Uzun süredir hayatımızın bir parçası olan sosyal medya mecralarından birinde muhakkak görmüşüzdür; bir kişi, soluk borusu türlü sebeplerle tıkanan başka bir kişinin hayatını heimlich manevrası uygulamak suretiyle kurtarır paylaşılan videoda. Mezkûr videonun başlığı ya da paylaşımın altındaki yorumlar çoğunlukla şudur: “Biz, bir heimlich manevrası ülkesiyiz.”
Şüphesiz heimlich manevrası tamlamasıyla yahut onun bilhassa pratikteki karşılığıyla herhangi bir problemimiz yok. Bilakis, ülkemiz için olumlu birkaç şeyden biri gibi görünüyor.
Problemimiz daha çok, bizim “ne” ülkesi olduğumuz ya da olmadığımızla alakalı. Hazır önermemiz -biz bir heimlich manevrası ülkesiyiz- elimizdeyken, bunun üzerine eğilelim. Buna riayet ederek de heimlich sözcüğüne daha yakından bakalım.
Almanca Heim, yuva; ev ya da yurt, heimlich ise tanıdık, alışıldık, sıcak ya da yuvayı hatırlatan demektir –İngilizcedeki karşılığı da sırasıyla home ve cozy’dir. Ancak heimlich başka birtakım anlamlara da işaret eder. Bunlardan bazıları; gizli (İng. secret), saklı (İng. hidden), sinsi (İng. furtive/sly) ve tehlikeli (İng. unsafe) sözcükleridir. Böylece heimlich neredeyse karşıtına, yani yabancı olan; alışıldık/bildik olmayan, yuvayı/evi hatırlatmayan bir kişi, izlenim, olay ya da olguyu niteleyen unheimlich’e dönüşür. Bu yanıyla heimlich ile unheimlich arasında, birbirlerinin karakterlerini sergilemelerine olanak veren özel bir geçişlilik, linguistik bir çift değerlilik/ambivalans vardır.
Dilimize tekinsiz olarak tercüme edilen unheimlich’in bünyesinde ihtiva ettiği ambivalansa dair kavrayışımızı geliştirmek için Freud’un kişisel yaşamından bir küçüreği yardıma çağırmak yerinde olur.
Buna göre Freud, bir tren yolculuğu sırasında vagonunda tek başına otururken içeri bir adamın girdiğini görür. Adamın yanlış kompartımana girdiğini düşünerek ayağa kalkar ve adamı uyarmaya yönelir. Ancak tam bu anda, davetsiz misafirin esasında bizzat kendisi; açık kapıdan yansıyan kendi imgesi olduğunu dehşet içinde idrak eder.[1] Bu, dört başı mamur bir unheimlich/tekinsiz deneyimidir. Zira Freud’un, kendisinin nazarında tanıdık; bildik, evcil olan imgesi, karşısına yabancı; gizemli, tehlikeli bir hâlde çıkmıştır.
Freud’a göre bu fenomenin ortaya çıkışı, bastırılan “şey”in tipik bir özelliğinden ileri gelir. Öznenin kendisine yabancı görünen bastırılmış içerik, aslında bir zamanlar tanıdık, öznenin bir parçası olan şeydir. Bilinçdışında yuvalanmış olan bu şeyin belirli bir anda kimi değişimlere uğramış hâldeki geri dönüşü, bir tekinsiz duygusu yaratır.[2] Öyleyse tekinsiz, “bir zamanlar” bize ait; bizden, eve/yurda dair olanın, bir yabancının; tehlikeli, aşina olunmayan, eve ya da yurda dair olmayanın görünümüne bürünmüş hâlde karşımızda belirmesiyle deneyimlediğimiz “huzursuzluk verici, rahatsız edici bir tuhaflık”tır.
Eğer heimlich’i bu biçimiyle -(un)heimlich– kavrarsak, Türkiye’nin, manevrası değilse bile, salt bir “heimlich ülkesi” olduğu önermesi, anlamlı bir zemine oturmuş olur.
Her gün çocuk işçilerin sermayenin dişlilerinde katledildiği; emekçi yurttaşların serbest piyasanın azgın dalgaları arasında ölüm dirim mücadelesinin zincirlerine kelepçelendiği, devletin bir vakum gibi içine çektiği kamusal alandan geriye cana kasteden melun hortlakların; sözgelimi çetelerin, mafyaların, silah tüccarlarının, uyuşturucu baronlarının kaldığı, dört bir yanındaki doğal alanlarının yanıp kül olduğu, bir zamanlar bilinen; aşina olunan yurdun/yuvanın kasvetli bir mezarlığın soğukluğu ve ürpertici yabancılığına büründüğü bir yer, gerçekten de bir (un)heimlich diyarı olsa gerektir.
Kuşkusuz bu diyar tarihsel, toplumsal, siyasal, iktisadi ve ideolojik koşullardan vareste bir boşlukta süzülüyor değildir. Onun heimlich ile unheimlich arasındaki nevrotik yer değiştirmesini tetikleyen belirli bir zemberek, etik-politik bir dolayım vardır. Bu zemberek ve dolayıma, her ne kadar “çağımızın linguistik omnivoru; etrafındaki tüm sözcükleri yutmakla tehdit eden bir neolojizm”[3] olsa ve artık bir semantik doygunluğa erişmiş bulunsa da hâlâ altında yapıp-ediyor olduğumuzu tekzip edemeyeceğimiz hâkim nizam olan “neoliberalizm” adıyla seslenmek, yanlış olmayacaktır.[4]
***
Başta ABD, Japonya ve Avrupa’daki merkez ülkeler açısından büyük büyüme oranları, sürekli teknolojik gelişme, alım gücünde artış, sağlık ve emeklilik konuları olmak üzere refah sisteminin gelişimi ve düşük işsizlik oranlarıyla tanımlanabilen “Keynesçi uzlaşma” dönemi, 1970’lerin başında, yönetici sınıfların gelir ve servet düzeylerinin önemli bir miktarda düşmesiyle krize girdi.[5] Kapitalist üretim tarzının “yapısal krizi” olarak adlandırılabilecek bu süreçte, sermayenin lehine uygulanacak bir manevra; sınıf iktidarı ve imtiyazını yeniden kuracak ekonomik-politik bir strateji, alternatif bir birikim biçimi arandı. İşte neoliberalizm ya da daha doğru bir ifadeyle neoliberal kapitalizm, mezkûr krize ecza olmaya aday bir birikim biçimi olarak, 1970’lerin ortalarına denk düşen böylesi özgül bir tarihsel kesitte ortaya çıktı.
Başını ABD ve İngiltere’nin çektiği merkez ülkelerden, kapitalizmin küresel ağına bağlı çevre ve yarı-çevre ülkelere ihraç edilen bu birikim biçimi, sirayet ettiği ülkelerin özgül koşulları ve siyasal ilişkilerinde hayata geçirilme süreci ve biçimi farklılık gösterse de, evrensel birtakım iktisadi hedef ve ilkelerle yüklüdür. Bunlar kabaca şöyledir: Meta ve para akışlarının kuralsızlaştırılması, devlete ve kamuya ait hizmet ve varlıkların özelleştirilmesi, sosyal devlet uygulamalarının ve sosyal harcamalarının azaltılması, sendikasızlaşma ve örgütlü emeğin dağıtılması, işgücünün güvensizleştirilmesi ve ucuzlatılması, küresel kurumlar ve bağımsız kurullar aracılığıyla sıkı mali denetim ve sermayeye kaynak transferi, başta borçlanma ve hisse senedi faaliyetleri yoluyla aşırı finansallaşma ve meta ilişkileri kapsamında olmayan üretim ve hizmet alanlarının metalaştırılması. [6]
Yine de neoliberalizm, yalnızca serbest piyasa amentüsüyle gittiği her yerde eşitsizlikleri derinleştiren; refah devletlerini tasfiye eden, kamusal hizmetleri özelleştiren ekonomik politikalar kümesinden ibaret değildir. Elbette bunları da içerir; fakat bir siyasal rasyonalite olarak, toplumsal olanın, öznenin ve devletin belirli sonuçlar doğuran bir örgütlenmesini de içerir. Bir siyasal rasyonalite, siyasal alanı; yönetişim pratiklerini ve yurttaşlığı örgütleyen özgül bir normatif siyasal akıl biçimidir ve bu alanlarda söylenebilir; anlaşılabilir, hatta uslamlanabilir olanın ölçütlerini belirler. Dolayısıyla neoliberalizmin tahrip edici doğası, ancak onun bir siyasal rasyonalite olarak özelliklerine yakından bakmakla anlaşılır olur.
Wendy Brown’a göre neoliberal siyasal rasyonalitenin belirgin üç özelliği vardır. Bunlar şöyledir: (1) Neoliberalizm, ekonomik bir alanla sınırlı değildir ve piyasayı klasik liberalizm gibi doğal ve kendi kendisini düzenleyebilen bir yer olarak ifade etmez. Serbest piyasa, serbest ticaret ve bunların içerisindeki aktörler, doğanın sonucu olarak değil; hukuk ve toplumsal-ekonomik politikalar aracılığıyla normatif kılınmış şeyler olarak tasvir edilir. (2) Siyasal ve toplumsal alanlar, hem piyasa kaygılarının hâkimiyetine uygun alanlar olarak hem de bizzat piyasa rasyonalitesi tarafından örgütlenen alanlar olarak kurgulanır. Dolayısıyla devlet, yalnızca ekonomiyi kolaylaştırmakla kalmaz; kendisini de piyasa terimleriyle inşa eder; yorumlar ve bunların yanında yurttaşların yaşamın her alanında bütünüyle rasyonel ekonomik aktörler olarak tasvir edileceği politik ve siyasal bir iklim yaratmak için çabalar. (3) Neoliberal siyasal rasyonalite, yönetişim ölçütlerini de aynı doğrultuda, yani verimlilik ve kârlılık ölçütleri olarak üretir. Bunun sonucu olarak yönetişim dili giderek piyasa kavrayışına dönüşür ve bu kavrayış, hem yatay hem de dikey olarak etrafa dağıtılır.[7]
Bu tariflemenin hem açık hem de örtük içerimlerden birtakım sonuçlar çıkarmamız mümkün görünüyor. Bunları şöyle sıralayabiliriz: (1) Neoliberal egemenlik altında, neoliberal ideologların biteviye attığı “küçük devlet” sloganının aksine devlet, daha önce düzenlemediği yerlere sızması bakımından hiç olmadığı kadar büyük bir sahaya yayılır ve otoriterleşir. (2) Bununla bağlantılı olarak tüm siyasal-toplumsal varoluş alanları piyasa rasyonalitesi tarafından yeni baştan organize edilerek içeriğindeki siyasal-toplumsal-tarihsel aksamlar bir bir sökülür. (3) Böylece kendisini, kendi hayatı üzerinde girişimde bulunan, aktif, sorumlu; rasyonel, yalnızca kendisi ve çekirdek ailesinden mesul olan “müteşebbis özne” olarak kurması yönünde ciddi şekilde koşullandırılan bireylerin siyasal katılım gösterebileceği alanlar ve mensubu olabileceği toplum, çözülmüş olur. (4) Bu alanlar ve pratiklerin yerini, tüm başarı ve başarısızlıklarından sorumlu tutulan bireyin öz bakımı/öz gelişimi ve/veya devletin akımından taşan ve yeniden onun içine çekilen mikro/ahlaki cemaatler alır.[8] Bu alternatif alanların merkezinde “eşitlerin katılımı” değil, piyasa rasyonalitesine derinden ilişik olan “evcilleştirilmiş bir eşitsizlik” vardır. (5) Sunulan alternatifleri reddederek kendisini siyasal olarak kurmak isteyen birey ya da siyasal-toplumsal içeriklerinden soyulmuş alan ve pratikleri ihya etmek isteyen bir topluluk, hâlihazırda semirilmiş olan devletin sopasıyla karşılaşır. (6) Böylesi bir evrende siyasal öznelliğin göbekten bağlı olduğu “yurt” melun bir imgeye, yurttaşlık ve demokratik pratikler ise verimlilik kaygısıyla bezenmiş nevrotik bir performansa dönüşür.[9] (7) Tüm bunlara bağlı olarak, “hem kendisi hem firma veya devlet için insan sermayesi olarak tasavvur ve inşa edilen bir özne, ne kadar uyanık ve sorumlu olursa olsun elinden bir şey gelmez; sürekli başarısız olma, gereksiz kalma ve terk edilme tehlikesi altında yaşar.”[10]
On dokuzuncu yüzyılda yazılmış gotik bir romandan, onun kurgusal evreninin dehşetengiz aşırılıklarından ödünç alınmışçasına kötücül; iç karartıcı, huzursuzluk verici bu tasvir, neoliberal kapitalizmin özgül biçimlenimi olan Saray Rejimi altında yaşayan Türkiyeli emekçi ve yurttaşların gündelik varoluşuna dair en kurgu dışı, en çıplak gerçekliği anlatmıyor mudur?
Devletin, tüm sosyal devlet politikaları ve kamu hizmetlerinden gerisin geri çekilerek sermayenin dolaysız bir ifadesine dönüştüğü; elinde sopasıyla yayıldığı her alanı bozbulanık, meşum bir harabeye çevirdiği bir yerde, insanın, metafizik bir belirsizlik içerisinde “tümüyle tekilleştirildiği, kendisini parçası kılarak bütünleşeceği topluluk bağlarının koparıldığı, son derece sistematik biçimde işleyen devasa bir egemenlik makinesi karşısında savunmasız, güvencesiz kaldığı” bir gündelik varoluş. Bir zamanlar tanıdığı, bildiği yurdunda, “yalnızca ticaret yapmasına izin verilen; hiçbir hakka ve hukuka sahip olmayan bir metoikos statüsünde yaşamaya zorunlu bırakılmış, fakirleşmiş, çaresizleşmiş, elindekileri de yitirmiş”, sadece evine, güvenli yuvasına dönebilmek isteyen “patetik bir Odysseus’luk” deneyiminden müteşekkil bir öznellik.[11]
Piyasalaşmış, kuralsızlaşmış, bünyesindeki tüm iyicil, tüm heimlich unsurları atarak unheimlich’e dönüşmüş, kazananlar ve kaybedenler olarak ikiye bölünmüş bir diyarda kaygıyla; stresle, huzursuzlukla, yarın ne olacağını öngörememenin yarattığı tedirginlikle ve umutsuzca bir çıkış yolu bulma çabasıyla bezeli, üstü çizilmiş bir yurttaşlık deneyimi…
***
2008’de yaşanan finansal kriz, 2009’dan başlayarak 2015’e uzanan Avrupa’daki borç krizi ve ardından tüm dünyayı saran COVID-19 pandemisiyle birlikte neoliberalizmin, en azından iktisadi olarak, itibarını ciddi bir şekilde kaybettiği, ölümcül bir yara aldığı ya da daha da radikal bir şekilde öldüğü iddia edilebilir. Ancak hâlâ onun yok olduğunu söyleyebilecek durumda değiliz. Fisher’ın ifade ettiği gibi onun “varsayımları” hâlâ “siyasal ekonomiye hâkim olmayı sürdürüyor, ama artık bunu kendinden emin bir ileriye doğru ivmeye sahip ideolojik bir projenin parçası olarak değil, atıl; ‘zombi’ varsayılanlar olarak yapıyor”[12] ve bir zombiyi öldürmenin bir yaşayanı öldürmekten çok daha çetin bir iş olduğu, şüphe götürmez görünüyor.[13]
Ne ölü ne de yaşıyor olan bir siyasal rasyonalite, tüm hayatımızı kuşatan karşıdevrimci bir zombi nasıl öldürülebilir?
Lacan’dan öğrendiğimiz; egemen olan bir siyasal-ideolojinin, ister ölü ister diri olsun, varlığını devam ettirebilmek için tümgüçlü; eksiksiz, çatlaksız görünmesi gerektiğidir. Bu yüzden hâkim siyasal-ideoloji, belirli sembolizasyon pratikleriyle mevcut gerçekliği sürekli olarak yapılandırmaya, bünyesindeki çatlakların; eksikliklerin, boşlukların üzerine kapanmaya, onları etkin bir şekilde bastırmaya ve kimi fantazilere başvurarak “evcilleştirmeye” çalışır.[14] Ancak her zaman sembolleştirilmeye, bastırılmaya, evcilleştirilmeye direnen radikal bir gerçek parçası vardır ve bu parça, kendisini bir semptom olarak görünür kılar. Siyasal mücadele, işte bu semptomla özdeşleşerek, onu radikalleştirerek ve kitleselleştirerek verilir.
Bugün, özdeşleşeceğimiz semptom, neoliberal kapitalizmin sembolleştiremediği, bastıramadığı, evcilleştiremediği gerçek parçası nerede aranmalıdır?
Şüphesiz, onun tahribatının en yüksek olduğu yerde. Sistematik olarak metalaştırılan, depolitize edilen, içerimlediği tarihsel ve toplumsal çekirdeği aşındırılan “demokrasi”, “yurttaşlık” ve “siyasal öznellik” alaşımında ve bu alaşımın derinden ilişik olduğu “yurt” kavramında.
Gelgelelim 19 Mart, neoliberal kapitalizmin kendi rasyonalitesi içerisinde örgütlemeye, kendi modalitesine eklemlemeye çalıştığı yurtla -yani evcilleştirilmeye çalışılan bir yurtsuzlukla- özdeşleşme; unheimlich’e büründürüleni yeniden heimlich yapma pratiği değil midir?
Hiç kuşkusuz öyledir.
Fakat bir siyasal-toplumsal harekete rengini veren arzu ve talep, retroaktif bir şekilde yeniden ve yeniden kurulmaya muhtaçtır. Bu yüzden, “soyut bir toprak aidiyetini değil; o toprak üzerinde yaşayanların siyasal, ekonomik ve toplumsal kader üzerinde söz ve karar sahibi olma hakkını ifade eden”[15] bir yurdu inşa etme arzusunun ve talebinin elan sürdürülmesi, mevcut kuramsal soyutlamalarımız çerçevesinde başka alanlara doğru, tabiri caizse “sündürülmesi” gerekir.
Bugün yurt talebinin, hâlâ kitlelerin nabzını attıracak bir şerbet; neoliberal soyutlamaları delip geçecek indirgenemez bir radikallik, hangi savaşım verilirse verilsin kuşanılması zorunlu olan bir zırh olduğu, daima hatırlanmalıdır.
Notlar
[1] Sigmund Freud, “Tekinsiz”, İçinde: Sanat ve Edebiyat, çev. Emre Kapkın & Ayşen Tekşen, Payel Yayınları, İstanbul, 2016, s. 355.
[2] Bkz. Jean-Michel Quinodoz, Freud’u Okumak, çev. Bahar Kolbay & Özge Soysal, Bağlam Yayınları, İstanbul, 2019, s. 185-86.
[3] Daniel Rodgers, The Uses and Abuses of “Neoliberalism”, Dissent, Vol. 65, No: 1, 2018, p. 78-87.
[4] Şükrü Argın, Neoliberalizm ve/veya Devr-i Sermaye, Birikim: Aylık Sosyalist Kültür Dergisi, No: 393-394, Ocak/Şubat 2022, s. 92-106.
[5] Bkz. Gerard Dumenil & Dominique Levy, “Neoliberal (Karşı) Devrim” [Yordam Kitap(2007), Neoliberalizm: Muhalif Bir Seçki] İçinde: 25-42.
[6] Bkz. Can Soyer, Marksizm ve Siyaset, Yordam Kitap, İstanbul, 2020, s. 311-46.
[7] Bkz. Wendy Brown, American Nightmare: Neoliberalism, Neoconservatism, and De-Democratization, Political Theory, Vol. 34, No. 6, 2006, p. 690-714
[8] Bkz. Alev Özkazanç, Neo-Liberal Tezahürler: Vatandaşlık-Suç-Eğitim, Dipnot Yayınları, Ankara, 2011, s. 17.
[9] Bkz. Philippe Fournier, The Neoliberal/Neurotic Citizen and Security as Discourse, Critical Studies on Security, 2(3), 2014, p. 309-22.
[10] Wendy Brown, Halkın Çözülüşü: Neoliberalizmin Sinsi Devrimi, çev. Barış Engin Aksoy, Metis Yayınları, İstanbul, 2017, s. 45.
[11] Can Soyer, Patetik Odysseus: Neoliberal Kuşatma, İleri Haber, 2019. https://www.ilerihaber.org/yazar/patetik-odysseus-neoliberal-kusatma-93018 (Erişim Tarihi: 13.04.2026).
[12] Bkz. Mark Fisher, Kapitalist Gerçekçilik: Başka Alternatif Yok Mu?, çev. Gül Çağalı Güven, Habitus Yayıncılık, İstanbul, 2010, s. 86. Vurgular bana ait.
[13] Bkz. Mark Fisher, How to Kill a Zombie: Strategizing the End of Neoliberalism, openDemocracy, 2013. https://www.opendemocracy.net/en/how-to-kill-zombie-strategizing-end-of-neoliberalism/ (Erişim Tarihi: 13.04.2026).
[14] Bkz. Yannis Stavrakakis, Lacan and the Political, Routledge, 1999, p. 71-99.
[15] Cenk Saraçoğlu, “Büyük Gücün” Kudret Şovu ve Anti-Emperyalist Siyaset, Ayrım, 2026. https://www.ayrim.org/guncel/buyuk-gucun-kudret-sovu-ve-anti-emperyalist-siyaset/ (Erişim Tarihi: 14.04.2026)




