Biz Hep Kaybedecek Değiliz Ya!

Ayrım Dergi1 Mayıs 2026

Kazanmak ve kaybetmek; insanlığın bitmeyen mücadelesi… Bize hep kaybettiğimiz öğretildi; yenilgilerimizin altı kalın puntolarla çizildi. Çünkü ayağa kalktığımız o kısa ama sarsıcı anların bulaşıcı etkisini unutturmak istiyorlar. Bize hep azınlıkta olduğumuz, bir avuç kaldığımız, sesimizin kimseye ulaşmadığı söylendi; çünkü kalabalıkların özgüveninden ve yan yana gelmiş yurttaşların gücünden korkuyorlar. Sahi, biz hiç kazanmadık mı?

Seçimlere bakalım, neredeyse hep kaybettik. Hatta öyle bir noktaya geldik ki, kazandığımızı sandığımız seçimleri bile eninde sonunda bir şekilde, bir gece yarısı operasyonuyla veya bir hukuk cambazlığıyla kaybetmiş sayıldık. O zaman en basit haliyle; “erken seçim”, “ara seçim”, “sandık gelecek” gibi vaatlerin etrafında dolanıp durmak, bize aynı kısır döngüde debelenmekten ve enerjimizi boşa harcamaktan başka bir şey kazandırmayacak.

Sadece sandıkta da kaybetmedik. Mahkemelerde, o soğuk ve devasa adalet saraylarında da kaybettik. Gazeteciler, seçilmiş siyasetçiler, halkın avukatları dört duvar arasına tutsak edildi; Anayasa Mahkemesi kararları sıradan bir kağıt parçasına dönüştü. Hukuk, bir hak arama yolu olmaktan çıkıp halk için bitmek bilmeyen bir “bekleme salonuna” evrildi. Cezasızlık, bu toprakların yeni, korkunç normali haline geldi. Memleket; haklının değil, “arkası sağlam olanın” kazandığı bir güçler dengesine teslim edildi.

Yoksulluğa, güvencesizliğe ve geleceksizliğe alıştığımız her an; yaşadığımız bu zifiri karanlığı normalleştirdiğimiz her dakika, biraz daha eksildik, biraz daha kaybettik. Felaketler karşısında yalnız bırakılıp sustuğumuz her seferinde, bir mevziyi daha terk ettik. Sesimizi kısmayı “strateji” sandık, geri çekilmeyi “makul” gördük, sadece nefes alıp dayanmayı “erdem” belledik. Tam da o anlarda, kazanmak için her yolu mübah görenlerin ekmeğine yağ sürdük. Çünkü kaybetmek artık sadece bir sonuç değil, üzerimize biçilmiş bir alışkanlık, ruhumuza işlenmiş bir kader gibi sunuldu.

Bize kazanmaktan ziyade nasıl kazandığımızı unutturdular. Ne yapınca kazanıyorduk gerçekten? Sadece oy verince mi? Ya da sadece sosyal medyada öfke dolu paylaşımlar yapınca mı? “Siyasetle ilgilenmiyorum artık” diyerek kendi konforlu alanımıza çekilince mi kazanıyorduk, yoksa yanı başımızdaki bir adaletsizliğe, bir işçi kıyımına gözümüzü kapatınca mı? Bunların hepsi yenilgilerimizi pekiştirmekten başka işe yaramadı; üzerimize her defasında daha derin bir umutsuzluk, daha ağır bir çaresizlik bulutu çöktü.

Soruya geri dönelim: Biz hiç kazanmadık mı? Kendime bakıyorum, 36 yaşındayım. Bütün gençliğim bu zihniyetin kuşatması altında geçti. En son ne zaman gerçekten kazanmış hissettim? TEKEL’de kazandık mesela. Sadece sonuca bakarak değil; aylar süren direnişte birbirine tutunan insanların yarattığı o dayanışma duygusunda kazandık. Soğukta kurulan çadırlarda, paylaşmayı yeniden öğrenirken kazandık. Abdi İpekçi’de Eller heykelinin önünden her geçişimde, aylar süren o direnişi hatırlıyorum. Çadırlarda büyüyen o kavgada, bir arada kalabilmenin mümkünlüğünde kazandık.

Gezi’de kazandık. Taksim Meydanı’na, Kızılay’a açılan sokaklarda; bir parkın içinden taşan itirazın koca bir kente, oradan bütün ülkeye damar damar yayıldığı o günlerde kazandık. Çünkü bir parkın içinden çıkan itirazın nasıl bütün ülkeye yayılabildiğini gördük. Korkunun yer değiştirdiği, insanların birbirine bakıp yalnız olmadıklarını gördükleri o anda kazandık. O günkü dayanışma, hiçbir iktidarın silemeyeceği bir toplumsal hafıza bıraktı geride.  Kaldırımların, duvarların, ağaçların bile birer direniş günlüğüne dönüştüğü, kentin bizzat kendi kimliğiyle itiraz ettiği o eşsiz anda kazandık.

Üniversitelerde kazandık. Hacettepe’de, ODTÜ’de, Boğaziçi’nde, fakültelerin önünde toplanan kalabalıkta… Bir yemekhane zammının geri çekildiği o gün kazandık. Çünkü birlikte olunca değiştirebildiğimizi gördük. 8 Mart’larda, 1 Mayıs’larda kazandık. Yasaklara rağmen sokağın dolduğu, seslerin birbirine karıştığı, yalnız olmadığımızı yeniden hatırladığımız her anda kazandık.

Ve şimdi de Kurtuluş Parkı’nda kazandık. Kentler, direnişin canlı hafıza duraklarıdır. Her park, her meydan, her sokak bastırılmak istenen ama asla silinemeyen itirazlarımızın izini taşır. Sokaklar kaybettirmez; direnişe ev sahipliği yapan her metrekare, kazanmanın mümkün olduğuna dair sönmeyen bir işarettir. Madencilerin zaferi, bize nasıl kazanacağımızı bir kez daha gösterdi. Üzerimize sinen o yenilmişlik hissini silkeledik.

Kazanmak her zaman bir yasa değişikliği, bir seçim sonucu, bir resmi karar değildir. Bazen dağılmamaktır. Bazen “buradayız” demeye devam etmektir. Israr etmek, susmamak, geri çekilmemek, ait olduğumuz yerde yan yana durmaktır. Çünkü mücadele sadece sonuçla değil, süreklilikle kurulur. Sandıkta kaybedebiliriz, mahkemelerde beklediğimiz adalet gelmeyebilir ama sokakta yan yana geldiğimizde mutlaka kazanacağız.

Kurtuluş Parkı’nda işçilerin sloganların ve kutlama seslerinin arasında bir sürü sahici sese tanık olduk. Bağımsız Maden-İş avukatlarından Mert Batur’un şu sözleri, aslında içinde yaşadığımız bu çürümüş düzenin en keskin özetiydi: “Açlık bu ülkede utandırılıyor. Aç insanlar; ailelerine, çocuklarına, borçlu oldukları komşularına karşı utandırılıyorlar. Devletin karşısına çıkıp ‘hakkımı ver’ dediği zaman da ‘sen makbul yurttaş değilsin’ diye oradan utandırılıyorlar. Açlık utandırılmamalı! Açlar açığa çıkmalı, yoksullar yola çıkmalı! Bizim başka kurtuluşumuz yok.”

Mert Batur’un konuşması biterken epey yaşlı bir amca, “Bunlar Selçuk’un öğrencisi!” diye bağırdı. Selçuk Kozağaçlı ve Can Atalay mücadeleleriyle oradaydı. Kurtuluş Parkı’nda ağlayan yurttaşlar vardı. Sakalları uzamış, yorgun, güneşte yanmış sendikacılar, işçiler; günlerdir işçilerle direnen ve madencilerin omuzlarında taşınan Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Erkan Baş vardı. Bayrağı abilerinden, ablalarından devralan gençler; bayrağı yere düşürmeyen yaşlılar vardı. İşçilerin, kendilerine destek veren gençlere “Hakkınızı helal edin, siz olmasaydınız yapamazdık.” diyerek, gözleri dolu dolu vedalaşmaları vardı.

Kurtuluş Parkı’ndaki sahne, hiçbir istatistiğe, hiçbir seçim analizine, hiçbir siyasi mühendisliğe sığmaz. Nasıl kazandığımızı tekrar hatırladığımız bu sahnede yenilgi yoktur, yarının şafağı vardır. 1 Mayıs’ta Taksim’de, Tandoğan’da yine kazanacağız, yarını yeniden kuracağız. O yüzden şiiri tekrar hatırlayalım:

“Oy pusulalarını ve seçimleri bırak

Seçimleri özellikle bırak

Çünkü açlık çoğunluktadır…

Ve ezecektir gücüyle dünyayı”

Biz Hep Kaybedecek Değiliz Ya!
0:00 / 0:00