Dünyanın Dört Bir Yanından Kadınlar 8 Mart’a Yürüyor

Dünya, sermayenin ve erkek egemenliğinin el ele verdiği karanlık bir kuşatmanın içinden geçiyor. Ufukta biriken savaş tamtamları, yükselen aşırı sağın gölgesi ve kazanılmış haklarımıza yönelen sistemli saldırılar; kadınların yaşam alanlarını her geçen gün biraz daha daraltıyor. Militarizm, cephelerdeki mermilerle yetinmiyor; mutfaklardaki yoksullukla, sokaktaki baskıyla ve bedenlerimize dayatılan otoriter tahakkümle ruhumuzu hedef alıyor. Savaşın yıkıcılığı ile patriyarkanın vahşeti arasındaki o kanlı bağ, bugün Gazze’den Mindanao’ya, Buenos Aires’ten Meksika’nın tozlu yollarına kadar aynı acı verici gerçeklikle karşımıza çıkıyor.

Ancak bu karanlık, kendi panzehrini de içinde taşıyor. Dünyanın dört bir yanındaki kız kardeşlerimiz, sadece hayatta kalmak için değil, yeni bir dünyayı bugünden kurmak için ayağa kalkıyor. Bakım emeğinin görünmez kılındığı evlerden, toprakları yağmalanan köylerden, fabrikalardan ve barikat başlarından yükselen sesler; sınırları, dilleri ve coğrafyaları aşarak devasa bir enternasyonal koroya dönüşüyor. Dünyada kadınlar ses veriyor; birimizin özgürlüğü, ancak hepimizin zincirlerinden kurtulduğu bir dünyada mümkündür, diyor.

Militarizmin hayatı çürüten pasına karşı, kadınların yaşamı savunan iradesini; sermayenin yıkımına karşı, feminist bir geleceğin tohumlarını ekiyoruz. Bu 8 Mart, küresel faşizme, sömürüye ve şiddete karşı örülen en büyük barikat olacak. Dayanışmamız, coğrafi mesafeleri anlamsız kılan en güçlü silahımız!

Şimdi sözü; direnişin farklı renklerini kuşanan, her biri kendi toprağında birer “kıvılcım” olan yoldaşlarımıza, kız kardeşlerimize bırakıyoruz. Brezilya’nın sokaklarından Arjantin’in asamblelerine, Meksika’nın özerklik arayışından Filipinler’in dağlarına ve Pakistan’ın derin muhafazakarlığı yırtan cesaretine uzanıyoruz.

Dünyanın tüm kadın yoldaşlarını bu birleşik yürüyüşe, bu büyük kucaklaşmaya ve yıkılmaz dayanışmaya davet ediyoruz.

Söyleşi: Yaren Selin Acar & Sinem Yıldız

***

Brezilya: Marina Campos

PSOL (Sosyalizm ve Özgürlük Partisi) Ulusal Kadın Yöneticisi ve Centelhas (IV. Enternasyonal) Militanı

Otoriterleşen rejimlerin, artan savaş politikalarının ve kadın haklarına yönelik gerici dalganın küresel ölçekte belirginleştiğine şahitlik ediyoruz. Sizin yürüttüğünüz örgütlenme deneyimi ışığında; bu siyasi atmosferde 8 Mart, mevcut saldırılara karşı nasıl bir stratejik mevziyi temsil ediyor?

Dünya Emekçi Kadınlar Mücadele Günü, tüm dünyada sokakların faşist otoriterliğe karşı işgaliyle geçecek. Dünyadaki anti-emperyalist, sosyalist ve ekososyalist mücadelelerden ilham alarak yürüyeceğiz. Sesimiz, kârlarını artırmak için kadın emeğini her geçen gün daha fazla sömüren milyarderlere ve onların çok uluslu şirketlerine karşı yankılanacak. Bu nedenle, tüm yaşam biçimlerinin ve doğanın ortak varlıklarının sermayenin kârından daha değerli olduğunu haykırıyoruz. Halkların kendi kaderini tayin hakkı, barış ve yaşamın askerisizleştirilmesi için yürüyecek; dünyada süregelen tüm savaşlara karşı mücadele edeceğiz.

8 Mart 2026’ya doğru giderken, ülkenizde kadın mücadelesi şu anda hangi siyasi ve ekonomik talepler etrafında şekilleniyor?

Onurlu bir yaşam yani ekonomik, sosyal, ırksal ve iklimsel adalet için savaşıyoruz. Brezilya’da PSOL aracılığıyla, radikal soldan ilerici gruplara kadar farklı kesimleri bir araya getiren ulusal bir birleşik feminist manifesto inşa ediyoruz. Manifestomuzda bunu şu ifadelerle vurguluyoruz: “[…] 2026 yılına girerken, ülkemizde demokrasiyi savunmak adına verdiğimiz o kararlı kavgada bütün cephelerimizi birleştiriyoruz.”

Bu birleşmeyi kenetleyen sloganlarımız ise şunlar: Tüm kadınların yaşamı için: Açlığa karşı, kürtajın yasallaştırılması için, onurlu bir iş için, bakım emeğinin tanınması ve insanca bir yaşam (Buen Vivir) için! Halkların kendi kaderini tayin hakkı için, barış için; Brezilya’da, Latin Amerika’da ve Karayipler’de demokrasi için! Egemenlik için, ücret kaybı olmaksızın çalışma süresinin kısaltılması için, “6×1” çalışma düzeninin sona ermesi, şiddetin son bulması için ve kadın yaşamının güvencesizleştirilmesine karşı!

Brezilya’da Bolsonaro döneminin ardından devam eden ekonomik eşitsizlikler ve otoriter miras karşısında feminist kolektifler bugün nasıl örgütleniyor? Hareketin stratejisinde ne tür değişimler oldu?

Özünde faşist bir karakter taşıyan Bolsonarizm; kadınlara, ezilenlere ve işçilere yönelik nefret söylemini, kamu kurumlarının tasfiyesi ve silahlanmanın önünün açılmasıyla birleştirdi. Bu durum, Brezilya’da kadınların ve kız çocuklarının yaşamı üzerinde yıkıcı sonuçlar doğurdu. Kadın cinayetlerinin vahşi bir gaddarlıkla artması, çocuk istismarının ve çocuk evliliklerinin yasallaştırılmasına yönelik hamleler ile Brezilya’da zaten oldukça kısıtlı olan yasal kürtaj hakkının tamamen ortadan kaldırılması girişimi; Bolsonarist kesimlerin temel hedefleri olmayı sürdürüyor. Mecliste hâlâ çok sayıda sandalyeye ve büyük bir siyasi güce sahip olan bu kesimler, halkın geniş kesimleri üzerindeki etkilerini dini köktencilik, dezenformasyon ve dev teknoloji şirketlerinin algoritmik desteğiyle besleyerek faaliyet gösteriyorlar.

Stratejimizde gerçekleştirdiğimiz bu dönüşüm, feminist hareketimiz adına gururla vurguladığımız büyük bir zaferdir: Tüm farklılıklarımıza rağmen, ülke genelinde 8 Mart’ı ortak bir iradeyle inşa etme kararlılığımız ve bunu başarma kapasitemiz. Bu kenetlenme; hem Trump’ın Latin Amerika ve dünya genelindeki bitmek bilmeyen saldırılarından hem de Brezilya’da artan kadın cinayetlerinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, Brezilya’daki 8 Mart’ın en belirgin özelliği; Küba, Venezuela ve Filistin halklarıyla kurulan sarsılmaz bir enternasyonal dayanışma olacaktır. Feminist kolektifler Brezilya’da çok çeşitli biçimlerde örgütleniyor; tüm bu hareketlerin ortak paydası ise öz-örgütlenme modelidir. Peki, bu kolektifler nerede örgütleniyor? Emekçi kadınların olduğu her yerde; feminist mücadele her mahallede, sendikada, siyasi partide ve daha pek çok alanda hayat buluyor. En büyük zorluğumuz ise bir işi, topluluk bağları veya mahalle aidiyeti olmayan yoksul kesimlerdeki kadınlarla diyalog kurmak ve onları feminizmin inşasına dahil edebilmektir.

Son olarak, Brezilya feminist manifestosunun 8 Mart 2026 çağrısıyla bitiriyorum: “Cevabımız örgütlenme, birlik ve feminist mücadeledir! 8 Mart’ta herkes sokağa!”

***

Arjantin: Ofelia Musacchio ve Jorgelina Matusevicius

Marabunta Sosyal ve Politik Akımı

Tüm dünyada aşırı sağın yükselişine, militarizmin artışına ve feminist kazanımlara yönelik giderek artan saldırılara tanık oluyoruz. Kendi örgütlenme deneyiminizden yola çıkarak, 8 Mart’ı bu küresel siyasi momentte nasıl konumlandırıyorsunuz?

Bu 8 Mart, tüm dünyada ve özellikle ülkemiz Arjantin’de sıradan bir gün olmayacak. Kriz ve çöküş içindeki neoliberal yüzüyle ataerkil kapitalizm; yaşama ve doğaya düşman, en insanlık dışı haliyle karşımıza çıkıyor. Savaşlar, Filistin’deki soykırım, göçmenlere yönelik zulüm, doğayı talan eden ekstraktivist mantıkla yaşanan zorunlu göçler, bakım emeğinin yeniden özelleştirilmesi, işin ve yaşamın güvencesizleşmesi; tüm bunlar bizi yeniden disipline etmeyi ve krizin yükünü sırtımıza yıkmayı amaçlayan ataerkil bir tepkiyle birleşiyor. Bu anlamda, dünya çapındaki bu 8 Mart; maruz kaldığımız insanlıktan çıkarma süreçlerine karşı yükselen bir haykırış ve bu sömürü ile baskı sistemini sona erdirme çağrısı olmalıdır.

8 Mart 2026’ya yaklaşırken, ülkenizde kadın mücadelesi şu anda hangi siyasi ve ekonomik talepler etrafında şekilleniyor?

Ülkemizde aşırı sağ hükümet; ortak varlıklarımızın yağmalanmasını teşvik ediyor, emekli maaşlarını kesiyor, çalışma haklarını gasbediyor, kamu sağlığı ve eğitimini kaynaksız bırakıyor. Engelli bireylere yönelik politikaları tasfiye ederken, cezai sorumluluk yaşını düşürerek çocukluk ve ergenliğin suç sayılması (kriminalize edilmesi) yönünde adımlar atıyor. Hak arayan bizlere verdiği tek yanıt ise korku ve pasiflik aşılamayı amaçlayan acımasız bir baskıdır.

Ekonomik alandaki önlemler; kayıtlı sektörde iş kaybıyla sonuçlanan şirket kapanışlarına yol açıyor, maaşlar eriyor ve aile borçlanması tarihi seviyelerin üç katına çıkıyor. Aynı zamanda hükümet; çalışanların haklarını gasbeden ve sendikal örgütlenmeye sınırlar getiren bir çalışma reformunu hayata geçirmeye çalışıyor. Bu tablo; transfeminist hareketin kazanımlarına yönelik cepheden bir saldırıyla birleşiyor: Kürtaj hakkına erişim politikalarının bütçesinin kesilmesi, toplumsal cinsiyet şiddetine karşı yürütülen politikaların tasfiyesi, trans bireyler için hormon tedavilerinin kısıtlanması ve okullardaki kapsamlı cinsel eğitimin (ESI) engellenme girişimi bu saldırının parçalarıdır.

Büyük yatırımlar için; şirketleri doğayı talan eden ekstraktivist projeleri finanse etmeye davet eden, halihazırda bölgeleri yağmalayan ve bu topraklarda tarihsel olarak yaşayan topluluklara zarar veren özel girişimleri derinleştiren bir rejim onaylandı. Mendoza eyaletinde suya erişimi tehdit eden madencilik girişimlerinin onaylanması ve Buzul Yasası’nı değiştirme çabası; suyu ve dolayısıyla yaşamı koruyan her türlü yasal düzenlemenin nasıl tasfiye edilmek istendiğinin en somut örnekleridir.

Tüm bu başlıklar; Arjantin’de bu 8 Mart’ta transfeminist hareket olarak seferber olduğumuz mücadelenin temel eksenlerini oluşturuyor. Çalışma reformu iş gününü uzatıyor ve patronların hayatımızdan çaldıkları zamanı diledikleri gibi kullanmalarına kapı aralıyor. Bu durum; günlük yaşamın organizasyonunu altüst ettiği, bakım sorumluluklarını ağırlaştırdığı, bu yükleri omuzlamak için gereken zihinsel ve maddi yıpranmayı artırdığı ölçüde kadınları orantısız bir biçimde vuruyor. Sağlık sistemindeki kesintiler, kamusal alanın artık üstlenmeyeceği toplumsallaşmış bakım hizmetlerini bizlerin özel alanda, tek başımıza üstlenmemizi hedefliyor. Kadınlar ve tüm cinsel yönelimler/kimlikler (disidencias) olarak bizler; yaşam alanlarımızın, suyun, ormanların, toprağın, sağlık sisteminin, engelli haklarının ve kapsamlı cinsel eğitimin savunulmasında en ön saftayız; bizler yaşamı savunan beden-topraklarız. (1)

Arjantin özellikle ücretsiz bakım emeğini görünür kılan feminist genel grevlerle küresel bir referans noktası haline geldi. Büyük çaplı feminist ve bakım grevlerinden sonra hangi somut siyasal, toplumsal ya da kültürel etkiler kaldı? Bu süreç bakım emeğinin nasıl kavrandığını ya da örgütlendiğini dönüştürdü mü?

Feminist hareketimiz, 2015 yılında devasa “Ni Una Menos” eylemleriyle kitlesel bir patlama yaşadı; ücretli ve ücretsiz emeğimizin hayati önemini kanıtlayan feminist grevleri örgütledi ve kürtajın yasallaşması için verilen o büyük mücadeleyi var etti. Hareketimizin bu kitlesel gücü; 1980’lerden bu yana her yıl düzenlenen, kadınların ve tüm LGBTİ+ öznelerin (lezbiyen, trans, travesti, biseksüel, non-binary, interseks) söz aldığı, öfkesini paylaştığı ve ortak mücadele stratejilerini ilmek ilmek ördüğü özyönetimli buluşma alanlarından beslenmektedir.

Bu sayede hareketimiz, yasal kazanımların ötesine geçerek gündelik hayatın her alanına nüfuz etmeyi başardı. İtaatsizlik pratiğini yaygınlaştırarak; aile içindeki, iş yerlerimizdeki, okullarımızdaki ve örgütlerimizdeki her türlü şiddeti “doğal” karşılanmaktan çıkarıp ifşa etti. Ayrıca, eğitim kurumlarını sarsmakla kalmayıp; cinselliğin çok daha özgür ve bütünlüklü yaşanabilmesinin kapılarını aralayan kapsamlı bir cinsel eğitim modelini de hayata geçirmeyi başardı.

Bu toplumsal dönüşümler; kazanımlara yönelik saldırıları sadece yasal düzeyde değil, kültürel ve sosyal alanda da yürüttüğü “kültürel savaşın” merkezine koyan mevcut hükümetle sert bir gerilim içindedir. Transfeminizm; hem kadın ve cinsel yönelim/kimlik buluşmalarının sürdürülmesinde hem de 2025 ve 2026 yıllarındaki antifaşist ve anti-ırkçı yürüyüşlerin örgütlenmesinde, sahip olduğu tepki ve direniş kapasitesini açıkça göstermektedir. Arjantin’deki hareketin en büyük gücü; aşağıdan yukarıya inşa edilen ve herkesin özne olduğu “meclis” karakterinden, boyun eğmeyen ve sınır tanımaz tavrından, en karanlık anlarda bile bizi ayakta tutan kolektif neşemiz ile birbirimizi kucaklama becerimizden gelmektedir. Bu kazanımları ve deneyimleri elimizden alamadılar; bunlar er ya da geç bedenlerimizi ve bilincimizi yeniden harekete geçirecektir.

***

Meksika: Josefina Chávez Rodríguez

İşçilerin Devrimci Partisi (PRT) Kurucusu ve Feminist Hareket Emektarı

Meksika’da femisid ve devlet cezasızlığına karşı son yıllarda kitlesel mobilizasyonlar yaşandı. Bu mücadeleler nasıl evrildi? Kalıcı siyasal ya da kurumsal dönüşümler yarattı mı?

Meksika’daki feminist hareket; son on yılda genç kuşak feministlerin sahneye çıkışı ve ülkenin ana şehirlerinde sokaklara taşan kitlesel tepkiyle güçlenen; karmaşık, çoğulcu ve dinamik bir süreci kademeli olarak inşa etmiştir. Mart 2020’den itibaren kitlesel seferberlikler her yıl büyüyerek devam etmiştir. Bu geniş hareketin temel talepleri; kadın cinayetlerinin ve toplumsal cinsiyet temelli şiddetin son bulması, ataerkil ve “maço” şiddete karşı topyekûn mücadele ile kayıp kadınların anneleri ve yakınlarını arayanlarla dayanışma etrafında şekillenmektedir. Ayrıca devletin ve adaleti sağlamakla yükümlü kurumların sergilediği cezasızlık politikasının ifşası ile ülke genelinde özgür, ücretsiz ve güvenli kürtaj hakkının kazanılması temel mücadele başlıkları olmayı sürdürmektedir.

Feminist seferberlikler, kolektif bir örgütlenme sürecinin ürünüdür. Hareket şunun bilincindedir: Son 20 yılda kadın haklarını kapsayan yasal çerçevede katedilen mesafe ile son dönemde parlamenter temsilde ve hükümet kadrolarında yakalanan sayısal eşitlik, kadınlara yönelik şiddeti durdurmaya yetmemiş, yapısal eşitsizliği ortadan kaldıramamıştır. Elde edilen tüm kazanımlar; kadınların 70’li yıllardan bu yana kesintisiz sürdürdüğü kararlı mücadelenin ve sokaktaki gücünün bir sonucudur. İçinde bulunduğumuz dönem; iktidar partisinin resmi anlatısının kurduğu hegemonya ve mevcut siyasi projenin devamlılığını temsil eden bir başkanlık figürü nedeniyle oldukça karmaşık bir hâl almıştır. Resmi anlatı, bir “kadınlar zamanı” içinde olduğumuzu durmadan tekrarlıyor; bu durum, oldukça karmaşık ve tartışmalı bir siyasi dönemece işaret ediyor. Çünkü bu söylem; hareketin kurumsallaştırılmasına, resmileştirilmesine ve başkanlık figürüne yönelik siyasi bir yüceltmeye hizmet ediyor. Diğer pek çok konuda olduğu gibi, iktidardaki çoğunluk partisi Morena hükümetleri de 70’li yıllardan bu yana solun yürüttüğü mücadeleleri, eylemleri ve sembol isimleri kendi lehine devşirmek (sermayeleştirmek) için yoğun çaba sarf etmiştir. Şimdi aynı operasyon, Claudia Sheinbaum üzerinden feminizm için tekrarlanıyor.

Trump’ın göçmenlere yönelik tehditkâr politikaları bizi doğrudan ve yakından ilgilendiriyor. Şiddete maruz kalan kadınların ve parçalanan ailelerin sayısı acı verici boyutlardadır. Kapitalist savaşın hüküm sürdüğü her yerde saldırı altında olan kadınlarla dayanışmak, bizim temel sorumluluğumuzdur; çünkü mücadelemiz yaşamı savunma mücadelesidir. Trump’ın ırkçı, zalim ve göçmen karşıtı politikalarıyla zulüm gören insanlar; milyonlarca ailenin yaşamında derin izler ve yaralar bırakıyor. Onların mücadelesi, bizim de mücadelemizdir.

***

Filipinler: Laban Kababaihan! (Kadınlar Mücadeleye!)

Mindanao Feminist Hareketi ve Taban Örgütleri

Marcos Jr. yönetimi altında devam eden militarizasyon ve aktivistlerin “komünist” ilan edilerek hedef gösterilmesi pratiği kadınların siyasal katılımını nasıl etkiliyor? Bu baskı ortamında mücadeleyi sürdürmenin somut yolları neler oldu?

Filipinler’de kadınların siyasi katılımı; oligarşik tahakküm, neoliberal yeniden yapılanma ve militarizasyonun (silahlı baskı rejimi) kesişim noktasında şekillenmektedir. Marcos Jr. yönetimi altındaki otoriter konsolidasyon, yalnızca bir tek adam yönetimine geri dönüş değildir; ekonomik, siyasi ve ekolojik krizlerin ortasında hâkim sınıfın çıkarlarını güvence altına almak amacıyla devlet kurumlarının tahkim edilmesidir. Bu durum kadınlar için hem maddi imkansızlıklar hem de yoğun siyasi baskılar olarak tezahür etmekte; demokratik katılımın özünü ve anlamını zayıflatmaktadır.

Daralan demokratik alan

Feminist örgütler -özellikle emekçi, köylü ve yerli mücadeleleriyle omuz omuza verenler- aktivizmin kolayca “yıkıcılık” olarak damgalandığı bir iklimde faaliyet yürütmektedir. Başta “kırmızı etiketleme”(2) olmak üzere; gözetleme, taciz ve yasal yıldırma politikaları; feministleri, insan hakları savunucularını ve ilerici oluşumları doğrudan hedef almaktadır. Özellikle Filipinler’in Mindanao bölgesinde, kırsal kesimlerde ve çatışma bölgelerinde yaşayan taban kadın liderleri katmerli risklerle karşı karşıyadır. Toprak hakları, doğanın korunması ve emek meseleleri etrafında örgütlenen kadınlar, genellikle onları susturmayı ve itibarsızlaştırmayı amaçlayan cinsiyetçi tehditlere maruz kalmaktadır. Otoriter konsolidasyon; güvenlik güçlerini ve devlet denetimini tahkim ederken, her türlü muhalefeti “istikrara yönelik bir tehdit” olarak yaftalamakta ve dönüştürücü feminist politikanın alanını daraltmaktadır.

Ekonomik güvencesizlik ve toplumsal yeniden üretim

Süregelen neoliberal yeniden yapılanma; enflasyonu, borç yükünü ve iş güvencesizliğini tırmandırmıştır. Kadınlar bu ekonomik şokları; görünmeyen ücretsiz bakım emeği ve kayıt dışı çalışma yoluyla soğurmaktadır. İş gücü ihracatına dayalı politikalar, milyonlarca Filipinli kadını ülke dışındaki işlerde çalışmaya zorlayarak aileleri parçalamakta, öte yandan küresel bakım zincirlerini beslemeye devam etmektedir. İşçi sınıfı kadınlar; hiçbir güvencesi olmayan, yasal korumadan yoksun ve sözleşmeli çalışma koşullarıyla karşı karşıyadı

Ekolojik kriz, hayatta kalma mücadelesini daha da katmerlendiriyor. Özellikle Mindanao gibi daha kırılgan bölgelerde süper tayfunlar, seller ve kuraklıklar; gıda güvensizliğini, yerinden edilmeleri ve kadınların üzerindeki ücretsiz ev içi emeği artırmaktadır. Günlük hayatta kalma çabası daha yakıcı bir hâle geldikçe, kadınların sürdürülebilir bir siyasi katılım için ayırabilecekleri zaman, enerji ve kaynaklar da tükenmektedir. Buna rağmen, yaşanan ekolojik adaletsizlik; pek çok kadını iklim adaleti ve hesap verebilirlik için kolektif olarak örgütlenmeye mecbur bırakmaktadır.

Militarizasyon

Kırsal bölgelerde ve kentsel çeper topluluklarındaki militarizasyon, örgütlenme zeminini bozmakta ve güvensizliği artırmaktadır. Ayaklanma karşıtı stratejiler ve genişletilmiş gözetleme mekanizmaları “istikrar” adına meşrulaştırılsa da bu uygulamalar özellikle ekstraktivizm (doğa talanı) ve toprak çatışmalarından etkilenen bölgelerde muhalefeti bastırma işlevi görmektedir. Yerinden edilme, şiddet ve psikolojik yıldırma politikalarının tüm ağırlığı, çoğu zaman doğrudan kadınların omuzlarına binmektedir. Bu korku iklimi, açık siyasi katılımı caydırmakta ve feminist savunuculuğu kısıtlamaktadır.

Feminist mücadeleyi sürdürmek

Buna karşılık Mindanao’daki feminist hareketimiz; baskı altında direnişi sürdürmek ve kadınların kurtuluşunu daha geniş bir sistemsel dönüşümle ilişkilendirmek amacıyla kolektif ve sınıf temelli stratejiler geliştirmektedir.

  1. Taban örgütlenmesini güçlendirmek: Köylüler, kırsal bölge kadınları, yerli halklar ve kent yoksulları arasında kadın örgütlenmelerini yoğunlaştırıyoruz. Feminist ilkeleri sınıf mücadelesiyle bütünleştiren bu yapılar; toprak, ücret, gıda ve kamu hizmetleri gibi günlük hayatta kalma meselelerini politikleştirirken bir yandan da özgüvenin kolektif inşasında rol oynuyor.
  2. Kolektif kesişimsel ittifaklar: Köylü hareketleri, işçi sendikaları, kent yoksulları, yerel mücadeleler ve LGBTQ+ topluluklarıyla ittifaklarımızı derinleştirdik. Bu ittifaklar; toplumsal cinsiyet adaletini anti-emperyalist, anti-feodal ve anti-oligarşik kampanyalarla bütünleştiriyor. Kentsel ve kırsal hareketler arasında bağ kurarak sivil alanı büyütüyor ve geniş tabanlı direnişi güçlendirebiliyoruz.
  3. Yerelden uluslararası dayanışmaya: Mindanao’daki dayanışma; haklar, gıda egemenliği ve barış inşası etrafında örgütlenen “Üçlü Halk” (Tri-people) (3), yani Yerli Halklar/Lumadlar, Müslümanlar/Morolar ve göçmen yerleşimciler ile başlar. Madenciliğe ve militarizasyona karşı yürütülen yerel mücadeleler ile kendi kaderini tayin hakkı arayışı; neoliberalizm ve iklim adaletsizliğiyle yüzleşen dünya çapındaki yerli ve feminist hareketlerle yankılanmaktadır. Taban örgütlenmesindeki kadınlar, yerel eylemlilikleri uluslararası savunuculuk ağlarına bağlayarak yerelleşmiş direnişi kolektif bir küresel güce dönüştürüyor.
  4. Ekososyalist alternatifleri güçlendirmek: Sürdürülebilir tarım ve agroekoloji; toprağın ve kadın emeğinin kapitalist sömürüsüne meydan okumaktadır. Organik tarımı, gıda egemenliğini ve kaynakların topluluk tarafından yönetilmesini savunan taban örgütlenmesindeki kadınlar hem ekonomik özerkliklerini hem de siyasi temsil güçlerini inşa ediyor. Ekososyalist uygulamalar; ekolojik yenilenmeyi toplumsal cinsiyet özgürleşmesiyle bütünleştirerek toplumsal, ekonomik ve çevresel adalet için dönüştürücü bir mücadele yürütmektedir.

Bu stratejiler hep birlikte; maddi gerçekliklere, kolektif mücadeleye ve sistemsel dönüşüme dayanan bir feminist politikayı yansıtıyor. Bu politika, kadınların siyasi katılımının resmi temsilin sınırlarını aşarak, dönüştürücü bir güce evrilmesi gerektiğini savunuyor.

***

Pakistan: Ayesha Ahmad

Halkın Hukuku Partisi

Otoriterleşen rejimlerin, artan savaş politikalarının ve kadın haklarına yönelik gerici dalganın küresel ölçekte belirginleştiğine şahitlik ediyoruz. Sizin yürüttüğünüz örgütlenme deneyimi ışığında; bu siyasi atmosferde 8 Mart, mevcut saldırılara karşı nasıl bir stratejik mevziyi temsil ediyor?

Pakistan’da feminist mücadele tarihsel olarak otoriterliğe karşı verilen daha geniş mücadelelerin içinden doğmuştur. Bunun önemli dönüm noktalarından biri, General Ziya-ül Hak’ın askerî diktatörlüğü dönemidir (1977–1988). Ziya’nın “İslamlaştırma” politikaları Hudood Kararnameleri gibi kadınlara karşı ayrımcı yasaların yürürlüğe girmesine yol açmıştır. Buna karşılık feminist aktivistler 1981 yılında Women’s Action Forum’u (WAF) kurarak bu yasalara karşı protestolar örgütlemiş ve kadın haklarını demokrasi ve sivil özgürlükler mücadelesiyle ilişkilendirmiştir. Bu dönem, toplumsal cinsiyet baskısını devlet iktidarı ve siyasal otoriterlikle birlikte ele alan feminist bir direniş geleneğinin temelini atmıştır.

8 Mart 2026’ya yaklaşırken, ülkenizde kadın mücadelesi şu anda hangi siyasi ve ekonomik talepler etrafında şekilleniyor?

Pakistan’da feminist mücadelenin en acil taleplerinin önemli bir kısmı işçi sınıfından kadınlardan gelmektedir. Hazır giyim sektöründe, tuğla ocaklarında, tarımda ve kayıt dışı emek alanlarında çalışan kadınlar; eşit işe eşit ücret, güvenceli sözleşmeler, doğum izni ve güvenli çalışma koşulları talep etmektedir. Kadınlar Pakistan’daki güvencesiz emek gücünün önemli bir bölümünü oluşturmasına rağmen düşük ücretlerle çalıştırılmakta ve çoğu zaman resmi emek korumalarının dışında bırakılmaktadır.

Bunun yanında feminist mücadele giderek daha fazla iklim adaleti ve ekonomik egemenlik meseleleriyle de bağlantı kurmaktadır. 2022 yılında Pakistan’da yaşanan ve milyonlarca insanı yerinden eden yıkıcı seller özellikle kırsal bölgelerde yaşayan kadınları ve gayriresmî yerleşimlerde yaşayan toplulukları ağır biçimde etkiledi. Yerinden edilen birçok kadın bugün sanayi bölgelerinin yakınındaki güvencesiz yerleşimlerde veya geçici barınaklarda yaşamaktadır.

Bu nedenle feminist gruplar toplumsal cinsiyet adaletini daha geniş yapısal meselelerle ilişkilendirmektedir. İklim tazminatları, toplumsal cinsiyet adaletini gözeten vergilendirme politikaları ve borç adaleti gibi talepler giderek daha fazla gündeme gelmektedir. Bu yaklaşım, Pakistan’ın dış borcu ve uluslararası finans kurumları tarafından dayatılan kemer sıkma politikalarının toplumsal cinsiyete dayalı ekonomik eşitsizlikleri daha da derinleştirdiğini vurgulamaktadır.

Pakistan’da Aurat March son yıllarda feminist mobilizasyonun önemli bir alanı haline geldi. Hareket politik ve örgütsel olarak nasıl gelişti? En önemli kazanımları ve bugün karşılaştığı temel engeller nelerdir?

İlk kez 2018 yılında düzenlenen Aurat March (Kadın Yürüyüşü), Pakistan’daki feminist mobilizasyonun günümüzdeki en görünür ifadelerinden biri haline gelmiştir. Her yıl 8 Mart´ta örgütlenen bu yürüyüş, öğrencileri, işçileri, sendika aktivistlerini, köylüleri ve toplumsal cinsiyet azınlıklarını geniş bir feminist talepler platformunda bir araya getirmektedir.

Aurat March aynı zamanda farklı feminist yaklaşımlar arasında bir köprü kurmaya çalışmıştır. Bedensel özerklik ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetten korunma gibi talepler ile emek sömürüsü, karşılıksız bakım emeği ve ekonomik adalet gibi sosyalist feminist perspektifleri aynı mücadele alanında buluşturmuştur. Bu açıdan bakıldığında Aurat March’ın en önemli kazanımlarından biri, feminist hareketi geniş toplumsal kesimlerle buluşturması ve kadın emeği ile toplumsal cinsiyet eşitsizliği arasındaki bağlantıyı görünür hale getirmesidir.

Ancak hareket ciddi engellerle de karşı karşıyadır. Muhafazakâr gruplar feminist taleplere karşı Haya March (İffet Yürüyüşü) gibi karşı gösteriler düzenleyerek geleneksel ahlak ve “iffet” söylemini öne çıkarmaktadır. Feminist aktivistler aynı zamanda yoğun taciz kampanyalarına, hukuki baskıya ve Pakistan’da siyasal baskının en tehlikeli araçlarından biri olan küfür (blasphemy) suçlamalarına maruz kalmaktadır. Bu suçlamalar çoğu zaman muhalefeti susturmak ve feminist söz alanını daraltmak için kullanılmaktadır.

Bugün politik ortam daha da zorlaşmıştır. Artan devlet baskısı, aktivistlerin izlenmesi ve kamusal protestolara getirilen kısıtlamalar örgütlenme alanını daraltmaktadır. Bu yıl bazı durumlarda Aurat March’ın önceki yıllardaki gibi düzenlenememesi, otoriter yönetimin kamusal alan üzerindeki kontrolünün giderek arttığını göstermektedir.

Buna rağmen feminist örgütlenme dayanışma ve direniş alanları yaratmaya devam etmektedir. Pakistan’da 8 Mart, yalnızca bir protesto günü değil; ataerkil yapıları ve onları sürdüren küresel ekonomik düzeni sorgulayan daha geniş bir politik mücadelenin parçasıdır.

***

Sözü bitirmeden önce, dünyanın farklı köşelerinde yankılanan o ortak çığlığı, kız kardeşlerimizin 8 Mart sloganlarını kendi dillerinde ve ruhlarında bir kez daha paylaşmak istedik:

Brezilya

  • “Pela vida de todas as mulheres: contra a fome, pela legalização do aborto, pelo trabalho digno, pelo reconhecimento do cuidado e pelo Buen Vivir!” (Tüm kadınların yaşamı için: açlığa karşı, kürtajın yasallaştırılması için, onurlu iş için, bakımın tanınması ve iyi bir yaşam (Buen Vivir) için!)
  • “Nossa resposta é organização, unidade e luta feminista!” (Cevabımız örgütlenme, birlik ve feminist mücadeledir!)
  • “Todas às ruas no 8 de março!” (8 Mart’ta herkes sokağa!)

Arjantin

  • “¡Ni una menos, vivas nos queremos!” (Bir kişi bile eksilmeyeceğiz, hayatta kalmak istiyoruz!)
  • “¡Somos cuerpos territorio defendiendo la vida!” (Bizler yaşamı savunan beden-topraklarız!)
  • “¡Contra el saqueo de nuestros bienes comunes y el ajuste del gobierno!” (Ortak varlıklarımızın yağmalanmasına ve hükümetin kemer sıkma politikalarına karşı!)

Meksika

  • “¡Aborto libre, gratuito y seguro en todo el territorio nacional!” (Ulusal toprakların tamamında özgür, ücretsiz ve güvenli kürtaj!)
  • “¡Justicia para las desaparecidas, ni un minuto de silencio!” (Kayıp kadınlar için adalet, bir dakika bile sessizlik yok!)
  • “¡Nuestra lucha es por la vida, no por la narrativa oficial!” (Mücadelemiz resmi anlatı için değil, yaşam içindir!)

Filipinler

  • “Laban Kababaihan! Makibaka, huwag matakot!” (Kadınlar Mücadeleye! Mücadele et, korkma!)
  • “Lupa, sahod, pagkain, ve serbisyo!” (Toprak, ücret, gıda ve hizmet!)
  • “System change, not climate change!” (İklim değişikliği değil, sistem değişikliği!)

Pakistan

  • “Asaan bachanay nahi, larnay aye hain!” (Urduca) (Kurtarılmaya değil, savaşmaya geldik!)
  • “Mera Jism, Meri Marzi!” (Urduca) (Benim Bedenim, Benim Kararım!),

 

  1. Çevirmenin Notu: “Beden-topraklar” (Cuerpos-territorios), Latin Amerika feminist mücadelesine özgü, kökleri yerli halkların direnişine dayanan politik bir kavramdır. Kadınların kendi bedeni üzerindeki egemenliği ile yaşadığı toprağı ve doğayı savunması arasındaki ayrılmaz bağı; bedene yönelik şiddet ile toprağın talan edilmesi (ekstraktivizm) arasındaki paralelliği ifade eder.
  2. Çevirmenin Notu: "Kırmızı Etiketleme" (Red-tagging), Filipinler’de devletin ve güvenlik güçlerinin; aktivistleri, insan hakları savunucularını veya muhalifleri hiçbir kanıt olmaksızın "komünist" veya "terörist" ilan ederek hedef göstermesidir. Bu uygulama, etiketlenen kişilerin suikastlara, yasa dışı tutuklamalara ve ağır şiddete açık hale getirilmesine neden olan sistematik bir devlet stratejisidir.
  3. Çevirmenin Notu: "Üçlü Halk" (Tri-people), Filipinler’in Mindanao adasındaki üç ana toplumsal kesimi ifade eden bir kavramdır: Bölgenin Hristiyanlaşmamış ve Müslümanlaşmamış yerli halkları (Lumadlar), Müslüman topluluklar (Morolar) ve adaya daha sonra yerleşmiş olan Hristiyan göçmenler. Bu kavram, adadaki tarihsel çatışmaları aşmak ve ortak bir barış ile dayanışma zemini kurmak amacıyla geliştirilmiştir.
Dünyanın Dört Bir Yanından Kadınlar 8 Mart’a Yürüyor
0:00 / 0:00