“Millî irade”, “illiberal demokrasi”, “Tanrı, aile, vatan”… üç ayrı coğrafyanın, üç ayrı kültürel kodun, üç ayrı siyasal geleneğin ürünü gibi görünen bu söylemler, zoru rıza kılığına büründürerek aynı işlevi yerine getirmektedir. AKP Türkiye’de seçim sandığını millî iradenin dokunulmaz mabedine çevirirken, Orbán Macaristan’da liberal demokrasinin ötesine geçtiğini ilan ederken, Bolsonaro Brezilya’da muhafazakâr ahlak söylemini seferber ederken aynı yapısal hareketi icra etmekte, sermaye birikiminin krizinin açtığı hegemonik boşluğu, sınıfsal çelişkiyi görünmez kılan bir rıza diliyle doldurmaktadır. Bu rıza dili, üretim ilişkilerinin maddî zemininde inşa edilir ve ortak duyunun tortularına işlenerek “doğal düzen” kılığına bürünür. Ama kılık her giyilişte biraz daha eskimekte, biraz daha yıpranmaktadır. Sermaye birikiminin çelişkileri derinleştikçe rızanın üretim koşulları aşınır, egemen blok zora giderek daha çok yaslanır ve zorun açığa çıktığı kırılma anı hem otoriterleşmenin hem de karşı-hegemonyanın tarihsel zemini olur.
Yirmi birinci yüzyılın üçüncü on yılı bu kırılmanın küresel ölçekte yaşandığı bir konjonktürdür. Türkiye’de AKP’nin hegemonik bloku, Macaristan’da Fidesz’in anayasal darbesi [1] ve Brezilya’da Bolsonaro’nun kültürel karşı-devrimi birbirinden kopuk otoriter savrulmalar değil, sermayenin organik krizine verilen eşdeğer yanıtlardır [2]. Her biri sivil toplumu tasfiye ederek, bilgi üretimini denetim altına alarak ve muhalif sınıf örgütlenmelerini kriminalize ederek kendi iktidar blokunu pekiştirmeye çalışmaktadır. Bu metin, söz konusu tahakküm biçimlerini maddeci tarih görüşünün perspektifiyle analiz etmekte, ardından karşı-hegemonik mevzilerin akademide, sanatta, dijital alanda ve sınıf örgütlenmesinde ne ölçüde bir tarihsel blok inşasına dönüşebildiğini sorgulamaktadır.
Rıza ve Zor: Hegemonik Blokun Kuruluşu
Kapitalist devlet sınıfsal olarak tarafsız değildir. Poulantzas’ın formülasyonuyla söyleyecek olursak devlet sınıf ilişkilerinin yoğunlaşmış ifadesidir [3]. Devlet, egemen sınıfın çıkarlarını “genel çıkar” olarak kodlayan, bu kodlamayı hukukî, kültürel ve ideolojik aygıtlar aracılığıyla yeniden üreten bir yapısal formdur. Gramsci bu yapıyı “integral devlet” kavramıyla açar. Siyasal toplum (zor aygıtları) ile sivil toplum (rıza mekanizmaları) birbirinden ayrı değil, sınıf egemenliğinin tamamlayıcı iki yüzüdür [4]. Poulantzas devletin yapısal sınıfsallığını, Gramsci ise bu yapı içinde hegemonik mücadelenin olanaklarını görünür kılar.
Rızanın üretimi, sermaye birikiminin belirli koşullarına bağlıdır. Büyüme dönemlerinde egemen blok ekonomik tavizler ve refah vaatleriyle geniş toplumsal kesimlerin rızasını devşirebilir. Ancak birikim krize girdiğinde bu zemin çöker. Rıza üretiminin maddî koşulları ortadan kalktığında devlet zora yaslanmaya başlar. Ama bu geçiş pürüzsüz değildir. Egemen blok zorun açığa çıkmasını farklı ideolojik örtülerle gizlemeye çalışır. “Millî güvenlik”, “devletin bekası”, “halkın iradesi” ve “terörle mücadele” zorun kendini rıza dili içinde sunma biçimleridir.
AKP’nin hegemonik inşası bu diyalektiğin ders kitabı gibi bir örneğidir. 2002-2013 arasında AKP, Türkiye’nin tarihsel olarak dışlanmış Anadolu sermayesini, dindar alt ve orta sınıflarını ve neoliberal büyümenin nimetlerinden pay alan geniş kesimleri tek bir hegemonik blokta eklemledi. Stuart Hall’un Thatcher dönemini analiz ederken geliştirdiği “otoriter popülizm” kavramı, bu eklemlemenin yapısal mantığını aydınlatır. Hall, Thatcher’ın işçi sınıfının bir kesimini “yasa ve düzen”, “aile değerleri” ve “ulusal onur” söylemiyle neoliberal projeye eklemlediğini göstermiştir [5]. AKP’nin din, milliyet ve mazlumluk anlatısı üzerinden gerçekleştirdiği hegemonik inşa, Hall’un betimlediği bu mekanizmanın farklı bir kültürel kodla işleyen yapısal eşdeğeridir. Ancak AKP örneği Hall’un çerçevesini bir noktada aşar. Thatcher mevcut egemen blokun içinden bir yeniden eklemleme gerçekleştirirken, AKP tarihsel olarak dışlanmış bir sermaye fraksiyonunu (Anadolu sermayesini) hegemonik blokun merkezine taşıyarak sınıfsal bir yer değiştirme de üretmiştir. Bu eklemlemenin tutkalı sınıfsal bir çıkar ortaklığıydı. Ama bu ortaklık din söylemi, milliyetçi anlatı ve “Kâlû Belâdan beri ilk kez iktidar olan mazlum halk” imgesiyle ideolojik olarak üretilip meşrulaştırıldı. Bu meşrulaştırmanın sessiz ama taşıyıcı ekseni aile ve toplumsal cinsiyet rejimiydi. “En az üç çocuk” buyruğundan kürtaj erişiminin fiilen kısıtlanmasına, “aile bütünlüğü” söylemiyle kadın cinayetlerinin yargısal cezasızlığa gömülmesine uzanan hat, hegemonik blokun rıza üretimini yalnızca sandıkta ve fabrikada değil, ev içinde ve kadın bedeni üzerinde de örgütlediğini gösterir. Mazlumluk anlatısı, sınıfsal ve kültürel bir kimlik olduğu kadar patriyarkal bir aile düzeninin doğallaştırılması üzerinden de inşa edildi. “Halk” kavramı, belirli bir cinsiyet hiyerarşisini içselleştirmiş bir aile birimini örtük normu olarak taşıyordu. Bourdieu’nün kavramıyla söyleyecek olursak sembolik şiddet, ekonomik egemenliği görünmez kılan bir ‘yanlış tanıma’ mekanizması olarak işledi. [6] Yanlış tanıma, tahakküm ilişkisinin hem ezen hem ezilen tarafından nesnel yapısıyla değil, onu maskeleyen bir meşruiyet diliyle (burada din, milliyet ve mazlumluk söylemiyle) algılanması demektir. Gramsci mücadelenin koşullarını sorarken, Bourdieu o koşulların özneler tarafından neden mücadele edilmeden kabul edildiğini açıklar [7]. Hegemonik blok kendini sınıf menfaatlerinin değil, tarihin ve ilahi nizamın temsilcisi olarak sundu. Sembolik şiddet tam da bu sunumun rıza gösterenler tarafından “doğal düzen” olarak içselleştirilmesini sağladı.
2013 bu dengenin ilk ciddî kırılma anıdır. Gezi Başkaldırısı, kentsel dönüşüm politikalarına, başka bir deyişle sermaye birikiminin mekânsal mantığına yönelen kitlesel bir itirazla AKP’nin hegemonik blokundaki çatlağı ilk kez görünür kıldı. Devlet zoru açıkça devreye sokuldu. AKP ise Gezi’yi “dış güçlerin müdahalesi” olarak kodlayarak kendi tabanını yeniden konsolide etti.
2016 sonrası kırılmanın anatomik olarak tamamlanmasıdır. Olağanüstü Hal, salt bir güvenlik tedbiri değil, hegemonik yeniden yapılanmanın hukukî aracıydı. Yüzlerce akademisyenin ihracı, yargı bağımsızlığının tasfiyesi, DİSK ve KESK üzerindeki baskıların yoğunlaşması rastlantısal değil, sivil toplumun karşı-hegemonik potansiyelini köreltmeye yönelik sistematik bir operasyonun parçalarıydı. Macaristan’da Fidesz’in aynı dönemde Orta Avrupa Üniversitesi’ni sürmesi, yargıyı ele geçirmesi ve medyayı tekelleştirmesi; Polonya’da PiS’in (Law and Justice – Hukuk ve Adalet) anayasal yargıyı dönüştürmesi koordineli değil ama yapısal olarak eşdeğer süreçlerdir. Sermayenin organik krizine verilen otoriter yanıtlar, farklı ulusal biçimlere bürünür ama aynı sınıfsal mantığı izler.
Rızanın üretim koşulları aşındığında otoriter tahkimat yalnızca yürütme gücünü değil, sivil toplumun bilgi, kültür ve enformasyon üreten kurumlarını da kuşatmaya başlar. Bu kuşatmanın anatomisi, hegemonik krizin en erken göstergelerini barındırır.
Tasfiye ve Kriminalizasyon: Krizin Kenar Bölgeleri
Hegemonik kriz, önce kenar bölgelerde kendini gösterir. Egemen blok rızayı yeniden üretemez hale geldiğinde, sivil toplumun karşı-hegemonik kapasite taşıyan kurumlarına yönelir. Akademi, sanat ve enformasyon alanı bu saldırının birincil hedefleridir. Çünkü bu alanlar salt kültürel değil, sınıf egemenliğinin ideolojik yeniden üretiminin gerçekleştiği mevzilerdir. Egemen blok bu mevzileri ele geçiremediğinde tasfiye eder. Tasfiye edemediğinde ise kriminalize eder.
Üniversite ya da itaat fabrikası
Otoriter tahkimatın ilk hedef aldığı yerlerden biri üniversitelerdir. Çünkü üniversite, egemen sınıfın “organik aydınlarını” yetiştirdiği ama aynı zamanda da karşı-hegemonik entelektüel üretimin sürdüğü çelişkili bir alandır. Gramsci’nin “geleneksel aydın” ile “organik aydın” ayrımı burada belirleyici bir analitik işlev görür. [8] Egemen blok geleneksel aydınları kâh satın alarak kâh korkutarak ya soğurur ya da ehlileştirir. Karşı-hegemonik potansiyel taşıyan organik aydınları ise sistemin dışına çıkarmak için bütün gücünü kullanır.
Türkiye’de bu süreç 2016’dan itibaren cerrahî bir kesinlikle uygulandı. Ocak 2016’da “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı Barış Bildirisini imzalayan 500’den fazla akademisyen kamu görevinden ihraç edildi. İhraçlar bir yargılama olmaksızın, bireysel dosya açılmaksızın, toplu kararnamelerle gerçekleştirildi. Rektör atama yetkisi doğrudan cumhurbaşkanlığına devredildi. Bu, zaten tartışmalı olan üniversite özerkliğinin sembolik olarak zedelenmesi değil, bilgi üretim alanının bütünüyle devlet denetimine alınmasıydı.
Macaristan bu sürecin Avrupa içindeki eşdeğerini sunmaktadır. Fidesz hükümeti, Orta Avrupa Üniversitesi’ni 2017’den itibaren yasama manevraları ve lisans kısıtlamalarıyla fiilen ülkeden sürdü. Ardından Macar Bilimler Akademisi’nin özerk yapısını tasfiye ederek araştırma kurumlarını doğrudan hükümet denetimine bağladı. Polonya’da PiS (Prawo i Sprawiedliwość – Hukuk ve Adalet) ise yargı reformunun ardından üniversite yönetimlerini yeniden yapılandırdı. Akademik atama kriterlerini siyasî sadakat ekseninde dönüştürdü. Bu üç örnek tesadüfi benzerlikler değil sermayenin organik kriziyle birlikte derinleşen hegemonik kırılmaya verilen yapısal otoriter yanıtların ulusal özgüllükler içindeki tezahürleridir.
Bilimsel bilgiye yönelik saldırı yalnızca kurumsal değil, epistemolojik bir boyut da taşır. Otoriter popülist rejimler uzmanlığı ve bilimsel otoriteyi doğrudan hedef alır. Çünkü ampirik gerçeklik, hegemonik anlatının ürettiği “alternatif gerçeklikleri” tehdit eder. İklim krizi inkârcılığı, pandemi yönetiminde bilimsel danışma kurullarının devre dışı bırakılması ve tarih yazımının milliyetçi mitoloji lehine araçsallaştırılması bilgi üretiminin sınıfsal ve siyasî denetiminin farklı biçimleridir.
Sanat ya da öz-sansür
Sanat, egemen blokun en huzursuz olduğu alandır. Zira sanat statükoyu meşrulaştırmak yerine görünmez kılınanı görünür kılar, söylenemeyeni söyler, hayal edilemeyeni hayal ettirir. Bu nedenle otoriter rejimler sanatı kriminalize eder. Bu kriminalizasyon kaba bir sansürden ibaret değildir. Bourdieu’nün sembolik şiddet kavramıyla açıklanabilecek meşru kültürel üretim alanını yeniden tanımlama operasyonudur.
Brezilya’da Bolsonaro döneminin kültür politikası bu operasyonun Latin Amerika’daki örneğidir. 2017-2022 arasında federal kültür fonu FUNARTE’nin bütçesi sistematik olarak kısıldı, devlet destekli sergi ve etkinliklerde ideolojik içerik denetimi fiilen uygulandı. Ancak bu kültürel tahkimatın stratejik çekirdeği “toplumsal cinsiyet ideolojisi” karşıtlığıydı. LGBTQ+ içerikli sanatsal üretimin “ahlaki yozlaşma” söylemiyle hedef alınması, izole bir kültürel muhafazakârlık değil, otoriter popülist hegemonyanın kurucu bir mekanizmasıydı. Toplumsal cinsiyet karşıtlığı, sınıfsal çelişkiyi kültürel bir çatışma eksenine tercüme eder. Güvencesizleşmenin ve ekonomik eşitsizliğin ürettiği toplumsal kaygıyı, “aileyi tehdit eden düşman” figürüne yönlendirerek hegemonik blokun rıza üretimini besler. Bolsonaro’nun “Tanrı, aile, vatan” üçlüsünde “aile” yalnızca bir değer değil, sınıf çatışmasının görünmez kılınmasını sağlayan ideolojik bir şifredir. Evanjelik kiliselerin taban örgütlenmesi, bu şifreyi mahallelere ve gündelik hayata taşıyan mevzi savaşının altyapısını oluşturdu. Bu anlamda toplumsal cinsiyet karşıtlığı, Bolsonaro’nun hegemonik projesinin dekoratif bir unsuru değil, sınıfsal eklemlemenin kültürel taşıyıcısıdır. Ama bu baskı boşlukta kalmadı. Sivil toplumun karşı-hegemonik refleksi hashtag aktivizmi, sokak müdahaleleri ve bağımsız dayanışma ağları biçiminde yanıtlar üretti. Kültürel tahakküm girişimi, kültürel direniş kapasitesini de harekete geçirdi.
Türkiye’de sanat üzerindeki baskı daha yapısal bir biçim almıştır. Devlet tiyatroları ve kültür kurumlarının yönetim kadroları siyasî sadakat ekseninde yeniden düzenlendi. “Müstehcenlik” ve “Türklüğü aşağılama” gibi muğlak yasal kategoriler, muhalif sanatçıların cezai kovuşturmayla susturulmasının hukukî aracına dönüştürüldü. Sosyal medya üzerinden koordine edilen cadı avları, sanatçıları öz-sansüre itmek için sistematik biçimde kullanıldı. Bu mekanizmaların bütünü Gramsci’nin sivil toplum analizinin tam içinde konumlanır. Zira devlet, kültürel alanı doğrudan değil, ideolojik aygıtlar aracılığıyla denetler. Ama bu denetim sürdürülemez hale geldiğinde zor aygıtları devreye girer.
Akademi ve sanat üzerindeki tahkimat, sivil toplumun geleneksel mevzilerini hedef alır. Ancak 21. yüzyılda hegemonik krizin asıl cephesi, hem tahakkümün hem de direniş kapasitesinin aynı altyapı üzerinde inşa edildiği dijital alandır.
Gözetim ve Direniş: Dijital Alanın Çifte Doğası
Dijital otoriterlik, teknolojik bir sapma değil, sermayenin birikim mantığıyla devletin denetim ihtiyacının kesiştiği bir yapısal üründür. Shoshana Zuboff’un “gözetim kapitalizmi” kavramı bu kesişmenin her iki yüzünü birden aydınlatır. Zuboff’un analizine göre dijital platformlar davranışsal verileri hammadde olarak devşirir ve bunlardan tahmin ürünleri üretir. Bu birikim mantığı sermayeye aittir ama otoriter devletler aynı altyapıyı muhalefeti öngörmek ve bastırmak için devşirir. [9] Bununla beraber, Zuboff’un çerçevesi bir sınıfsal analiz sunmaz. Gözetim kapitalizmi kavramı, dijital platformların davranışsal artık değer çıkarma mekanizmasını betimler, ancak bu mekanizmayı emek-sermaye ilişkisi, sınıf oluşumu ve sömürü teorisi içinde konumlandırmaz. Gözetim kapitalizminin betimleyici gücü, dijital alandaki sınıf ilişkilerinin ve emek süreçlerinin (platform işçiliği, veri emeği, algoritmik yönetim) Marksist ekonomi politiğin içinde yeniden düşünülmesiyle tamamlanmalıdır. Sermayenin veri birikimi ile devletin siyasî denetimi aynı teknik mimari üzerinde işler ve aynı mülkiyet yapısına yaslanır.
Bu yapının küresel görünümü çeşitlidir ama işlevsel olarak eşdeğerdir. Çin’in davranışçı bir terbiye mekanizması kuran “sosyal kredi sistemi” ve toplam gözetleme vaat eden “şehir beyni”, Rusya’nın doğrudan veri akışına sızan SORM mimarisi, Venezuela’nın temel ihtiyaçlara erişimi siyasî sadakate bağlayan dijital kimlik kartları aynı dijital panoptikonun farklı odalarıdır. Türkiye özelinde bu kuşatma çok katmanlıdır. Yasal mevzuat sosyal medya şirketlerini birer devlet memuru gibi veri depolamaya zorlar, Derin Paket İncelemesi (DPI) aracılığıyla internet trafiği gerçek zamanlı denetlenir, koordine trol ağlarının yarattığı dezenformasyon gürültüsü, muhalif sesleri yalnızca susturmakla kalmaz, onları anlamsızlık deryasında boğarak kamusal alanı felç eder. Bütün bu sistemler, bireyi özgür bir özneden manipüle edilebilir bir “veri nesnesi”ne dönüştürme noktasında buluşur.
Ancak Zuboff’un analizi bir ironiyi de barındırır. Gözetim kapitalizminin inşa ettiği dijital altyapı, aynı zamanda karşı-hegemonik pratiklerin serpildiği bir mücadele zeminidir. Tor ağları, Psiphon veya Starlink gibi araçlar, devletin fiziksel altyapı üzerindeki zırhını delerek açılan teknolojik tünellerdir. Bu araçlar dijital otoriterliğin kuşatmasına karşı somut bir direniş kapasitesini temsil eder.
Gelgelelim dijital direniş, kendi içinde yapısal bir yanılsamayı barındırır. Birinci sınır, Zuboff’un bizzat vurguladığı mülkiyet meselesidir. Ama bu meselenin karşı-hegemonik örgütlenmeyi nasıl engellediği genellikle yüzeysel biçimde ele alınır. Musk’ın Twitter’ı, Meta’nın reklâm çarkları veya Google’ın veri madenleri dijital alanın yapısal olarak sermayenin mimarisiyle örüldüğünü gösterir. Karşı-hegemonik sesler, mülkiyeti başkasına ait olan bir arazide siper kazmaktadır. Arazi sahibi dilediği an o siperleri yerle bir edebilir. Ancak sorun yalnızca bu keyfî müdahale riski değildir. Platform mülkiyeti, örgütsel sıçramayı daha derinde ve daha sistematik biçimde engeller. Dijital platformların iş modeli, kullanıcı etkileşimini bireyselleştirilmiş algoritmik akışlar üzerinden yönetir. Bu mimari, kolektif müzakereyi ve ortak irade oluşumunu yapısal olarak zorlaştırır. Bir sendikanın işyerinde kurduğu yüz yüze müzakere mekânının dijital karşılığı, platformun kâr mantığıyla çeliştiği için asla kolaylaştırılmaz, genellikle bastırılır. Daha da kritik olanı platform algoritmalarının içeriği bireysel “etkileşim” metriklerine göre dağıtarak kolektif sınıf deneyimini atomize etmesidir. Ortak bir sınıf bilincinin oluşmasını sağlayacak anlatı paylaşımları algoritmik filtreleme nedeniyle parçalanır ve kişiselleştirilir. Bu yüzden dijital mobilizasyon, eş zamanlı bireysel tepkilerin toplamı olarak parlayabilir ama kalıcı bir kolektif özneye dönüşmekte yapısal bir engelle karşılaşır. Viral bir hashtag bir sendika değildir ama bunun nedeni salt “geçicilik” değil, dijital mülkiyet yapısının kolektif özne inşasını algoritmik düzeyde sabote etmesidir. Dijital mobilizasyonun sunduğu infilak kapasitesini tarihsel bir sürekliliğe ve kurumsal bir gövdeye kavuşturmak yalnızca mevzi savaşının sabırlı, uzun erimli ve alını terleten emeğiyle mümkündür. Bu emek, platformların mülkiyet yapısıyla doğrudan çatışmak zorundadır.
Hem tahakkümün altyapısı hem direniş kapasitesinin mekânı olması bakımından dijital alanın gösterdiği çifte doğa daha geniş bir soruyu gündeme taşır: Karşı-hegemonik güçler, egemen blokun krizini bir tarihsel blok inşasına nasıl dönüştürebilir?
[1] Bu metin kaleme alınırken Macaristan 12 Nisan 2026’daki seçimlerine hazırlanıyordu. Seçimlerde Péter Magyar’ın Tisza Partisi süper çoğunlukla iktidara geldi ve Orbán’ın on altı yıllık iktidarı sona erdi. Bu sonuç, metnin “kılık her giyilişte biraz daha yıpranmaktadır” formülüyle betimlediği hegemonik aşınmanın seçimsel bir kırılma anına dönüştüğünü gösterir. Ancak Magyar’ın Fidesz’in içinden çıkmış, AB ile yeniden bütünleşmeyi önceleyen merkez-sağ bir figür olması ve programının sınıfsal bir dönüşüm değil, egemen blokun neoliberal-Avrupacı eksen üzerinde yeniden düzenlenmesini vaat etmesi, bu dönüşümün karşı-hegemonik bir kırılma mı yoksa egemen blok içi bir yeniden eklemleme mi olduğu sorusunu açık bırakmaktadır. [2] Bu metin birbiriyle bağlantılı üç kriz düzeyini ayrıştırarak kullanmaktadır. Birikim krizi, sermaye birikiminin kâr oranlarının düşmesi, aşırı üretim ya da finansallaşma gibi iç çelişkiler nedeniyle tıkanmasıdır. Bu tıkanma egemen blokun rıza devşirme kapasitesini aşındırdığında bir hegemonik krize dönüşür. Gramsci’nin organik kriz kavramı ise bu iki düzeyi kuşatan bir bütünselliğe işaret eder: yalnızca ekonomik yapının ya da siyasî rızanın değil toplumsal formasyonun tamamının çözülmeye girdiği konjonktürdür. Metin boyunca “organik kriz” bu kuşatıcı anlamda, “hegemonik kriz” ise daha özgül olarak rıza mekanizmalarının çöküşüne gönderme yapacak biçimde kullanılmaktadır. [3] Nicos Poulantzas, State, Power, Socialism (London: New Left Books, 1978). [4] Antonio Gramsci, Selections from the Prison Notebooks, eds. Quintin Hoare and Geoffrey Nowell-Smith (London: Lawrence & Wishart, 1971). [5] Stuart Hall, The Hard Road to Renewal: Thatcherism and the Crisis of the Left (London: Verso, 1988). [6] Pierre Bourdieu, Language and Symbolic Power (Cambridge: Harvard University Press, 1991). [7] Gramsci hegemonyanın siyasî ve örgütsel inşasını merkeze alırken, Bourdieu aynı mekanizmanın bireysel yatkınlıklar (habitus) düzeyinde bedenlere ve gündelik pratiklere nasıl işlendiğini gösterir. İki çerçeve tamamlayıcıdır ama analitik düzeyleri farklıdır. [8] Gramsci, Prison Notebooks. [9] Shoshana Zuboff, The Age of Surveillance Capitalism: The Fight for a Human Future at the New Frontier of Power (New York: PublicAffairs, 2019).




