Temmuz 2026’da Ankara’da yapılacak NATO zirvesinin aylar öncesinden duyurulması yalnızca bir toplantı takviminin ilanı değildir. Bu sürecin dikkat çekici yönü, zirvenin aylar öncesinden sürekli hatırlatılması ve adeta kaçınılmaz bir gelişme gibi sunulmasıdır. Böylece askeri ittifaklar tartışılabilir siyasal tercihler olmaktan çıkarılır, doğal ve zorunlu yapılar gibi gösterilir. Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Erkan Baş’ın da vurguladığı gibi (1), bu tür duyurular yalnızca bilgi vermek için yapılmaz; aynı zamanda toplumda NATO’nun vazgeçilmez bir güvenlik kurumu olduğu yönünde bir kaçınılmazlık hissi üretmek amacı taşır.
Bugün savaş yalnızca sınır hatlarında yürütülen askeri bir faaliyet değildir; toplumsal yaşamın bütününe yayılan bir düzenleme biçimidir. NATO’nun güvenlik adı altında kurduğu bu düzen, ekonomik güvencesizliği derinleştirirken gençliğin geleceğe dair beklentilerini de aşındırmaktadır. Bu nedenle gençlerin umutsuzluğu bireysel bir ruh hali değil, başat hale gelen güvenlik ve savaş politikalarının toplumsal sonuçlarından biridir.
Toplum Çalışmaları Enstitüsü tarafından yakın tarihte yapılan bir araştırma, protestolara katılan gençlerin siyasete ve geleceğe bakışına dair çarpıcı sonuçlar ortaya koyuyor(2). Protestolara katılanların yüzde 94,2’si 35 yaş altı. Gençlerin yüzde 37,2’si “Ne yaparsam yapayım bu ülkede iyi bir geleceğim olmayacak” ifadesine tamamen katıldığını söylüyor. Ekonomik memnuniyet düzeyinin 10 üzerinden yalnızca 2,77 olarak ölçülmesi, gençliğin geleceğe dair güveninin ne kadar zayıfladığını gösteriyor. Ancak aynı araştırma, gençlerin siyasete sırtını dönmediğini; aksine değişim isteğini sürdürdüğünü ortaya koyuyor.
Bu yalnızca bir gözlem değil; son günlerde yapılan araştırmaların ortaya koyduğu bir gerçektir. Bu tablo yalnızca bir kuşağın umutsuzluğu değil; sistemin geleceğe dair bir söz veremediğinin göstergesidir. Çünkü bir toplumda gençler yarına güvenmediğinde devletler geleceği sosyal politikalarla değil, güvenlik politikalarıyla yönetmeye başlar. Siyasetin yerini güvenlik, umutların yerini korku aldığında savaş düzeni güçlenir. Çünkü umudunu kaybetmiş bir toplum, kolay yönetilir bir toplumdur.
Bu çağda savaş yalnızca cephede başlamıyor. Savaş, gençlerin geleceği planlanırken başlıyor. Üniversiteler mezun verirken milyonlarca genç ya güvencesiz çalışmaya ya da savaş ekonomisinin büyüyen iş gücü havuzuna sürükleniyor. Bir toplumda gençlerin hayali bilim yapmak, sanat üretmek ya da özgür bir yaşam kurmak değil de güvenlik, savunma ve kriz yönetimi alanlarında iş bulmak haline geliyorsa, o toplum çoktan savaş düzenine girmiş demektir.
Kriz derinleştiğinde sermaye, birikim alanını genişletmek için savaşa yönelir. Pazarların daraldığı, üretimin yavaşladığı, toplumsal huzursuzluğun arttığı dönemlerde devletler yalnızca ekonomik araçlara değil, askeri araçlara da başvurur. Çünkü savaş, sermaye için yalnızca bir yıkım değil; yeni birikim alanlarının açılması, kaynakların yeniden dağıtılması ve toplumsal disiplinin yeniden kurulması anlamına gelir. Bu nedenle savaş, kapitalizmin kriziyle birlikte büyür; barış ise kriz ertelenene kadar sürdürülen kırılgan bir aralıktan ibarettir.
Bugün dünya yeniden silahlanıyor. Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgaliyle başlayan savaş, Avrupa’da Soğuk Savaş sonrası dönemin en yıkıcı askeri çatışmalarından biri haline gelmiştir. Ancak bu tablo yeni değildir. Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından Yugoslavya’nın dağılması sürecinde Balkanlar’da yaşanan savaşlar, NATO’nun 1999’da Sırbistan’a yönelik müdahalesi ve Srebrenica katliamı, askeri müdahalenin uluslararası siyasette yeniden meşrulaştırıldığı bir dönemin başlangıcını işaret etmiştir. Bu süreç, savaşın istisnai bir durum olmaktan çıkarak uluslararası düzenin başat araçlarından biri haline geldiği yeni bir güvenlik anlayışının yerleşmesine zemin hazırlamıştır. Bugün Ukrayna’da yaşanan savaş da bu tarihsel sürekliliğin güncel bir tezahürüdür.
Bu savaş yalnızca iki devlet arasında yaşanan bir sınır meselesi değildir; NATO’nun doğuya doğru genişleme politikası ile Rusya’nın buna verdiği askeri yanıt arasındaki karşılıklı gerilimin tırmanmasının, küresel ölçekte askeri harcamaların hızla artmasının ve silah üretiminin yeniden stratejik sektör haline gelmesinin önemli bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Avrupa ülkeleri savunma bütçelerini büyütürken, silah üreticileri tarihsel ölçekte kâr rekorları kırmaktadır. Bu tablo, savaşın yalnızca güvenlik kaygılarıyla değil, ekonomik çıkarlarla da doğrudan bağlantılı olduğunu açıkça gösterir.
Ortadoğu’da ise savaş, artık kesintisiz bir yönetim biçimine dönüşmüş durumdadır. İsrail’in Gazze’ye yönelik bombardımanı, modern savaşın yalnızca askeri hedefleri değil, yaşamın kendisini hedef aldığını gösteren en açık örneklerden biridir. Hastanelerin, okulların, elektrik ve su altyapısının vurulması, savaşın yalnızca cephede değil; sivil yaşamın en temel koşullarında yürütüldüğünü ortaya koymaktadır.
Filistin’de yaşanan soykırım ve İran ile İsrail arasında son dönemde fiilen gerçekleşen karşılıklı saldırılar, savaşın artık yalnızca bölgesel bir kriz olarak kalmadığını; doğrudan devletler arası çatışmaların giderek yaygınlaştığı bir döneme girildiğini göstermektedir. 2024 yılında İran’ın İsrail’e doğrudan füze ve insansız hava araçlarıyla saldırması, Ortadoğu’da uzun yıllar vekâlet savaşları üzerinden yürütülen çatışmaların yeni bir eşiğe ulaştığını ortaya koymuştur. Bu gelişmeler, savaşın uluslararası siyasetin istisnai bir durumu olmaktan çıkarak küresel ölçekte genişleme potansiyeli taşıyan kalıcı bir gerilim düzenine dönüştüğünü açıkça göstermektedir.
Aynı dönemde Yemen’deki Husilerin Kızıldeniz’de ticaret gemilerine saldırması ve buna karşılık ABD ile İngiltere’nin Yemen’i bombalaması, savaşın yalnızca askeri bir mesele değil; ticaret yollarının ve enerji hatlarının kontrolü için yürütülen bir güvenlik politikası olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Küresel ekonominin işleyişi, askeri güçle korunmakta; ticaretin güvenliği, savaşın gerekçesi haline getirilmektedir. Böylece savaş, yalnızca devletlerin değil; sermayenin dolaşımını güvence altına alan bir araç olarak işlev görmektedir.
Bu nedenle savaş yalnızca bombaların düştüğü yerde değil; bütçelerde, şehir planlarında, eğitim politikalarında ve medya dilinde de yaşanır. Kentler askeri lojistik ihtiyaçlara göre yeniden düzenlenir, eğitim sistemleri disiplin ve itaat kültürünü pekiştirecek şekilde biçimlenir, medya sürekli bir tehdit algısı üretir. Toplum, savaşın henüz başlamadığı zamanlarda bile savaşın psikolojisiyle yönetilir. Böylece militarizasyon, gündelik hayatın doğal bir parçası haline gelir.
Bugün bu militarizasyon yalnızca askeri hazırlıklarla değil, aynı zamanda bir kahramanlık anlatısı üzerinden de meşrulaştırılmaktadır. İnsansız hava araçları, savunma sanayi başarıları ve uluslararası askeri zirveler, kamuoyuna ulusal gurur ve güvenlik söylemiyle sunulurken; bu anlatıların gölgesinde artan askeri harcamalar ve daralan sosyal bütçeler görünmez hale getirilmektedir. Böylece savaş politikaları bir güvenlik zorunluluğu değil, bir başarı hikâyesi olarak pazarlanmakta; toplum ise askeri gücün büyümesini doğal ve kaçınılmaz bir gelişme gibi algılamaya yönlendirilmektedir.
Savaş yalnızca cephedeki ölüm değildir; yaşamı yeniden üretme koşullarının parçalanmasıdır. Savaş ekonomisi büyüdükçe sosyal harcamalar daralır, emekçilerin yaşam güvencesi zayıflar, kadınların bakım yükü artar, çocukların geleceği belirsizleşir. Sağlık, eğitim ve sosyal hizmetler bütçeden pay kaybederken savunma harcamalarının artması, savaşın gerçek bedelinin kim tarafından ödendiğini açıkça gösterir. Generaller ve savunma şirketleri kazanç elde ederken, işçiler yoksullaşır; sermaye büyürken toplum güvencesizleşir.
Bu nedenle savaşın maliyeti hiçbir zaman devletler tarafından ödenmez, toplum tarafından ödenir. Devlet, gençlerin borcunu hafifletmez, emeklinin maaşını insanca yaşamaya yetecek düzeye çıkarmaz, çocuklara bir öğün yemeği çok görür. Vergiler artırılır, hayat pahalılaşır, ekonomi vatandaş için çekilmez hale gelir. Ama aynı anda topluma sürekli aynı mesaj verilir: Güçlüyüz, sizi koruyoruz, savaşı önlüyoruz. Böylece sosyal hakların daraltılması bir zorunluluk gibi sunulurken, askeri güç büyütmek bir başarı olarak gösterilir.
Bu militarizasyon düzeni kendiliğinden ortaya çıkmaz. Onu sürdüren ve kurumsallaştıran yapılar vardır. Bu yapıların başında ise NATO gelir. NATO yalnızca bir savunma ittifakı değildir; devletleri kalıcı bir savaş hazırlığı içinde tutan bir siyasal-askeri mekanizmadır. Kurulduğu günden bu yana NATO, barışı koruyan bir örgüt olmaktan çok, savaşın sürekliliğini yöneten bir güvenlik düzeni oluşturmuştur.
Bugün NATO ülkeleri savunma harcamalarını hızla artırmakta; uzun yıllar boyunca %2 olarak belirlenen askeri harcama hedefi artık yeterli görülmemekte ve NATO liderleri savunma bütçelerinin 2035 yılına kadar %5’e çıkarılmasını yeni bir norm haline getirmektedir. Nitekim NATO liderlerinin 2025 yılında aldıkları kararla üye ülkelerin savunma harcamalarını kademeli olarak artırarak milli gelirlerinin %5’ine ulaştırmaları yönünde bir taahhüt kabul edilmiştir(3). Bu hedef doğrultusunda askeri bütçelerin her yıl düzenli biçimde artırılması planlanmakta ve 2026 yılı için açıklanan savunma bütçeleri de bu yönelimin geçici değil, kalıcı bir politika haline geldiğini göstermektedir(4). Bu durum, savaşın geçici bir güvenlik politikası değil; kalıcı bir ekonomik model haline getirildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Devlet bütçeleri eğitime ve sağlığa değil, savunma sanayine akarken, toplumun geleceği giderek daha fazla askeri harcamalara bağımlı hale getirilmektedir.
Türkiye de bu düzenin içindedir. Türkiye, NATO’nun en büyük askeri güçlerinden biri olarak yalnızca bir üye devlet değil; aynı zamanda savaşın lojistik merkezlerinden biridir. Adana’daki İncirlik Hava Üssü, Malatya’daki Kürecik Radar Üssü ve İzmir’de bulunan NATO Kara Kuvvetleri Komutanlığı, Türkiye topraklarının yalnızca ulusal savunma için değil; bölgesel ve küresel askeri operasyonlar için kullanıldığını açıkça göstermektedir. Bu üsler, Irak’tan Suriye’ye, Afganistan’dan Ortadoğu’ya kadar birçok askeri operasyonun planlandığı ve yürütüldüğü stratejik merkezlerdir.
Bir ülkenin topraklarının askeri operasyonlar için kullanılması, o ülkenin savaşın dışında olduğu anlamına gelmez. Aksine, o ülkenin savaşın kurumsal mekanizmasına dahil olduğu anlamına gelir.
Bugün Ankara’da NATO liderlerinin toplanacağı bir zirve hazırlanırken yarım yüzyıl önce bu ülkenin gençleri aynı ittifaka karşı bağımsızlık talebiyle sokaklara çıkmıştı. Değişen yalnızca tarih değil; tartışmanın biçimidir. Aynı soru bugün yeniden sorulmaktadır: Bu ülke kendi geleceğini kendisi mi belirleyecek, yoksa askeri ittifakların çizdiği sınırlar içinde mi yaşayacaktır?
1960’lı yıllarda Amerikan 6. Filosu’nun Türkiye’ye gelişi sırasında üniversite gençliği NATO ve ABD politikalarına karşı protestolar düzenledi. Bu protestolar yalnızca bir askeri güce değil; bağımlılık ilişkilerine ve dış politikadaki yönelime karşı bir itirazdı. 16 Şubat 1969’da İstanbul Taksim’de 76 gençlik örgütünün katılımıyla gerçekleştirilen yürüyüşe yapılan saldırı sonucu iki genç hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı. Bu olay tarihe Kanlı Pazar olarak geçti. Türkiye’de anti-emperyalist gençlik hareketi, NATO karşıtı mücadelenin yalnızca bir fikir değil; bedel ödenmiş bir tarih olduğunu ortaya koydu.
Bu nedenle NATO’dan çekilmek yalnızca dış politika tercihi değil; toplumsal bir yönelim meselesidir. NATO üyeliği, devlet bütçesinin askeri önceliklere göre şekillenmesi, dış politikanın güvenlik eksenine bağımlı hale gelmesi ve toplumun sürekli bir savaş hazırlığı içinde tutulması anlamına gelir. NATO’dan çıkmak ise kaynakların silaha değil, toplumsal ihtiyaçlara yönlendirilmesi; askeri harcamaların azaltılması ve demokratik alanın genişletilmesi için gerekli bir siyasal adımdır.
Barış, yalnızca savaşın olmaması değildir. Barış, yaşamı yeniden üretme koşullarının güvence altına alınmasıdır. Eğitim, sağlık, barınma ve bakım hizmetlerinin güçlendiği bir toplumda savaş politikaları zemin bulamaz. Bu nedenle NATO’dan çekilme talebi, yalnızca bir dış politika önerisi değil; emekçilerin yaşam hakkı savunusudur.
Savaşın kurumsallaştığı bir dünyada barış, kendiliğinden gelmez. Barış, savaş düzenini üreten yapılara karşı siyasal bir irade ortaya konulduğunda mümkün olur. NATO’dan çıkmak, bu iradenin en somut ifadelerinden biridir. Çünkü savaşın sürekliliğini sağlayan bir sistem içinde barış yalnızca bir dilek olarak kalır; o sistemden kopmak ise barışı gerçek bir siyasal hedef haline getirir.
[1] ANKA Haber Ajansı,
“Erkan Baş’tan NATO zirvesi uyarısı”,
4 Nisan 2026, Ankara (ODTÜ Mezunları Derneği’nde düzenlenen ABD Emperyalizmine Karşı Dayanışma Paneli konuşması).
[2] Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün araştırmasına dayanan haber:
“İmamoğlu protestocularının çarpıcı profili: Atatürkçü, üniversiteli ve gelecekten umutsuz”,
Halk TV, 28 Mart 2025.
https://halktv.com.tr/siyaset/imamoglu-protestocularinin-carpici-profili-ataturkcu-universiteli-ve-gelecekten-925071h
[3] “NATO savunma harcamalarında yüzde 5 hedefini kabul etti”,
Deutsche Welle, 2025.
“NATO 2026 askeri bütçesini açıkladı”,https://www.dw.com/tr/nato-savunma-harcamalar%C4%B1nda-y%C3%BCzde-5-hedefini-kabul-etti/a-73037027.
[4] “NATO 2026 askeri bütçesini açıkladı”,
https://www.bloomberght.com/nato-2026-askeri-butcesini-acikladi-3764117




