Mart ayının son günlerinde Porto Alegre’de düzenlenen 1. Uluslararası Antifaşist Konferans, yalnızca güncel bir uluslararası buluşma değil, aynı zamanda mekânın tarihsel-siyasal hafızasıyla da yüklü bir momentti. Porto Alegre, uzun yıllar boyunca katılımcı belediyecilik deneyimleriyle ve özellikle 2000’li yılların başında küresel adalet hareketinin önemli uğraklarından biri olan World Social Forum ile dünya solunun kolektif hafızasında özel bir yer edinmişti.
Brezilya bağlamında ise Porto Alegre, Luiz Inácio Lula da Silva liderliğinde yeniden şekillenen ama Jair Bolsonaro döneminin etkilerini hâlâ taşıyan bir siyasal konjonktürde, solun hem iktidar deneyimi hem de muhalefet kapasitesi üzerine yeniden düşünmek zorunda kaldığı bir momentte bu konferansa ev sahipliği yaptı. Bu yönüyle konferans, yalnızca küresel değil, aynı zamanda Brezilya solunun kendi iç gerilimleri ve yeniden konumlanma arayışları açısından da anlamlı bir kesişim noktasına işaret ediyordu.
Bu tarihsel ve siyasal arka plan içinde Porto Alegre’de bir araya gelen kırktan fazla ülkeden delegasyon, dünya solunun uzun süredir yaşadığı dağınıklığa rağmen hâlâ aynı zeminde buluşabilme kapasitesini koruduğunu gösteren momentlerden birini oluşturdu. Ancak bu buluşmayı klasik anlamda bir “birlik” olarak okumak yanıltıcı olur. Porto Alegre’de ortaya çıkan tablo, enternasyonalizmin yeniden kurulduğu bir anı değil, tersine, henüz kurulamamış bir enternasyonalizmin hangi maddi ve siyasal koşullar içinde arandığını gösteren bir geçişi temsil ettiği söylenebilir.
Bu nedenle konferansı anlamlandırmak için onu yalnızca bir uluslararası buluşma olarak değil, üç temel eksenin kesişiminde düşünmek gerekir: çeşitlilik, aciliyet ve enternasyonalizmin bugün nasıl kurulacağı sorusu. Porto Alegre, bu üç öğenin birbirini hem mümkün kıldığı hem de sınırlandırdığı bir denklemin içinden okunmalıdır. Bu denklemde çeşitlilik yalnızca bir zenginlik değil, aynı zamanda bir dağınıklık; enternasyonalizm yalnızca bir hedef değil, parçalı bir pratik; aciliyet ise bu parçalı yapıyı zorunlu olarak bir arada tutan temel dinamik olarak ortaya çıkmaktadır.
Çeşitlilik: Güç mü Sorun mu?
Konferansın en belirgin özelliği, siyasal çeşitliliğin neredeyse taşkın bir biçimde görünür hale gelmesiydi. Kırktan fazla ülkeden gelen delegasyonlar, farklı ideolojik gelenekler, örgütler ve siyasal eğilimler, aynı mekânda bir araya geldi. Ancak bu çeşitlilik, birleşik bir stratejik hattın çoğulluğu değil, aksine böyle bir hattın yokluğunun çoğulluğu olarak kendini gösteriyordu. Porto Alegre’de karşılaşılan manzara, bayrakların, örgütlerin ve siyasal yönelimlerin yan yana ama çoğu zaman birbirine değmeden var olduğu; özellikle Latin Amerika solunun Troçkist geleneklerinden beslenen eğilimli parti yapılarının bu çoğulluğu daha da yoğunlaştırdığı bir tabloydu.
Bu anlamda konferans, bir “birlik”ten ziyade, aynı tarihsel momentte kesişen ama birleşmeyen siyasal hatların mekânsal bir yoğunlaşması olarak okunmalıdır. Bir manada “antifaşist olan herkesin” çağrıldığı bu zemin, ideolojik netlikten çok kapsayıcılığı önceleyen bir siyasal formu işaret ediyordu. Bu kapsayıcılık, mevcut koşullar altında zorunlu bir genişleme anlamına gelirken, aynı zamanda enternasyonal ölçekte hangi araçlarla ve hangi siyasal içerikle hareket edileceği sorusunu da açık bırakıyordu.
Bu parçalı görünüm, konferansın kurumsal çerçevesinde de kendini yeniden üretiyordu. PSOL, PT, PCdoB ve MST gibi farklı pozisyonları tutan aktörlerin ortak inisiyatifiyle düzenlenen konferans, ilk bakışta geniş bir antifaşist cephe girişimi izlenimi veriyordu. Ancak sahadaki somut karşılığı, bu birlikteliğin henüz eşit ağırlıklı ve bütünleşmiş bir siyasal hat üretmediğini gösteriyordu.
Bu gerilimin en somut ifadelerinden biri, PT’nin konferans ve özellikle yürüyüş içindeki görece silik varlığıydı. Parti temsilcileri panellerde yer alsa da, örgütsel görünürlüğün sınırlı tutulması ve şehirde yürütülen afişleme faaliyetlerinde parti kimliğinin geri plana çekilmesi, yalnızca taktiksel bir tercih değil, aynı zamanda Brezilya solunun kendi içindeki mesafelerin bir yansıması olarak okunmalıdır. Lula liderliğinde kurulan geniş ittifakın, Jair Bolsonaro sonrası dönemde aşırı sağa karşı zorunlu bir savunma hattı oluşturduğu açık olmakla birlikte, bu zorunluluk sol içindeki stratejik ayrışmaları ortadan kaldırmamıştır. Porto Alegre’de gözlemlenen tablo, bu ayrışmaların bastırılmadığını, aksine daha geniş bir zemin içinde yan yana var olmaya devam ettiğini göstermektedir.
Ancak çeşitliliği yalnızca parçalanmışlık olarak okumak eksik kalır. Açılış gününde gerçekleşen ve on binlerce kişinin katıldığı yürüyüş, bu çoğulluğun aynı zamanda güçlü bir siyasal enerji taşıyabileceğini de ortaya koydu. Özellikle gençliğin ağırlıkta olduğu, örgütsel disiplinin görece geri planda kaldığı ama buna karşılık yüksek bir mobilizasyonun hissedildiği bu kitle, antifaşizmin hâlâ maddi bir toplumsal karşılığa sahip olduğunu açık biçimde gösteriyordu. Türkiye’de alışıldık olan disiplinli kortej yapılarından farklı olarak daha dağınık, daha geçirgen ve daha neşeli bir eylem kültürü, ilk bakışta örgütsel zayıflık izlenimi yaratabilir. Bu sorunun ötesinde, bu tarz geniş ortak mücadele hattı arayışlarının eylemlerde nasıl temsil edilmesi gerektiğine ve belirli örgütsel formlarla birlikte eylem birlikleri, birlikte bir etkinlik örgütleme arayışlarının günümüzde nereye oturması gerektiğine dair bir tartışma olanağını da beraberinde getirmektedir.
Yürüyüşte öne çıkan güçlü anti-emperyalist vurgu, özellikle Venezüella ve Küba ile dayanışmanın görünürlüğü, bu enerjinin yalnızca duygusal değil, siyasal bir içerik de taşıdığını göstermektedir. Bu yönüyle yürüyüş, konferansın kimi anlarında hissedilen stratejik belirsizliğe karşılık, güncel gelişmelere dair aslında doğrudan ve net bir siyasal dil üretme kapasitesine sahip olduğunu da gösterdi.
Dolayısıyla Porto Alegre’de ortaya çıkan çeşitlilik, basitçe bir dağınıklık olarak değil, bir çelişki olarak kavranmalıdır: enternasyonalizmin maddi zemini bu çoğullukta yatmakla birlikte, aynı çoğulluk, bu zeminin stratejik bir bütünlüğe dönüşmesini zorlaştırmaktadır.
Acil Olan Ne?
Porto Alegre’de karşılaşılan bu geniş ve parçalı siyasal zemini yalnızca örgütsel tarih ya da ideolojik ayrışmalar üzerinden açıklamak yetersiz kalır. Bu çeşitliliği mümkün kılan asıl dinamik, içinde bulunduğumuz tarihsel momentin taşıdığı aciliyettir. Konferansın sonunda ilan edilen ortak bildirge de bu aciliyeti açık bir biçimde formüle etmektedir: kapitalist-emperyalist sistemin derinleşen krizine verilen yanıt, küresel ölçekte faşizmin ve emperyal askeri müdahaleciliğin eşzamanlı olarak yoğunlaştırılmasıdır.
Bu çerçevede faşizm, belirli ulusal bağlamlara özgü bir sapma ya da istisna değil, kapitalizmin kriz koşullarında yeniden örgütlenme biçimlerinden biri olarak ele alınmaktadır. Bildirgede vurgulanan demokratik hakların tasfiyesi, emek süreçlerinin güvencesizleştirilmesi ve savaş politikalarının yaygınlaşması gibi başlıklar, bu sürecin farklı coğrafyalardaki ortak karakterini ortaya koymaktadır. Bu nedenle Porto Alegre’de kurulan geniş antifaşist zemin, yalnızca ideolojik bir tercih değil, bu küresel karşı-devrimci sürecin dayattığı nesnel bir zorunluluk olarak anlaşılmalıdır. Ancak bu aciliyet, her coğrafyada aynı biçimde yaşanmaz; aksine, farklı siyasal bağlamlarda farklı yoğunluklar ve biçimler kazanır. Brezilya örneği bu farklılaşmayı anlamak açısından özellikle öğreticidir. Jair Bolsonaro döneminin ardından kurulan siyasal denge, aşırı sağın yalnızca seçimsel bir yenilgiye uğratıldığını, ancak toplumsal ve ideolojik olarak tasfiye edilmediğini açık biçimde göstermektedir. Bu bağlamda Lula liderliğinde kurulan geniş ittifak, faşistleşme tehlikesine karşı zorunlu bir savunma hattı işlevi görmektedir.
Ne var ki bu zorunluluk, sol içindeki stratejik tartışmaları ortadan kaldırmamaktadır. Aksine, Porto Alegre’de gözlemlendiği üzere, bu tartışmalar daha geniş bir zemin içinde yan yana varlığını sürdürmektedir. Bir yanda aşırı sağın kalıcılığı nedeniyle geniş ittifakların sürdürülmesini zorunlu gören bir yaklaşım bulunurken, diğer yanda bu hattın sınırlarını daha net çizen ve Lula hükümetini açık biçimde burjuva bir hükümet olarak değerlendirerek kalıcı bir siyasal entegrasyona mesafe koyan bir damar varlığını korumaktadır. PT’nin konferans içindeki temkinli konumlanışı da bu gerilimin sahadaki yansıması olarak okunabilir.
Bu durum, Porto Alegre’de kurulan geniş antifaşist zeminin yalnızca kapsayıcı değil, aynı zamanda gerilimli bir yapı olduğunu gösteriyor. Aciliyet, farklı siyasal hatları aynı çatı altında toplamayı mümkün kılmakta, ancak bu hatlar arasındaki stratejik farklılıkları ortadan kaldırmamaktadır. Dolayısıyla ortaya çıkan birlik, klasik anlamda bir ideolojik bütünlükten ziyade, ortak bir tehdide karşı kurulmuş geçici ve dinamik bir yakınlaşma olarak değerlendirilmelidir.
Enternasyonalist mücadele
Porto Alegre’de ortaya çıkan tabloyu enternasyonalizm başlığı altında değerlendirmek, bu deneyimin hem özgüllüğünü hem de sınırlarını kavramak açısından önemlidir. Burada karşılaşılan uluslararasılaşma biçimi, sıkı bir ideolojik birlikten ziyade, temas kurma, karşılıklı öğrenme ve potansiyel işbirliği imkanlarını yoklama pratiği olarak şekillenmektedir. Bu formu yalnızca bu zayıflık olarak değil, tarihsel deneyimlerle kurulan eleştirel bir ilişki içinde düşünmek gerekir. Uluslararası sosyalist hareket, belirli momentlerde yalnızca dayanışma değil, aynı zamanda ortak siyasal yönelim ve stratejik koordinasyon üretebilen enternasyonal formlar yaratabilmiştir. Bu deneyim, enternasyonalizmin yalnızca karşılaşmaların çoğulluğuna indirgenemeyeceğini; belirli koşullar altında ideolojik netlik, örgütsel süreklilik ve stratejik bütünlük üretebilen bir kapasiteye işaret ettiğini göstermektedir.
Ne var ki bu tarihsel formun bugünün somut koşullarında henüz yeniden üretilemediği açıktır. Küresel kapitalizmin mevcut yapısı, ulusal siyasal alanların parçalanma biçimleri ve solun örgütsel durumu, daha önceki türden merkezileşmiş bir enternasyonal yapının ortaya çıkışını bugüne dek sınırlamıştır. Bununla birlikte bu durum, enternasyonalizmin tarihsel olarak üstlendiği işlevlerin ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Aksine, uluslararası ölçekte stratejik yönelim ve eylem birliği üretme ihtiyacı, güncel momentte daha karmaşık ve dolaylı biçimlerde kendini yeniden dayatmaktadır. Bu nedenle mesele, geçmiş deneyimlerin biçimsel olarak tekrarı değil, bu tür bir kapasitenin bugünün koşullarında hangi yollarla ve hangi siyasal süreçler üzerinden kurulabileceği sorusudur. Porto Alegre’de gözlemlenen uluslararasılaşma, bu sorunun henüz çözülemediğini açık biçimde ortaya koyarken, aynı zamanda bu yöndeki arayışların hangi zeminlerde filizlenebileceğine dair önemli ipuçları sunmaktadır. Bu tür buluşmalar, tam da bu nedenle, ortaya çıkardıkları sınırlılıklarla birlikte, enternasyonalizmin nasıl yeniden kurulabileceğine dair tartışmaların ve karşılaşmaların maddi koşullarını üretmeleri bakımından anlam kazanmaktadır.
Dolayısıyla belirleyici olan, yalnızca temas ve dayanışma ağlarının genişlemesi değil, bu ağlar içinden kendi ulusal bağlamlarında siyasal olarak öncü konumlar inşa edebilen ve bu konumları koruyabilen siyasal öznelerin birbirini bulmasıdır. Enternasyonalizm, bu anlamda kendiliğinden gelişen bir yakınlaşma değil; farklı bağlamlarda şekillenen öncü müdahalelerin, ortak bir teşhis ve yönelim etrafında bilinçli olarak eklemlenmesi sürecidir.
Bu noktada bugünkü enternasyonalizmin temel gerilimi ortaya çıkmaktadır. Bir yanda her ülkenin kendi özgül siyasal bağlamında, kendi somut düşmanına karşı mücadele etmesi gerekliliği vardır; diğer yanda ise bu mücadelelerin, emperyalizm ve küresel sermaye gibi ortak bir düşman karşısında siyasal ve ideolojik bir hat üretmesi ihtiyacı bulunmaktadır. Porto Alegre’de gözlemlenen deneyim, bu iki düzey arasında henüz kurulmamış bir denge arayışını yansıtmaktadır. Dolayısıyla burada karşı karşıya olduğumuz şey, enternasyonalizmin kendisinin bir problem olarak yeniden ortaya çıkışıdır.
Sonuç yerine
Porto Alegre’de ortaya çıkan tablo, tamamlanmış bir enternasyonal modelin değil, henüz çözülmemiş bir siyasal problemin ifadesidir. Çeşitlilik, bu zeminin maddi gücünü oluştururken; aciliyet, bu çeşitliliği bir arada tutan temel itkiyi sağlamaktadır. Ancak bu iki unsurun kendiliğinden bir stratejik bütünlüğe evrileceğini varsaymak, tarihsel deneyimlerle açıkça çelişmektedir.
Uluslararası solun bugüne kadarki deneyimi, böylesi geniş ve heterojen zeminlerin kendi başına kalıcı, örgütlü ve yönelim sahibi bir mücadele hattına dönüşmediğini göstermektedir. Aksine, bu tür momentler, siyasal ayrışmaların keskinleştiği; farklı hatların, stratejilerin ve programların pratik mücadele içinde sınandığı ve ayrıştığı süreçlerdir. Porto Alegre’de yan yana gelen çeşitlilik, ancak bu tür bir mücadele pratiği içinde, devrimci olan ile olmayanın, stratejik olarak ileri taşıyıcı olan ile geriletici olanın ayrışması üzerinden bir anlam kazanacaktır. Bu ayrışma ise kendiliğinden değil, ancak bu arayışları sürdürmeye meyyal, siyasal olarak cesur örgütlerin ve örgütlenme süreçlerinin müdahalesiyle mümkün olacaktır. Dolayısıyla burada belirleyici olan, yalnızca bu tür uluslararası buluşmaların sürdürülmesi değil, bu buluşmaların ürettiği deneyimin teorik ve siyasal olarak kavranmasıdır. Bu kavrayış, ancak mevcut momenti tarihsel olarak benzer geçiş dönemleriyle birlikte düşünerek, geçmiş enternasyonal deneyimlerle eleştirel bir ilişki kurarak ve bu deneyimlerden dersler çıkararak mümkün olabilir.
Porto Alegre ve diğer uluslararası sol etkinlikler, bu anlamda bir çözümden çok bir eşiği temsil ediyor: uluslararası solun ya bu parçalı genişliği bilinçli bir siyasal müdahale ile örgütlü bir mücadele hattına dönüştüreceği ya da bu genişliğin kendi iç gerilimleri içinde dağılacağı bir eşik. Bu eşiğin nasıl aşılacağı ise, çeşitliliğin kendisine değil, bu çeşitlilik içinde yürütülecek siyasal mücadelenin yönüne bağlı.




