçları, sosyal medya aygıtları faşizme sempatiyle bakan kitlelerin yaratılması için seferber edilmiş durumda. Gençlik bu ideoloji tarafından teslim alınmak isteniyor, emekçiler arasında bölünme yaratılarak yoksulluk ve şiddete dönük öfkenin hedefi saptırılmaya çalışılıyor.
2026 1 Mayıs’ına Türkiye’de ve dünyada bu koşullarda giriyoruz. Ve doğal olarak gündemlerimiz bunlar…
Yalnızca Nisan ayı boyunca Türkiye’de siyasete ve toplumsal ortama damga vuran olaylara bir bakalım. Bu aya, ABD ve işgal devleti İsrail’in bölgemize dönük süregiden saldırganlığıyla başladık. ABD’nin bölge valisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın küstahça açıklamalarını dinledik. Her geçen gün artan yoksullaşma, özellikle çocuklar, gençler ve emeklileri vurmaya devam etti. İktidarın muhalefetin elindeki belediyelere, muhalif siyasetçilere ve gazetecilere baskısı, yeni tutuklamalarla sürdü. Türkiye’nin dört bir yanında ekolojik yıkım ve yağma örnekleri ve onlara karşı direnişler hayata geçti. İki okulumuzda örneklerine ABD’de rastladığımız saldırılarda çocuklarımızı kaybettik. Ve nihayet, yandaş Yıldızlar SSS Holding bünyesindeki Doruk Maden işçileri aylardır maaşları ödenmediği gerekçesiyle bir direniş başlattı.
Sermaye sınıfı nasıl bir dünya hayal ediyorsa, öncü örneğini ülkemizde yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz. Kapitalizmin sömürüye, yağmaya, şiddete ve el koymaya dayanan özü somut olarak kendini dışa vurdu. Ve bu politikanın karşısında, düzen muhalefeti ya seyirci kaldı ya da hareketsiz. Öyleyse geldiğimiz aşamada tehlike şudur: Türkiye’de AKP-Saray Rejimi’nde somutlanan ancak onunla sınırlı kalmayan karşı devrimci güçlerin, bu radikal şiddet politikasının “yeni normal” haline gelmesi.
Açık söyleyelim; demokrasinin fiilen ortadan kaldırılması, dünyanın herhangi bir ülkesinde herhangi bir iktidarın sırf emperyalistlerin o anki yönelimlerine uyumsuz olduğu için indirilebilmesi, soykırıma varan insanlık suçlarının böylesine rahat şekilde işlenebilmesi bu “yeni normal” tehdidinin alametleridir.
Demek ki bu yıl sınıfımızın bir görevi daha var. Yeni statükoya, Kara Düzen’i normalleştirme çabasına ve onlara teslim olan anlayışa meydan okumak!
Mümkün mü?
Mümkün olabildiği görüldü.
Örneğin, sınıfın ve onun temsilcilerinin mücadelesi Türkiye’de çocuk işçiliğinin normalleştirilememesini sağladı.
Örneğin, maden işçilerinin direnişi, uygulanan ekonomik şiddetin normal, “normalimiz” olmadığını gösterdi.
Örneğin çocuklarımızı hem fail hem kurban haline getiren ortama yönelen muazzam tepki, suç rejimine razı olmayacağımızı gösterdi.
Ama görev yalnızca sergilemek değil. Aynı zamanda kazanmak!
Büyük kazanımlardan söz etmiyorum, onların sırası gelecek.
Ama şimdi önce örneğin çocukların yemeğini kazanmak…
İşçinin ekmek parasını kazanmak…
Tom Barrack’ı ülkeden defetmeyi kazanmak…
Tutsak edilmiş yoldaşlarımızın özgürlüğünü kazanmak…
Başta Taksim olmak üzere meydanlarımızı kazanmak.
Umudu kazanmak, örgütlü gücü kazanmak.
Yazıya 1 Mayıs’lar önemlidir diye başlamıştık.
Sınıfımızın kazanmaya başladığı bir dönemi açacak 2026 1 Mayıs’ına selam olsun. Daha kazanacak bir dünya var!




