Geleceğin Belleği Üzerine

Geleceğin Belleği, 2025’in sonu itibariyle Dipnot Yayınları tarafından yayımlandı. On yazarlı çalışmanın derlenmesi görevini Ali Ekber Doğan üstlendi. Kitabın amacının tek cümleyle, Türkiye’nin çeşitli bölgelerindeki yerel ölçekli toplumsal ve siyasi mücadelelerin tekrar hatırlanmasını sağlayarak hem yerel hem de ulusal siyaset için geleceğin belleğini oluşturmak olduğu söylenebilir. Bu doğrultuda 1960-1980 arasında, farklı bölgelerdeki toplumsal mücadelelere odaklanan yazılara yer verilen derlemenin yazar kadrosunda ise; Ali Ekber Doğan, Cemil Aksu, Ciran Ay, Gülcan Ergün, Hade Türkmen, Hasan Durkal, Nursel Tabel Arslan, Selin Pelek, Sinem Yıldız ve Uğur Ülger yer alıyor.

Her ne kadar kronolojik bir şekilde her an hatırlanmasa da toplumsal mücadele hafızasının yarım asır sonra dahi, bugünkü gündelik siyaset pratikler ve üretilen politikalara kokusunun sindiği söylenebilir. Bu nedenle geçmişin tecrübelerine odaklanmak, bugünün siyasetini anlamak için bütünlüklü bir resim çıkarılmasını kolaylaştırabilir. Alper Çavuşoğlu, Geleceğin Belleği’nin ulaşmaya çalıştığı bu amacı konuşmak üzere, derlemeye “İstanbul Gaziosmanpaşa’da Göç, Kentleşme ve Solun Yükselişi (1960 –1980)” isimli makalesiyle katkı sunan Selin Pelek ve “Trakya’da Toplumsal ve Siyasal Mücadelenin Rotası (1960–1980)” isimli makalesiyle katkı sunan Sinem Yıldız ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Yazarlara hem bu değerli çalışmaya sundukları katkı hem de sorularımıza verdikleri yanıtlar nedeniyle teşekkür ediyoruz.

  • Kitabın giriş yazısında Ali Ekber Doğan ve Hasan Durkal, kitabı “yerelliklerin sol belleğini, ölümüne arzulayıp, neye benzeyeceğini tam anlamıyla bilemediğimiz, ‘gelecek güzel günler’i canlandırmak için giriştiğimiz çok boyutlu ve biçimli ortak yayın faaliyetinin ilk ürünü” olarak niteliyor. Buradan hareketle kitabın amacını açabilir misiniz? Çalışma, özellikle kendi bölümlerinizden hareketle bu çabayı nasıl gerçekleştiriyor?

Selin Pelek: Belki önce kitabın amacının ne olmadığından başlamak lazım. Bu “eski güzel günlere bir methiye”, bir nostalji kitabı değil. Aksine kitabımız, geleceği bugünden kurmak isteyenler için naçizane bir kılavuzluk iddiası taşıyor. Sosyalist bir gelecek mücadelesinin düne bakışının bu çerçeveden çizilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ne oldu da devrim fikri ülkenin hemen her yerinde, bugünden bakıldığında sağın en güçlü olduğu yerelliklerde bile, halk nezdinde teveccüh, itibar, taraftar kazandı? Sıradan insanların devrimci mücadeleye sempatisini, katılımını mümkün kılan neydi? Ve bugün ne eksik? Yarına neyi taşımalıyız? Kabaca bu sorular etrafında bir araya geldik ve yerelliklerde devrimci olmayı herhangi bir üst anlatı üzerinden ya da bir siyasetin penceresinden değil, bu mücadelenin sıradan neferlerinden dinledik.

Sinem Yıldız: Ben de Selin hocamın bıraktığı yerden devam edeyim. Bu kitap gerçekten “eski güzel günlere ağıt” hissiyle oluşmadı; tam tersine, bugünden yarına nasıl bakacağımıza dair yereldeki hafızayı diri tutma denemesi. Hepimiz için temel soru şuydu: Sol, büyük kent merkezli anlatıların dışında, Trakya’daki küçük köyler, mahalleler gibi “kenar, çeper” görülen yerelliklerde nasıl kök saldı? Hangi maddi süreçlerin üzerinde yükseldi? Bu yüzden hem sınıfsal hem mekânsal bir hikâye anlatmaya çalıştık hepimiz. Tekirdağ, Kırklareli, Edirne hattında tarımsal dönüşüm, traktörleşme, işçileşme, Çerkezköy ve Edirne’nin kalkınmada öncelikli yerler seçilmesi, Alpullu Şeker, Tekel Şarap fabrikaları gibi devlet eliyle kurulan işletmeler… Bu gelişmeler hem sosyo-ekonomik arka plan hem de solun filizlenmesini mümkün kılan somut zeminler. İkincisi, bu hafızayı sadece “büyük örgütler” üzerinden değil, yerel özneleşme ve ilişkisel ağlar üzerinden kurmaya çalıştık: Benim bölümümdeki karşılığı da özellikle Çorlu-Lüleburgaz-Keşan-Uzunköprü hattında İstanbul’la çift yönlü dolaşım, TÖB-DER, DİSK, İKD, mahalle dernekleri, köy işgalleri, kadın örgütlenmesi gibi örnekler oldu. Bunlara ek olarak şunu ısrarla yapmaya çalıştım: Kadınların, gençlerin, “adı tarihe yazılmamış” devrimcilerin deneyimini; parklardan kıraathanelere, fabrika yemekhanelerinden köy meydanlarına uzanan cinsiyetli ve sınıfsal mekân rejimiyle birlikte görünür kılmak. Çünkü yerelliklerin sol belleği ancak bu çoğullukla bugüne ve “gelecek güzel günler”e bağlanabiliyor.

  • Sinem hocam, yazınızda Trakya’nın Balkanlarla birlikte Osmanlı İmparatorluğu’ndan beri toplumsal değişimlerin yoğun olarak yaşandığı bir bölge olduğunu belirtiyorsunuz. Bu toplumsal değişimler ve bunlara sebep olan mücadeleler, 1960’lara gelindiğinde oradaki siyasetin hafızasında nasıl bir yer edinmiş durumda? Nüfus mübadelesi ve Rum, Bulgar, Ermeni ve Yahudi nüfusun zorla göç ettirilmesinin bu hafızanın oluşumuna ya da toplumsal yapının teşekkülüne nasıl bir etkisi var?

Sinem Yıldız: Ben Trakya’yı 1960’lara geldiğimizde, üst üste yığılmış birkaç “büyük kırılmanın” hafızasıyla hareket eden bir bölge olarak görüyorum. Nedir bunlar: Balkan Savaşları, işgal, mübadele, 1930’lar boyunca homojenleştirme ve “sınır bölgesi” olmaklıktan kaynaklı güvenlik politikaları, değişen mülkiyet ilişkileri; ilerleyen yıllarda İstanbul ile kurulan ilişkiler, bölgenin bir sanayi havzasına dönüştürülmesi için yapılan girişimler, İstanbul’un sanayiden arındırılma politikası olarak gelişen üretim alanları…

Saha görüşmelerinde ortaya da çıktığı gibi insanlar kendilerini hâlâ “muhacir, Pomak, Boşnak, Dramalı” diye tarif ediyor ama bu kimlikler, artık çok-kültürlü bir birlikte yaşam hafızasından çok devletin kurduğu milliyetçi çerçeveyle de birleşmiş durumda. Rum, Bulgar, Ermeni, Yahudi komşuların zorla göç ettirilmesi üzeri örtülen bir “ganimet ekonomisi” yaratıyor. Bu yüzden 1960’ların siyasî hafızasında, bir yanda “devlete borçluluk” ve sınırı bekleyen milliyetçi bir damar, öte yanda göç, el değiştiren mallar, toprak eşitsizliği üzerinden bir adaletsizlik bilinci var. Bu çelişkili hafızanın üzerine oturan sosyalistleşme süreçlerini daha fazla görünür kılmalıyız. Bu çelişkiyi şöyle açabilirim: Yani bir yandan mübadele ve sınır politikaları, “devlet bizi sahiplendi, yer verdi, korudu” duygusunu besliyor; sınırda yaşamak, askerî varlık ve milliyetçi dil, “devlete sadakat”i neredeyse varoluş koşulu gibi kodluyor. Bu, sağ siyasete açık çok güçlü bir alan yaratıyor tabii. Ama aynı süreç, öte yandan, içeride bir adaletsizlik hesabı da biriktiriyor. Emvâl-i Metruke’den kimlerin zenginleştiği, kimi ailelerin “1 liraya 10 liralık mal” sahibi oluşu, toprak dağılımındaki eşitsizlikler, kiracı-ortakçı köylülüğün kırılganlığı… Bunlar kuşaktan kuşağa aktarılan başka bir hafıza. Yani “devlet sayesinde ayaktayız” duygusuyla “bizimkilerin de haksız zenginleşme hikâyeleri var” çelişkileri iç içe duruyor. Benim yazıda yapmaya çalıştığım, sosyalistleşmeyi bu gerilimli zemin üzerine oturtmak: Muhacirlik deneyimi, sınıfsal konumlanış ve yerel sol örgütlenme aynı anda işliyor. Yani 19.yüzyıl başındaki mülkiyet dokusu, 1960’larda kır direnişleriye sonuçlanıyor.

  • Trakya’daki toplumsal hareketlilik içerisinde bulunmalarına karşın hem o dönem hem bugün için kadınların varlıklarının görünmezleştirildiğini, faaliyetlerinin ise İlerici Kadınlar Derneği ile sınırlı kaldığını belirtiyorsunuz. Bunun nedeni olarak ne gösterilebilir? Yerel dinamikler mi, yoksa makro siyasetin ve ataerkil düşüncenin yereldeki siyasetin üzerindeki hegemonyası mı bunun üzerinde daha etkili?

Sinem Yıldız: Bence bu görünmezlik iki katmanlı bir patriyarkal rejimin ürünü ve ikisi birbirini besliyor. Birincisi, tarih yazımının kendisi zaten erkek. Arşivler, sendika tutanakları, yerel gazeteler, hatta hatıratlar bile çoğunlukla erkek özne üzerinden yazılmış. Saha görüşmelerim de bunu destekler nitelikteydi: 11 görüşmeciden sadece 2’si kadındı. Daha fazla kadın ile iletişime geçtim ancak kendilerinde o dönemi anlatmaya hak görmediklerini ifade ettiler. Aslında bildiri dağıtıyorlar, sendikaya kadın örgütlüyorlar, kamusal haklara dair kampanyalar yürütüyorlar, tüm eylemlerde varlar kadınlar, elbette, ama “biz ne yaptık ki” deyip hafızanın taşıyıcısı olmaya yeterli görmüyorlar kendilerini. Görüştüğüm erkek tanıklardan bazıları anlatırken kadınlardan “abla, bacı” diye bahsediyor, ya da “kadın olmasına rağmen mücadeleyi sürdürdü ama aslında tek başınaydı” cümlesinde olduğu gibi istisna ve sembol olarak anabiliyorlar kadınları. Yani kadınlar orada, ama anlatının merkezine alınmıyor; İKD gibi örgütler de bu yüzden hafızada “adı olan tek kadın yapısı” olarak öne çıkıyor.

İkincisi, kadınların fiili varoluşunun önündeki ataerkil engeller… Kamusal mekân kullanımı da cinsiyetli: Erkekler kıraathanelerde buluşurken kadınlar için park “daha güvenli” bir alan. Bu hem o dönemde siyasal faaliyeti kısıtlıyor hem de bugüne hafıza köprüsü kurma çabasını zorlaştırıyor. Dolayısıyla sorun sadece yerel kültür değil; makro düzeydeki ataerkil sol tarih ve yerelde gündelik hayata sirayet eden patriyarkanın birleşimi kadınların hikâyelerini İKD çevresiyle sınırlıymış gibi gösteriyor. Benim derdim, bu çemberi kırıp İKD’yi da “isimsiz kadınları” da aynı hafıza haritasına yerleştirmek.

Bu söyleşi vesilesiyle küçük bir not da düşmek isterim: Kitabın birinci baskısında, farklı örgütlerde yer alan tanıkların birbirinden ayrışan bilgi, bellekleri ve bazı anlatıların o aşamada teyit edilememesi nedeniyle, ismi geçen bir kişiyle ilgili maddi bir hata bulunduğunu bana ileten bir okur oldu. Kendisine bu uyarısı için özellikle teşekkür ediyorum. Yeni baskıda ilgili kısmı daha doğru bir ifade ile düzelteceğim; bunu hem o kişiye hem de tarih yazımına karşı yerine getirilmesi gereken bir sorumluluk olarak görüyorum. Özellikle sözlü tanıklıklara dayanan çalışmalarda titiz karşılaştırma ve çok yönlü doğrulamanın ne kadar hayati olduğunu da bir kez daha hatırlatmış olayım.

  • Selin hocam, yazınızda Gaziosmanpaşa’nın 1960-80 yılları arasında hızlı göç alan yapısını ve dolayısıyla orada oluşan gecekondu mahallelerini, daha sonra bunların merkezle bütünleşerek bölgenin apartmanlaşmasını ele alıyorsunuz. Gecekondu mahallelerinde sınıf siyasetinin yürütülme pratikleri ve mekanizmaları hakkında neler söyleyebilirsiniz? “Geleceğin belleği” olarak bugün için çıkarılacak ne gibi dersler var?

Selin Pelek: 1960’lardan 12 Eylül darbesine değin süren zaman dilimi kitlelerin kendi çıkarlarıyla örtüşen talepleri, seçim, meclis vb. dolayımlarla değil; doğrudan özneleşerek, özgüvenle dillendirdikleri bir dönem. İstanbul’un kenar mahallelerinin bu özneleşme pratiğinde çok kritik bir noktada olduğunu düşünüyorum. Grevlerin örgütlenmesi, ev inşası dayanışmaları, dernekleşmeler… Bütün bunlar dünya ölçeğinde bir büyük kentte, ekonomik merkezde gerçekleştiğinde başka bir boyuta taşınıyor. 15-16 Haziran’ı düşünün örneğin. İşçiler yalnızca İstanbul’da hayatı durdurması, tüm Türkiye’ye hatta belki de ülke sınırlarını aşan bir potansiyel içeriyor. Bu anlamda kent emekçilerinin mücadelesini çok önemsiyorum ve bu konuya ilişkin geçmiş ve bugüne dair daha fazla araştırma yapılmasını diliyorum.

Tespit ettiğim kadarıyla, emekçi mahallelerinde sınıf siyasetinin yürütülme pratikleri önce orada var olmakta ısrarla başlıyor. Örneğin gündelik yaşama dokunan, herkesin kolayca erişebileceği bir dernek ve buradan neşet eden dayanışma örüntüleri. İmece usulü kömür taşımak gibi. Öte yandan geniş kitlelere yayılan aydınlanma/bilinçlenme hamlelerinde tabana erişimi ilmek ilmek ören idealist öğretmenlerin hakkını teslim etmek gerek. Okuma-yazma bilmeyen kadınlar için kurs açmakla kalmayıp, klasik romanların sesli okunduğu ev toplantıları düzenlemek bence bu mahallere nasıl nüfuz edildiğine dair bir fikir veriyor.

  • Salt yurt içinden değil yurtdışından, özellikle Balkanlardan Türkiye’ye gelen göçmenlerin yerleştiği ilçelerden biri olarak Gaziosmanpaşa’da, “bölgenin Avrupa’ya coğrafi olarak yakınlığı, çok uluslu ve kültürlü yapısı, sosyalist/komünist iktidar deneyimleri ile Anadolu göçmenlerinden farklı, örneğin kadınların çalışması ya da eğlence kültürü açısından daha açık ve özgür bir hayatın” tesis edilebildiğini söylüyorsunuz. Gecekondu mahallelerinde, geleneksel bir toplumsal formasyonun üstüne eklenen bu farklı bakış açıları ve yaşam tarzları nasıl bir dönüşüme yol açıyor? Burada birleştirici bir siyaset mümkün mü?

Selin Pelek: Gaziosmanpaşa; Eyüp, Bayrampaşa Zeytinburnu, Pendik gibi çeper ilçelerle benzer şekilde erken dönemde Balkan göçmenlerinin yerleştiği bir ilçe. Söylediğiniz gibi Doğu Bloku ülkelerinden bir şekilde sosyalist bir fikirle temas ederek ve ata topraklarından geri dönmeyecek şekilde gelen bu insanlar elbette Anadolu’nun köylerinden gelen ve köyle ilişkisini sürdürme imkânı olan göçmenlere nazaran farklı bir deneyim setine sahipti. Bu karşılaşma, sahadan çıkan sonuçlara göre, kente entegre olma açısından bir yayılım etkisi sağlamış görünüyor. Ancak yine de belirtmek isterim ki, emekçilerin siyasetle ilişkilerini edilgen bir seçmenliğin fersah fersah ötesine geçerek, fabrikaları durduran grevle DGM yasasını geri çektirme potansiyeline çıkardıkları bir düzlemde, bahsettiğiniz özgür hayat deneyimleri Balkan-Anadolu etkileşiminden daha fazlasını içeriyor. Bu insanlar, devrimci öznelere dönüştükçe, sanattan, kültürden, bilgiden beslenerek kendi hayatlarını da renklendirdiler ve geleceğe daha eşit bir yaşam bırakmak istediler diye düşünüyorum. Bugün tarikatlere, hemşeri derneklerine ve suç örgütlerine mesken olan bu mahallelerde “özgür bir yaşam” ancak toplumcu halkçı sosyalist bir birikim, bir fikriyatla gelişebilirdi, öyle de oldu.

  • Son bir soru: Geleceğin Belleği projesi gelecekte başka yayınlarla devam edecek mi?

Sinem Yıldız: Evet, aslında bu kitap bizim için uzun erimli bir çalışmanın ilk cildi. Geleceğin Belleği’ni tek bir kitapla kapatmayı hiç düşünmedik. Şu anda daha fazla yereli anlatacak ikinci kitap için hem yeni saha çalışmaları hem de arşiv taramalarıyla hazırlıklarımız sürüyor; başka bölgeleri de ekleyerek solun yerel coğrafyasını genişletmek istiyoruz.

Ama asıl hedefimiz sadece basılı kitaplarla sınırlı değil. Bu çalışmadan çıkan tüm verileri kullanarak, Türkiye’de sol yerellerde hangi mekânlarda, hangi örgütlerle, hangi aktörler üzerinden, nasıl bir eylem ve direniş repertuarı geliştiğini gösteren, herkese açık dijital bir harita hazırlamayı amaçlıyoruz. Mümkün olduğu ölçüde fotoğraflar, afişler, pankartlar, gazete kupürleriyle desteklenen, yaşayan bir sol hafıza atlası gibi düşünebilirsiniz.

Bir de bu proje aynı zamanda başka bir sorunun kapısını aralıyor: Bu yerellerde kapitalizmin gelişimi hikayesi hâlâ daha fazla açıklamaya, araştırmaya ihtiyaç duyuyor. Alpullu gibi devlet eliyle kurulan işletmelerde gerçekten kimler zenginleşti, yerel burjuvazi hangi ağlar içinden doğdu, sınıfsal harita nasıl kuruldu? Bu kitap ve devamı, biraz da bu daha uzun soluklu tartışmanın altyapısını oluşturacak.