Akademik Sovyetolojide “Teori” Problemi: Fitzpatrick ve Lenin

Ege Aydın30 Nisan 2026

Belli bir süredir gerek Marksist teoriyle gerekse de akademik Sovyetoloji ile mütevazı düzeylerde de olsa iştigal eden biri olarak akademik Sovyetolojinin “teori” ile ilgili bir sorunu olduğu izlenimini edindim. Burada elbette kastım, (tarihçilerin başını çektiği ama onlarla sınırlı olmayan interdisipliner bir alan olarak) Sovyetoloji alanında sosyal bilimler teorilerinin hiç istihdam edilmediği veya ana nesnesi Sovyetler Birliği olan “teori”lerin geliştirilmediği değil. Örneğin modernizasyon paradigmasının ya da yakınsama (convergence) teorisinin özellikle 20. yüzyılın ortalarında Sovyetoloji alanında belli bir etkide bulunduğunu biliyoruz.[1] Yahut Marksist geleneğin içine döndüğümüzde Sovyetler Birliği’nin doğasını anlayabilmek için “bürokratik işçi devleti” tezinden “devlet kapitalizmi” teorisine kadar bir dizi teorik görüşün ortaya atıldığını söylemek mümkündür. O halde nedir bu “teori sorunu”? 

Benim (naçizane) kanaatimce Sovyetoloji alanına musallat olan “teori” sorunu, bu alanda çalışan uzmanların kahir ekseriyetinin Marksist teoriye hakimiyetinin oldukça yüzeysel olmasından ileri gelir. 

Bu bir dereceye kadar normaldir. Bir kere, bir araştırmacı sırf kendisine araştırma nesnesi olarak Marksizm adına hareket eden bir yapıyı seçtiği için kendisi de Marksizmi benimsemek zorunda değildir. Alanındaki muhtelif düşünce akımlarından Marksizme alternatif herhangi birini de seçerek kavramsal çerçevesini ona göre belirleyebilir ve bu çerçeve ile Sovyet tarihi de diğer her konu gibi irdelenebilir. 

Üstelik Marksist teori de kendi içinde son derece geniş ve derin bir alandır. Kendisi Marksist olmayan ve ana araştırma alanı da Marksizm olmayan bir Sovyetologdan, örneğin Labriola ve Gramsci’ye, Lukacs ve Althusser’e, Poulantzas ve Miliband’a, Raymond Williams ve Stuart Hall’a, E. P. Thompson’la Perry Anderson’a, Ernest Mandel’le Henryk Grossman’a hakim olması beklenemeyebilir. Bu bakımdan da bir Sovyetoloğun Marksist teoride pek derinleşememiş olması normal karşılanabilir. 

Fakat buradaki “bir dereceye kadar” normalin derecesini abartmamak gerekir. Bir kere Sovyetler Birliği’ni çalışan bir araştırmacı, hiç değilse incelediği aktörlerin eylemlerine kılavuzluk eden düşünce dünyalarına hakim olmak için onların beslendiği geleneğin ana arterlerine hakim olmalıdır. Bu bakımdan örneğin Marksist klasiklere belli bir aşinalık gerekecektir. İlaveten bu araştırmacıların inceleme nesnesi olan tarihsel figürler de arkalarında epey heybetli bir yazın külliyatı bırakmıştır. Bir Sovyetoloğun Lenin’in, Troçki’nin, Bukharin’in yazıp çizdiklerine dair bilgi ve kavrayışında belli bir derinlik talep etmek herhalde haksızlık olmayacaktır.  

Yine de biraz dişimizi sıkarsak bu figürlerin fikir dünyası ile aşinalığın dahi belli bir derinliğe ulaşamamasına tahammül edebiliriz. Ama bir şartla: Söz konusu araştırmacı, eriştiği olgusal bulgulardan hareketle Marksist teorinin geçerliliğine dair çalakalem sonuçlara varmayacak. 

Bu şart yerine getirilmediği zaman, insafsızlıkla veya haddimizi aşmakla suçlanmadan birtakım eleştirileri dile getirme hakkımız doğar zannediyorum. 

Bunda elbette uzun yıllar boyu Batı Sovyetolojisinin her şeyden önce Batılı politika yapıcılara Soğuk Savaş’ta bir bilgi cephaneliği sağlama ve Batı blokunu kendisini muarızına karşı üstün hissettirecek ideolojik mühimmat sağlama projesi olarak düşünülmesinin etkisi vardır. Örneğin ünlü anti-komünist tarihçi Robert Conquest’in uzun yıllar ABD Dışişleri Bakanlığı için çalışıp Soğuk Savaş raporları hazırladığını ve bu şekilde kendisini önemli bir Sovyetolog olarak ortaya koyduğunu biliyoruz.[2] Özellikle “politik tarih” ekolünün bu etkiyi kendisinde cisimleştirdiği söylenebilir. Her ne kadar yıllar içinde Moshe Lewin, Arno J. Mayer, Ronald Grigor Suny, Wendy Goldman gibi Marksizmle yakın ve müspet ilişkiler kuran tarihçiler bu alanda uzmanlaşmış ya da önemli eserler vermişse de akademik Sovyetoloji alanının anti-komünist Soğuk Savaşçı köklerinin izleri hala hissedilmektedir.  

Fakat sorun yalnızca akademik Sovyetolojinin bu kanadıyla sınırlı değil. Bu yazıdaki eleştirimin ana konusu, Sheila Fitzpatrick’in Türkçesi Say Yayınları’ndan çıkan “Kısa SSCB Tarihi” kitabı. Fiztpatrick, alanında son derece saygın ve benim de şahsen epey saygı duyduğum, çalışmalarından bolca yararlanmaya çalıştığım önemli bir tarihçi. Sovyet tarih yazımının militan anti-komünist kanadından gelmiyor. Militan anti-komünist ekol, genellikle “politik tarihçilik” ya da Sovyet elitinin her şeyi tepeden tırnağa kontrol ettiği ve yaşanan her türlü musibetten mesul olduğu savıyla özetleyebileceğimiz “totalitarizm modeli” ile özdeşleştirilir. Sheila Fitzpatrick ise yukarıda andığımız Suny gibi isimlerle birlikte Sovyet tarihini belli figürlerin yapıp etmelerinden ziyade toplumsal kuvvetlere dayanarak açıklamayı amaç edinen “sosyal tarihçilik” akımının başlıca temsilcilerindendi. İlaveten, J. Arch Getty gibi isimlerle birlikte “totaliter modele” karşı Büyük Temizlik başta olmak üzere SSCB’deki sosyal ve politik süreçlerin kendiliğinden ve merkezsiz bir yorumunu öne süren “revizyonist” ekolün de başını çekenlerden biridir.[3] Üstelik bu nedenle defalarca kez “Sovyet apolojisti” olmakla suçlanmaktan da kurtulamamıştır.  

Fitzpatrick’in aile geçmişi de anti-komünist olmaktan çok uzaktır. Sosyalist bir ailede, sol amaçlarla iştigal eden aydınların çocuğu olarak büyümüştür.[4-5] Elbette bu kendisinin de sosyalist ya da Marksist olmasını gerektirmez, ama sosyalist ya da Marksist teoriye eğilirken biraz daha titiz yahut bu konulara biraz daha aşina olması yönündeki beklentimizi kuvvetlendirebilir. 

Bu nedenledir ki Fitzpatrick’in yukarıda anılan kitabını elime aldığımda gördüğüm bazı tespitler bende hayal kırıklığı yarattı. Bu yazı kapsamlı bir kitap incelemesi olmadığı için bir örnek vermekle yetineceğim. Fitzpatrick şöyle yazıyor:  

“Teori, Bolşeviklere çok uluslu yeni Sovyet devletinin, sınırlarındaki kayda değer örtüşmeye rağmen çok uluslu eski Rus İmparatorluğu’ndan tamamen farklı bir düzen olduğunu, merkezin periferler üzerinde emperyalist sömürü yapamayacağını, çünkü emperyalizmin tanımı gereği ‘kapitalizmin en üst aşaması’ olduğunu söylüyordu. Göreceğimiz üzere bu, özellikle de erken yıllarda ilk bakışta göründüğünden daha makul bir öneriydi; öte yandan periferde Slav olmayan bölgelerdeki halkın Sovyet Moskova’nın gözü altında olmanın çarist St. Petersburg’un gözü altında olmaktan neden tamamen farklı olmadığını hissettiğini anlamak zor değildir.”[6] 

Elbette Fitzpatrick’in söylediği bütünüyle yanlış değil. Böyle absürt ölçüde bir yanlışlık zaten onun gibi üst düzey bir tarihçinin kaleminden beklenemezdi. Fakat yukarıda aktarılan paragrafta çizilen resmin ancak “yarı doğru” olduğunu söylemek zorundayım, ve meselenin kendisine bu paragrafta yer bulamayan ikinci yarısı da en az doğru olan ilk yarısı kadar önemlidir. 

Burada Fitzpatrick, Bolşeviklere, sosyalist üretim ilişkilerinin kurulması ile ulusal sorunun neredeyse otomatik olarak çözüleceği gibi bir görüş izafe eder gibi görünüyor. Elbette Fitzpatrick burada “ulusal sorun” değil emperyalizm tabirini kullanıyor fakat ikisi arasında pek bir ayrım gözetiyormuş gibi görünmüyor. 

“Kapitalizmin en üst aşaması” ibaresinin, Lenin’in meşhur broşürünün ismine ve o metin de dahil çeşitli yerlerde öne sürdüğü görüşlere bir referans olduğu açık. Elbette emperyalizm konusunda yazan ve onu tekelci kapitalizm olarak tanımlayan tek Bolşevik lider Lenin değil. Örneğin burada Nikolay Bukharin’in Lenin’i de etkileyen çalışması zikredilebilir. Fakat hem Bolşevik önderlerden tartışmasız en etkili olanı, hem de Fitzpatrick’in daha doğrudan referans aldığı figür olarak Lenin’i tartışmak daha verimli olacaktır.  

Lenin, Fitzpatrick tarafından izafe edilen görüşü savunuyor muydu? Bilakis, Fitzpatrick’in tarif ettiği görüş, Lenin’in “emperyalist ekonomizm” olarak mahkum ettiği fikirlerle örtüşmektedir. Bunun için Lenin’in (ilgili metinlerde Kievski müstear adıyla anılan) Pyatakov ile olan polemiğine bakmak yeterlidir. Uzunca bir alıntıya başvuralım: 

“(…) Geriye tek bir argüman kalıyor: Sosyalist devrim her şeyi çözecek! Ya da onun[Kievski] görüşlerini paylaşanlar tarafından bazen ileri sürülen argüman: kendi kaderini tayin hakkı kapitalizmde imkansızdır, sosyalizmde ise gereksizdir. Bu görüş, teorik açıdan saçmadır, pratik politika açısından ise şovenisttir.(…) Ekonomik devrim, her tür siyasi tahakkümü ortadan kaldırmanın zorunlu önkoşullarını yaratacaktır. Tam da bu sebeple her şeyi ekonomik devrime indirgemek mantıksız ve yanlıştır, nitekim mesele şudur: ulusal baskı nasıl ortadan kaldırılır? Ekonomik bir devrim olmadan ortadan kaldırılamayacağı tartışmasızdır. Ama kendimizi bununla sınırlamak, absürt ve lanetli emperyalist ekonomizme düşmek demektir.” [7] 

Burada Lenin’in ulusal baskıyı ortadan kaldırmak için ekonomik ilişkiler alanından kapitalizmin tasfiyesini yeterli görmediği açıktır. Lenin, yukarıdaki alıntının yapıldığı metin boyunca muhatabına karşı bunun bir demokrasi meselesi olduğunu, demokrasinin ise sosyalizmin inşası ve hayatta kalabilmesi açısından kilit önemde olduğunu savunur. Dolayısıyla Fitzpatrick’in kendisine ve hareketine atfettiği türden bir indirgemeciliği “emperyalist ekonomizm” olarak şedit bir dille mahkum eder. 

Fakat Fitzpatrick’in tasvirindeki sorunlar burada bitmez. Fitzpatrick, emperyalizmin kapitalizme ait spesifik bir aşama olarak tanımlanmasının her türlü “imparatorluğun” ve ulusal baskının emperyalizm başlığı altında değerlendirilmesi anlamına gelmediği meselesinin de üzerinden atlar gibidir. Lenin’in, Fitzpatrick’in ima yoluyla işaret ettiği Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması kitabı, serbest rekabetçi kapitalizmin nasıl çeşitli merhalelerden geçerek tekelci kapitalizme, yani modern emperyalizme dönüştüğünü ve bunun sömürgecilikle ilişkisini istatistikler ışığında inceler. Evet, Lenin kapitalizmde tekelci eğilimlerin baskınlık kazanması ile sömürgeciliğin nicel olarak büyümesi arasında bir rabıta kurar, fakat tekelci aşama öncesinde de var olan sömürgeciliğin gayet farkındadır: “Yukarıda gördük ki tekel öncesi kapitalizm, serbest rekabetin baskın olduğu kapitalizm, 1860’larda ve 1870’lerde gelişiminin sınırlarına ulaştı. Şimdi de görüyoruz ki tam da bu dönemden sonra sömürgeci fetihlerde muazzam bir “patlama” başlamış ve dünya topraklarının bölüşümü mücadelesi olağanüstü keskinleşmiştir.” [8] 

Eğer illa bir eleştiri getirilecekse, Lenin’in modern emperyalizmin dışında kalan sömürgecilik ve ulusal tahakküm biçimlerini modern emperyalizmden ayıramadığı gerekçesi ile değil bu ayrımı biraz fazla sert ve kategorik yaptığı gerekçesi ile eleştiri getirilmesi gerekir.[9] Yani ortada bir sorun varsa bu, Lenin’in ve Bolşeviklerin emperyalizmi kapitalizmin belli bir aşaması ile özdeşleştirirken diğer her türlü sömürgecilik ve ulusal tahakküm biçimini de emperyalizmle özdeş sayıp bir el çabukluğu ile kapitalizmin tasfiyesinin her türlü ulusal baskıyı ve sömürgeciliği dolaysız olarak ortadan kaldıracağını iddia etmesinden kaynaklanmaz. Zaten yukarıda belirttiğimiz gibi Lenin bunun tam aksini savunur. Eğer bir sorun varsa, o da Hakan Güneş’in dikkat çektiği üzere Lenin’in modern emperyalizmle merkantilist kapitalizmin ve geleneksel-kadim imparatorlukların arasındaki ayrıma haklı bir biçimde işaret ederken, bu ayrımı süreklilikler hilafına vurgulamak yönünde çubuğu fazla bükmesidir, yani aradaki ayrımın şablonlaşmasıdır.[10] 

Fakat her halükarda şunu söylemek zorundayız: Bazı sömürgecilik ya da ulusal/siyasal tahakküm biçimlerinin Leninci anlamıyla emperyalizm olmaması, Leninist bir perspektiften bunların iyi, zararsız ya da önemsiz oldukları anlamına gelmez. Fitzpatrick’in yorumu, Lenin ve Bolşeviklerin emperyalizm meselesine yaklaşımlarına ve kuramsal pozisyonlarına ilişkin oldukça yüzeysel bir kavrayış sergilemesi bakımından son derece talihsizdir. 

Yine de Fitzpatrick’in, kendi kavrayışı ile dahi Bolşeviklerin bu konudaki önermesinin özellikle erken yıllarda ilk bakışta göründüğünden daha makul olduğunu söylemesi dikkat çekicidir. Gerçekten de öyledir ve bu, azınlıklar lehine “pozitif ayrımcılık” uygulamalarının damga vurduğu, tarihçi Terry Martin’in ifadesiyle bir “pozitif ayrımcılık imparatorluğunun” [11] kurulduğu erken yıllarla sınırlı değildir. 

Siyaset bilimci Daniel I. O’ Neill, Britannica Ansiklopedisi için yazdığı girdide imparatorlukları çok geniş bir toprak parçası üzerinde veya çok sayıda halk üzerinde bir metropolden ya da tek bir egemen otorite tarafından kontrol icra edilen büyük siyasal birimler olarak tanımlar.[12] Bu tanıma göre Sovyetler Birliği’ne “imparatorluk” demek yanlış olmayabilir. Nitekim SSCB, Aralık 1922’de Ukrayna ve Belarus sovyetcumhuriyetleri ile Transkafkasya Federasyonu’nun Rusya Federal Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne katılması ile kuruldu. 1920’li ve 1930’lu yıllar boyunca RFSSC’nin içerisinden Kırgızistan, Kazakistan, Tacikistan, Özbekistan ve Türkmenistan cumhuriyetleri kuruldular. Transkafkasya Federasyonu’nun üçe bölünmesi ile Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan cumhuriyetleri ortaya çıktı. Nihayet 1939 yılında Litvanya, Letonya, Estonya ve Moldova’nın Nazi-Sovyet Saldırmazlık Paktı çerçevesinde SSCB’ye dahil edilmesi ile Sovyet cumhuriyetlerinin sayısı on beşe çıktı.[13]  

Sovyetler Birliği’nin aşağı yukarı yetmiş yıllık tarihinin ezici çoğunluğunda siyasal iktidarın merkezinin Moskova’da olduğu nazara alındığında, bu manada SSCB’den bir “imparatorluk” olarak söz edilebilir elbette. Fakat burada da Ronald Grigor Suny’nin deyimiyle SSCB’nin nevi şahsına münhasır bir imparatorluk (a peculiar empire) olduğuna işaret etmek gerekir. Nitekim SSCB, kaynakların çevreden merkeze değil merkezden çevreye aktığı, anti-emperyalizmi açıktan ideolojik mefkure edinmiş ve yüzlerce etnik ya da ulusal grubun eğitim, kültür, siyaset gibi alanlar da dahil olmak üzere etno-ulusal gelişim sağlaması için çaba gösterdiği bir imparatorluktu, ki nihai olarak yıkılmasında da bu ulusal grupların artık Kremlin’den bağımsızlıklarını ilan edecek gelişim düzeyine ulaştırılmış olmalarının payı da büyüktü.[14] 

Marksist iktisatçı Samir Amin, SSCB’yi sosyalist olarak tarif etmese, hatta (etkilendiği Maocu gelenekle uyumlu bir şekilde) bir tür kapitalizm olarak tarif etse de SSCB’nin merkez ve çevreden müteşekkil bir imparatorluk değil, yalnızca çok uluslu bir devlet olduğunu öne sürer. Amin’in de dediği gibi: 

“Sovyet ekonomik sistemi (ister sosyalist olsun ister başka bir şey) kendi içinde bütünüyle entegreydi: ücretler ve fiyatlar Moskova’da da Bakü ve Taşkent’de de aynıydı. Kapitalist emperyalizmin imparatorluklarında durum hiçbir zaman böyle olmadı (ne yani? Britanyalı bir işçi ile Mumbaili bir işçi aynı ücreti mi alacaktı?). Dolayısıyla Sovyetler Birliği’nde sermaye akışı ileri bölgelerden yoksul periferlere doğruydu, ki bu kapitalist dünyada gerçekleşenin tam tersidir.” [15]  

Bu durum elbette Sovyetler Birliği’nde ulusal sorunun tümüyle çözülmüş olduğunu göstermez. Sovyetler Birliği’nin tarihi boyunca çeşitli uluslara, etnik ve dini gruplara çeşitli haksızlıkların yapıldığı örnekleri göstermek de zor değildir. Fakat burada mesele, bu da dahil olmak üzere ulusal meselenin Sovyet deneyi boyunca takip ettiği izlekten çıkarılacak teorik derslerin sıhhati için, öncelikle arkada yatan teoriyi yeterince derinlikli ele almamız gerektiğidir. 

Lenin’in ve erken dönem Bolşeviklerin kapitalizmi ilga etmekle birlikte ulusal sorunun kendiliğinden çözüleceği yönünde bir fikre sahip olduğunu düşünürseniz, Sovyet deneyinin ulusal sorun konusundaki sicilinin pek parlak olmayan noktaları size Leninist emperyalizm yaklaşımının yanlışlığına ilişkin kesin bir ispat gibi görünebilir. Bu durumda Fitzpatrick’in ima ettiği sonuç, yani ilk başta bu önermenin makul göründüğü fakat son kertede boşa düştüğü fikri kaçınılmaz görünür. 

Fakat Lenin ve erken Bolşeviklerin bu konudaki teorik pozisyonlarına biraz daha ihtimam gösterdiğimizde, Sovyet deneyiminin onları yanlışlamadığını, bilakis önemli noktalarda doğruladığını söyleyebiliriz. Kapitalizmin ilgası, gerçekten de iktisaden SSCB’yi hem Çarlık İmparatorluğu’ndan hem de kapitalist emperyalizmlerden oldukça farklı bir yapıya kavuşturmuştur. Kapitalist olanları başta olmak üzere diğer imparatorluklarda görülen “merkez-çevre” ilişkilerini tersyüz etmiştir. Yani bu konuda Lenin haklıdır. Öbür taraftan iktisadi devrim, siyasal planda ulusal sorunun kati çözümü için yeterli olmamıştır. Bu alanda siyasal liderliğin emsalsiz ve bilinçli ileri atılımlarına rağmen Sovyet deneyi boyunca çeşitli uluslara karşı yer yer açıkça kriminal düzeylere varan haksızlıklar yapılmasına mani olunamamıştır. Bu da Lenin’in Kievski (Pyatakov) ile girdiği polemiklerde “emperyalist ekonomizmi” mahkum ederken öne sürdüğü görüşlerde haklı olduğuna işaret eder. 

Bitirirken toparlayalım: Elbette geçmişin sosyalist inşa deneylerinden öğrenmek, onlardan öğrenebilmek için bu deneyleri enine boyuna çalışmak önemlidir. Bu hususta, bu deneylerden en önemlisi diyebileceğimiz SSCB deneyimini çalışan araştırmacıların eserlerinden yararlanmak oldukça faydalıdır. Bu yalnızca Marksist olan ya da Marksizme, sola, sosyalizme nispi bir sempati ile yaklaşan araştırmacılar için değil, liberal, muhafazakar ve hatta düpedüz anti-komünist olanları için de geçerlidir. Bunları “burjuva tarihçileri” diyerek bir köşeye iteklemek fahiş bir hata olur. 

Fakat bu tarihçilerin sundukları olgulardan hareketle teorik çıkarımlar yaparken, bu tarihçilerin kendi teorik çıkarımlarına ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Yukarıda Sheila Fitzpatrick örneğinde görüldüğü gibi, sosyalist bir aileden gelen, kariyerinin bir kısmını Soğuk Savaş mahsulü anti-komünist ideolojik araştırma programlarının Sovyetolojideki ağırlığını kırmaya çalışarak geçirmiş, çalışmalarından istifade edilmesi gereken oldukça saygın ve değerli bir tarihçi dahi mesele Marksist teoriye geldiğinde son derece yüzeysel bir yaklaşım sergileyebilmekte, bu yüzeysellikten kaynaklanan fevkalade yanlış çıkarımlar yapabilmektedir. O halde hepimizin bildiği ama pratikte sık sık unuttuğu bir şeyi tekrarlamış olalım: Tarihi okurken Marksist tarih bilinci süzgecimizi elden bırakmamak gerekir. 

*İngilizceden yapılan aktarımların çevirisi bana ait. 

[1] Ronald Grigor Suny, Red Flag Wounded: Stalinism and the Fate of the Soviet Experiment, Verso Books 2020  
[2] Joseph Bottum, Robert Conquest: The Historian as Moral Hero, History News Network https://www.historynewsnetwork.org/article/robert-conquest-the-historian-as-moral-hero (Erişim tarihi: 18.04.2026) 
[3] Sheila Fitzpatrick, Revisionism in Soviet History, History and Theory, Theme Issue 46 (December 2007), 77-91 
[4] Sharon M. Harrison, Fitzpatrick, Sheila Mary (1941 - ) , The Encyclopedia of Women & Leadership in Twentieth-Century Australia https://www.womenaustralia.info/leaders/biogs/WLE0468b.htm (Erişim tarihi: 19.04.2026) 
[5]  Sheila Fitzpatrick, A Leading Lady in Soviet Studies. Interview by Anders Hammarlund. Baltic Worlds, vol. 5, no. 1, Apr. 2012, pp. 4-10, https://balticworlds.com/a-leading-lady-in-soviet-studies/ (Erişim tarihi: 19.04.2026) 
[6] Sheila Fitzpatrick, Kısa SSCB Tarihi, Çeviren: Samet Öksüz, Say Yayınları, 1. Baskı: 2022, syf. 12 
[7] Vladimir Ilyich Lenin, A Caricature of Marxism and Imperialist Economism, Marxist Internet Archive https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1916/carimarx/6.htm#v23pp64h-063 (Erişim tarihi: 19.04.2026) Vurgular Lenin’e ait.  
[8] Vladimir Ilyich Lenin, Imperialism: The Highest Stage of Capitalism, Marxist Internet Archive https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1916/imp-hsc/ch06.htm (Erişim tarihi: 19.04.2026) 
[9] Hakan Güneş, Emperyalizm: Kapitalizmin En Üst Aşaması ve Ulusal Düzen, İçinde: Lenin Okuma Kılavuzu, Editör: Ebru Pektaş, İleri Kitaplığı(2020), syf. 144 
[10] Hakan Güneş, agy., syf. 146 
[11] Bkz. Terry Martin, The Affirmative Action Empire: Nations and Nationalism in the Soviet Union, 1923-1939, Cornell University Press(2001)  
[12] Daniel I. O’Neill, empire(political science), Encyclopædia Britannica https://www.britannica.com/topic/empire-political-science (Erişim tarihi: 19.04.2026) 
[13] Sheila Fitzpatrick, agy., syf. 15-16 
[14] Ronald Grigor Suny, agy. 
[15] Samir Amin, October 1917 Revolution: A Century Later, Dajara Press, syf. 19 
Akademik Sovyetolojide “Teori” Problemi: Fitzpatrick ve Lenin
0:00 / 0:00