Vargas Hava Yolları’yla Havana’ya: “Sosyalizme Rağmen Başarı” Miti

Sinem Yıldız2 Ağustos 2026


“En önemli madalyası kalbi, nezaketi ve

zengin olmayan çiftçilerin bir oğlu ve siyah bir adam olarak

onsuz hiçbir şey olamayacağı bu Devrim’e olan bağlılığıdır.” [i]

Melissa, şimdi kullandığı adıyla Melisa Vargas, Kübalı ve evet, Malatyalı. İki defa VNL şampiyonu olan takımın pasör çaprazı ve MVP ödüllü oyuncusu. Danslarıyla, erik dalı performansıyla ve sıcak tavırlarıyla (farklı bir ülkeden gelen ve “bizim gibi” davrananlara duyduğumuz sevgi ayrıca tartışmaya değer) hepimizin gönlünde, tuhaf bir aidiyet karmaşasının içinde kocaman bir yer edindi. Melisa’ya, kadın voleybol takımımıza ve her bir oyuncumuza duyduğumuz sevgiyi, memlekette yarattıkları heyecanı, üstelik ülkenin diğer “çocuklarına” yapılan yatırımların yanından bile geçmeyen bir takımın bu başarısını, yıllardır “hak ettiğimizi” bildiğimiz bir yaşama dair açtıkları sarı sıcak sayfayı anlatmaya sayfalar yetmez; zaten duygular da tanımlanmaya muhtaç. Bu yazının konusu başka. Konumuz Vargas’a “ihanet eden” memleketi.[ii] Hemen bir önceki cümlemde, ülkenin diğer çocuklarına verilen hem ekonomik hem taraftar desteğiyle kıyaslanabilecek kadar bile destek görmediklerini hatırlatarak, “ihanet”in coğrafyasını da düşünmek üzere aklımıza atmayı rica edeceğim.

Vargas’la ilgili, ülkeye henüz gelmeden, çeşitli mecralarda ezberlenmişçesine tekrarlanan, başarıya giden yolda geçtiği sınavların en büyüğü olarak sunulan, sanki her seferinde yeniden keşfediliyormuş gibi heyecanla anlatılan bir hikâye var: Ülkesi ona ihanet etti. Ve bahsi geçen ülke, tabii Küba. Hal böyle olunca, toplumsal hafızada çoktan yerleşmiş, “ben gittim gördüm, halk sefalet içinde, hiç kimse de yönetim biçimini benimsemiyor”[iii] cümleleriyle özetlenebilecek, herkesin diline kötü şöhretiyle pelesenk olmuş bu ülkeye karşı kendiliğinden işleyen, failsizmiş gibi görünen ama aslında oldukça failli bir antikomünist propaganda diliyle şekilleniyor Vargas’la ilgili neredeyse tüm kamusal anlatı. Üstelik bu koşulları oluşturan durum neydi, vay bu ülkede neler olmuştu diye kimse de sormuyor. Kısacası enternasyonalizm kelimesini hayatında hiç duymamış, ki duymamış olmak masum kalır, bunu konu etmek istemeyen, ambargo ve yaptırımların ne anlama geldiğini de tartışmaya değer bulmayan bir dil biçimlendiriyor bir sporcunun geçmişine dair edindiğimiz bilgileri nasıl yorumlayacağımızı.

Kısaca Vargas’ın kariyerine de bakalım. On iki yaşında Cienfuegos altyapısına giren, 2012’den 2017’ye kadar Küba gençler milli takımlarında forma giyen genç yetenek, 2013’te U20 Pan Amerikan Kupası’nda en iyi smaçör seçiliyor; 2014’te ise iki ayrı turnuvada öne çıkıyor, U23 Pan Amerikan Kupası’nda bronz madalyayla birlikte en iyi pasör çaprazı unvanını, aynı yıl Orta Amerika ve Karayip Oyunları’nda ise en skorer oyuncu ödülünü alıyor. 2015-16 sezonunda Çekya’da Agel Prostějov formasıyla hem lig hem kupa şampiyonluğu yaşayan genç yıldız (ki bu yaşta Avrupa’ya gönderilebilmesi bile başlı başına bir tartışma konusu, çünkü bu kadar erken bir uluslararası hareketliliğe izin verilebilmesi, tümüyle kapalı, sporcusunu dışarı çıkarmayan bir rejim imgesiyle pek bağdaşmıyor[iv]), bir omuz sakatlığı sonrası tedavi için Küba’ya döndüğünde, devletin sunduğu sağlık koşullarını yetersiz bulup özel bir klinikte tedavi olmak istiyor. Bu talebi, “disiplinsizlik ve ülkesine hakaret” gibi son derece esnek ve keyfi yorumlanabilecek bir gerekçeyle, 2017’de dört yıllık bir milli takım men cezasına dönüşüyor. İlginç olan şu ki, İtalyan yayın organı Hypercritic’teki Eylül 2025 tarihli yazısında Raniero Altavilla bu cezayı bambaşka şekilde gerekçelendiriyor. Yazıya göre asıl konu ailenin diasporası, yani ailenin yurt dışına yerleşmiş olması. Ayrıca yazıda “bunun bir intikam olup olmadığı hiçbir zaman netleşmedi” diye de belirtiyor. Yani elimizde, aynı olayın en az iki farklı, birbiriyle tam olarak örtüşmeyen versiyonu var. Ama tuhaf bir biçimde, olgusal belirsizliklere rağmen varılan sonuç her iki versiyonda da mutlak bir tutarlılıkla aynı: “Komünist, otoriter bir rejim altında yönetilen Küba, sporcusunu cezalandırdı.”

Antikomünist propaganda çözümlemesi açısından gören gözler için ne nimetler var; çünkü çerçevenin, olgudan bağımsız olarak kendini yeniden üretebileceğinin bir örneğini teşkil ediyor bu olay. Vargas’a dönelim: Men cezasının ardından Vargas İsviçre’ye sığınmacı statüsüyle gidiyor, Volero Zürih’te kariyerine devam ediyor, ardından Fenerbahçe’ye transfer oluyor, Tianjin takımına transfer olarak Çin’de de forma giyiyor ve 2019’da başlattığı Türkiye vatandaşlığını alma sürecini 2021’de Cumhurbaşkanlığı makamından bizzat teslim edilen bir kimlik kartıyla tamamlıyor ve nihayet bugün “Vargas Hava Yolları” lakabıyla anılan, 2023’te Avrupa Kadınlar Voleybol Şamiyonası’nda ve 2026’da VNL’de MVP olan, 2025 Dünya Kadınlar Voleybol Şampiyonası’nda gümüş madalya ve yine “dünyanın en iyi pasör çaprazı oyuncusu” unvanını kazanan bir yıldıza dönüşüyor. Bu hikâyede itiraz edilecek herhangi bir olgusal hata yok; sorun, hikâyenin nasıl anlatıldığında, hangi retorik kalıba, hangi önceden yeri hazırlanmış ideolojik rafa yerleştirildiğinde… Kapitalist gerçekçiliğin bireysel liyakat mitini kolektivist kısıtlama karşısında bir kurtuluş öyküsü olarak sunma eğilimine cuk otururcasına bir sağlık bürokrasisi anlaşmazlığı (ya da ailenin göçü, farklı kaynaklara göre değişiyor), aniden ve sanki başka türlü okunması imkânsızmış gibi, sistemik bir “komünist despotizm” alegorisine hapsediliyor. Oysa benzer bir sorun kapitalist bir ülkede yaşansa, muhtemelen “sigorta şirketiyle sporcu arasındaki sözleşme ihtilafı” ya da olsa olsa “federasyon disiplin kurulu kararı” başlığıyla, üçüncü sayfanın bir köşesinde, hiçbir rejim karşılaştırması, eleştirisi yapılmaksızın kalırdı. Peki bunun tek sebebi, gerçekten de yalın ve saf hâliyle “komünist Küba” olabilir mi? Bence hayır; burada en az üç katmanın iç içe geçtiğini görmek gerekiyor: Ambargonun yarattığı somut kaynak kıtlığı, Küba spor bürokrasisinin miras aldığı spor disiplini refleksi, ve nihayet bu ikisinin, Batı medyasının alışılmış diliyle, tek ve homojen bir “totaliter rejim” imgesinde eritilip birbirinden ayrıştırılamaz hâle getirilmesi.

Farklı Sporcular, Benzer Hikayeler

Üzerinden antikomünist propaganda yapılan başka sporcular var mı; elbette! Ama asıl ilgi çekici olan, bu söylemlerin “tuhaf” bir simetriye, diyalektik bir tutarlılığa sahip olması. Vargas gibi ülkesinden ayrılmayı tercih edenler “özgürlüğe kaçtı” diye alkışlanırken, ayrılmamayı, “sisteme sadık kalmayı” tercih edenler de farklı, ama aynı derecede indirgeyici bir kalıba yerleştiriliyor: Ya “beyniniz yıkanmış” olacak ya da aileniz rehin tutulduğu için içten içe korkan ama bunu söyleyemeyen sporcular olacaksınız. Küba boksunun efsanevi ismi Teófilo Stevenson da bu indirgeyici okumanın en yumruğu sağlam örneklerinden biri. 1976’da Montreal Olimpiyatları’ndaki art arda ikinci altın madalyasının ardından, Muhammad Ali ile müsabakaya çıkması karşılığında beş milyon dolar teklif edildiğinde “sekiz milyon Kübalının sevgisine karşılık bir milyon dolar ne ifade eder ki” diyerek[v] reddediyor. Üst üste üç olimpiyat şampiyonu olan, üç yüz iki maçtan galip çıkan, on bir yıl boyunca yenilgi yüzü görmeyen bu sporcunun “yapmamayı tercih ederim” tutumu; ironik, hatta kendi kendini ele verir biçimde bir “muamma,” bir “psikolojik anomali” olarak sunuluyor.[vi] Sanki bir sporcunun, sunulan parayı reddedip kendi ülkesinde kalmayı tercih etmesi ancak bir zihinsel tutulmayla veya üzerindeki baskıyla açıklanabilirmiş gibi. Öyle ki onunla görüşmeye giden gazeteci Brin-Jonathan Butler bile henüz röportajın başında kendi kendine, bir insanın beyni yıkanmadan veya korkutulmadan bu kadar parayı nasıl reddedebileceğini soruyor. Ancak gazeteci Stevenson’ın karşısına geçip ona neden ülkede kaldığını sorduğunda Stevenson, “beyni yıkanmış” varsayımını sezercesine yanıt veriyor: “Eğer insanlar birinin ilkelere bağlılık uğruna milyonlarca doları reddedebileceğini anlayamıyorsa, size göre beyni yıkanmış olan kimdir?” Yani ülkesinden gitmeyi tercih eden sporcu “kahramanlaştırılan mağdur” konumuna yerleştirilirken, kalmayı tercih eden sporcu ise “açıklanması gereken bir anomali” konumuna itiliyor. Her ikisi de aslında tek ve aynı önvarsayımdan besleniyor: Küba’da kalmayı, rasyonel ve özgür bir tercih olarak tahayyül etmek, bu düzenin epistemik sınırları içinde neredeyse imkânsız görülüyor.

Küba ve Diğer Sosyalist Ülkelerin Spor Alanındaki Başarıları

Diyoruz ya “gölgesi bile yeter.” Küba’nın, hatta daha geniş anlamda sosyalist blok ülkelerinin spor alanındaki başarıları neyi gösteriyor? Sayılar inat ediyor, kapitalist düzen içinden filizlenen yorumlara direnen bir başkaldırışla kendini dayatıyor! Vargas’ın branşına, voleybola dönelim çünkü geçmişten günümüze uzanan ipi oradan yakalayabiliriz. Küba Kadın Voleybol Milli Takımı, “Morenas del Caribe” (Muhteşem Karayip Kızları) lakabıyla, 1992, 1996 ve 2000’de üst üste üç olimpiyat altını, 1994 ve 1998’de de dünya şampiyonluğunu kazanarak, dönemin hâkim gücü Japonya’yı devirmiş ve voleybol tarihine adını yazdırmıştı[vii]. Vargas, gerek yaşça gerek kariyer başlangıcı itibarıyla bu geleneğin devamı ve bu altyapının mirasçısı. Kendisini öven, “bireysel dehanın rejime rağmen parladığı” miti, onu var eden altyapıyı, yani INDER’in[viii] ücretsiz ve evrensel spor eğitim modelini, bizzat Fidel Castro’nun kadın voleybolunu “sporun çok ötesinde mesajlar taşıyan” bir alan olarak görüp önemsemesini görünmez kılıyor.[ix] Küba’nın voleybol alanındaki gelişimini ve Morenas del Caribe’nin başarısını anlatırken bile, “önce ambargo, sonra ekonomik ve toplumsal zorluklarla boğulmuş bir ülkede özgürlük ve güçlenmenin sembolü” diye aktarıyor medya. Yani devletin bizzat kurduğu, finanse ettiği, önem atfettiği bir başarıyı bile, sistemin kendisine rağmen kazanılmış bir özgürleşme hikâyesine dönüştürüyor. Kapitalist gerçekçilik, kendi karşıtının başarısını bile kendi ideolojik çerçevesine geri çekip özümseme kapasitesine sahip. Bu yalnızca voleybolla da sınırlı değil: Küba, on bir buçuk milyonluk nüfusuna rağmen kişi başına altın madalya oranında dünyada birinci sırada[x]; boksta yetmiş sekiz olimpiyat madalyasıyla yalnızca ABD’den sonra ikinci; 1992 Barselona’da, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün yarattığı “Özel Dönem” (Periodo Especial) krizi zirvedeyken bile otuz bir madalya kazanmış; Mijaín López güreşte beş kez üst üste altın alan tarihteki tek sporcu örneğin. Nüfusa oranla düşünüldüğünde bu rekor hâlâ hiçbir kapitalist ülke tarafından aşılamadı; ama anaakım söylemde neredeyse hiçbir zaman “kolektif planlamanın, kamusal yatırımın başarısı” olarak aktarılmıyor bu; sporcuların “sisteme rağmen” bireysel bir başarısı olarak sunuluyor.

Enternasyonalizm, Tek Ülkede Sosyalizm ve Ambargo Meselesi

Küba’nın spor sistemi aslında, klasik anlamda “tek ülkede sosyalizm” yaklaşımının bir yansıması. Che Guevara’nın savunduğu, sınır tanımayan enternasyonal dayanışma hayalinden doğan Küba, 1962’den bu yana ABD ambargosu altında yaşıyor. Helms-Burton Yasası dâhil, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun otuz yılı aşkın süredir ezici bir çoğunlukla kınadığı bir abluka bu. Yani “sporcularınıza özel klinik bile sunamıyorsunuz” cümlesiyle tecessüm eden eleştiri, aynı zamanda o kliniğin tıbbi malzemesini satın almasını fiilen imkânsızlaştıran bir ambargonun failini arka plana itiyor. Ambargo yoksullaştırıyor, yoksulluk “komünizmin doğal sonucu” diye kodlanıyor, bu kod ambargoyu meşrulaştırıyor, meşrulaştırılan ambargo yoksullaştırmaya devam ediyor. Vargas’ın omzundaki o sakatlık da milyonlarca Kübalının ve Küba’yı savunmak gerek diyen, gönlü sosyalizmden yana atan milyonların omzundaki yük de bu çemberde devinip büyüyor.

Bunun yanında Küba’nın spor alanında yapmaya çalıştığı şeyin tam olarak neye karşılık geldiğinin de anlaşılmadığını, hatta anlaşılmasının istenemdiğini söylemek mümkün. Nitekim Jacobin’de Küba’nın spor modeli üzerine kaleme alınan bir değerlendirmede bu hususa, yüzeysel bir bakışla, Kübalıların küresel spor endüstrisinin kurallarına ve sözleşme protokollerine mesafeli kalması bir yetersizlik ya da “çağın gerisinde kalmak” gibi algılanmasına dikkat çekiliyor. Oysa bu durum aksine, Küba spor projesinin özgün bir başarıya ulaştığının kanıtı. Küba, sporu piyasa emtiası olmaktan çıkarıp gerçekten sosyalist bir zemine oturtmayı hedeflemişti. Dolayısıyla Kübalı yetkililerin ya da sporcuların endüstriyel spor bürokrasisi karşısında yaşadığı “uyumsuzluk” veya kavrama güçlüğü olarak lanse edilen durum, bir eksiklikten değil; kapitalist piyasa mantığının dışında inşa edilen bu modelin kendi içindeki zaferinden kaynaklanıyor.[xi]

Son olarak, bir eleştiri kapısını da açık bırakmak gerekiyor. Küba’nın, ya da diğer tüm Sosyalist ülkelerin kendi deneyimlerine her şeyi “doğru” yaptığını iddia etmek olmaz. Vargas’ın dört yıl men edilmesi, gerekçesi ister tedavi tercihi ister ailenin göçü olsun, bir sporcunun kararına devletin disiplin cezasıyla karşılık vermesi, sorgulanması gereken bir refleks. Örneğin Sovyet ve Doğu Alman spor sistemlerindeki doping uygulamaları da aynı eleştirel dikkatle ele alınmalı; ancak doping sorunu dünyanın her yerinde “sistem sorunu” olarak görülecek ve kapitalist ülkeler için bu “bireysel ahlak” mertebesine çekilmeyecekse. Eleştirinin görevi, antikomünist propagandayı çürütürken yerine idealize edilmiş yeni bir gerçeklik inşa etmek değil; ambargonun yıkıcı gerçekliğiyle bürokratik otoriterliğin aynı anda, çelişkisiz biçimde gerçek olabileceğini kabul etmek olmalı.

[i] Üst üste beş Olimpiyat Oyunları’nda aynı dalda beş Olimpiyat altın madalyası kazanan dünyadaki tek sporcu Mijaín López’in babası Bartolo’nun oğlunun başarılarına dair söyledikleri: “Most important medal is his heart, his kindness and the commitment he has to this Revolution, without which he would have been nothing, as the son of poor farmers and a black man.” 

https://www.latinamericareports.com/punching-above-its-weight-how-cuba-became-a-regional-sporting-powerhouse-despite-geopolitical-isolation/12257/

[ii] 2023’ten beri önüme çıkan benzer söylemlere sahip videolardan en günceli:

https://www.instagram.com/reels/DbSxJL_NoFL/

[iii] Ben not düşmeden, parantez aşmadan yazı yazamıyorum: “Seyahat edenin” görme biçimini de bu noktada eleştirmeden edemeyeceğim; ayrı bir yazı konusu olsun, yine.

[iv] Küba’da 1961’den bu yana uygulanan profesyonel spor ve yurt dışına transfer olma yasağı, Raúl Castro yönetimi döneminde, Bakanlar Kurulu kararıyla Eylül 2013’te resmi olarak esnetilmiştir. Bu yeni düzenleme çerçevesinde sporcuların yurt dışı kulüplerinde oynamasına transferlerin bireysel menajerler yerine doğrudan devlet organı INDER ve ilgili branşın federasyonu denetiminde yürütülmesi, yurt dışı sözleşmelerinden elde edilen gelirin vergilendirilerek bir kısmının ülke içindeki spor altyapısına aktarılması, sporcuların uluslararası turnuvalarda Küba Milli Takımı adına oynama yükümlülüğünün devam etmesi gibi belirli şartlarla izin verilmiştir.

[v] “The Happiest Man in the World: Teófilo Stevenson and Cuba’s Lost Fighters.” Deadspin, 17 Haziran 2013.

https://deadspin.com/the-happiest-man-in-the-world-teofilo-stevenson-and-cu-5921376/

[vi] Hatta bazı kaynaklarda bu reddediş, “Boksta kazanılan madalyaların şaibeli olduğunun bir ispatı” olarak servis ediliyor.

https://www.sonangazetesi.com/makale/5256/spor-kuba-da-sistem-mi-yoksa-gelenek-mi/

[vii] Altavilla, R. “Melissa Vargas: From Cuba to Turkey, the Rise of Volleyball’s Most Dominant Star.” Hypercritic, 8 Eylül 2025.

https://hypercritic.org/melissa-vargas-cuban-volleyball-turkish-champion

[viii] 1961’de eski diktatör Fulgencio Batista’nın Spor Genel Müdürlüğü, Ulusal Spor, Beden Eğitimi ve Rekreasyon Enstitüsü’ne (INDER) dönüştürüldü. INDER’in kitlesel spor altyapısını güçlendirmedeki başarısı rakamlara da doğrudan yansıyor. Robert Huish, en “seçkin” atlet yetiştirme tesislerinin bile halkın kullanımına açık olduğunu belirtirken; Margaret Randall da Exporting Revolution çalışmasında Küba’da her 342 kişiye bir spor eğitmeni düştüğünü (ABD’de bu oran yaklaşık 980 kişide bir), halkın kullanımına açık 11.523 spor merkezi bulunduğunu ve iki milyon Kübalının otuz sekiz farklı branşta yarışmalara katıldığını aktarıyor (bkz. Huish, “Punching Above Its Weight”; Randall, Exporting Revolution).

[ix] Küba’da spor politikalarının gelişime ve eleştirisine dair daha detaylı bilgiler için:

Robert Chappell, ‘Sport in Cuba: Before and After the “Wall” Came Down’, The Sport Journal, January 3, 2004,

https://thesportjournal.org/article/sport-in-cuba-before-and-after-the-wall-came-down/
Hampson , L. (1980). Socialism and the aims of physical education in Cuba. Physical Education Review, 3(1), 64–82.

[x] “Cuba, the Island of Olympic Champions.” Cuba Solidarity Campaign / ZNetwork, 2024.

[xi] https://jacobin.com/2021/09/sports-cuba-olympics-major-league-baseball-history-socialsim
Vargas Hava Yolları’yla Havana’ya: “Sosyalizme Rağmen Başarı” Miti
0:00 / 0:00