Okuldaki Şiddetin İdeolojik Perdesi

Süleyman Akgül17 Nisan 2026

Türkiye’de son iki gün içinde okullarda gerçekleşen silahlı saldırılar, yüzeyde bireysel sapkınlıklar ya da “anlık cinnet” vakaları olarak sunulmaya son derece elverişli görünüyor. Ancak böylesi bir okuma, hem teorik olarak yetersizdir hem de politik olarak tehlikelidir. Çünkü suçu yalnızca bireye indirgeyen her yaklaşım, toplumsal yapının üretmiş olduğu koşulları görünmez kılar. Oysa açık konuşmak gerekir: Suç toplumsaldır. Fakat bu, failin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Suçu işleyen bireydir ve cezasını da o çeker; ancak o bireyi o noktaya sürükleyen maddi ve tarihsel koşullar sorgulanmadan hiçbir gerçek çözüm üretilemez. 

Bu saldırıları anlamak için, Türkiye’de son yıllarda derinleşen ekonomik kriz, yapısal yoksulluk, güvencesizlik ve toplumsal çözülme süreçlerini merkeze almak zorundayız. Eğitim kurumları, teoride toplumsal yeniden üretimin ideolojik aygıtları olarak işlev görür; yani mevcut düzenin değerlerini yeniden üretir, bireyleri bu düzene uygun biçimde şekillendirir. Ancak bugün Türkiye’de okul dediğimiz mekân, bu işlevini bile yerine getiremeyecek ölçüde aşınmış durumdadır. Okul artık yalnızca bilgi aktarımının değil, aynı zamanda sınıfsal çelişkilerin çıplak biçimde deneyimlendiği bir alana dönüşmüştür. 

Yoksulluk burada merkezi bir rol oynar. Derinleşen gelir eşitsizliği, öğrencilerin yaşam dünyalarını parçalamaktadır. Devlet okullarına ayrılan bütçenin kısılmasıyla, ücretsiz eğitim alternatifi olan İmam Hatip Okulları ücretsiz eğitimin politik bir zemine oturmasında başat rol oynamaktadır. Devlet okullarındaki yetersizlik göz önüne alındığında alternatif olarak İmam Hatip Okulları ya da özel okullar sunulmaktadır. Bu durum yalnızca ekonomik bir farklılık değil, aynı zamanda ontolojik bir yarılma yaratır. Çünkü birey, kendi varoluşunu başkalarıyla kurduğu ilişkiler üzerinden anlamlandırır. Sürekli aşağılanan, dışlanan, değersizleştirilen bir özne, kendisini toplumsal bütünlük içinde konumlandıramaz. Bu yabancılaşma, zamanla öfkeye, nefrete ve şiddete evrilebilir. 

Buna uyuşturucu kullanımının yaygınlaşması eşlik etmektedir. Türkiye’de özellikle gençler arasında artan madde bağımlılığı, yalnızca bireysel bir “ahlak zafiyeti” meselesi değildir; bu, doğrudan doğruya sistematik bir pasifleştirmenin belirtisidir. Gelecek perspektifi elinden alınmış, emek piyasasında yer bulma umudu zayıflamış, ailesel ve toplumsal destek mekanizmalarından kopmuş bireyler, kendilerini uyuşturucu maddelerin sunduğu geçici kaçışta bulmaktadır. Ancak bu kaçış, aynı zamanda şiddetin de zeminini hazırlar. Çünkü bağımlılık, bireyin hem bilişsel hem de duygusal regülasyonunu tahrip eder; onu daha öngörülemez ve daha kırılgan hale getirir. 

Çeteleşme olgusu da bu tabloyu tamamlayan bir diğer unsurdur. Devletin sosyal politikalar aracılığıyla doldurması gereken boşluk, bugün büyük ölçüde gayriresmî yapılar tarafından doldurulmaktadır. Mahallelerde, okullarda ve gençlik çevrelerinde örgütlenen bu yapılar, bir yandan bireylere aidiyet hissi sunarken diğer yandan onları şiddetin, suçun ve illegal ekonominin içine çeker. Bu, klasik anlamda bir “suça sürüklenme” değil, sistematik bir yönlendirmedir. Çünkü kapitalist kriz koşullarında, sistemin dışına itilen kesimler için alternatif yaşam stratejileri çoğu zaman suç ekonomileri ve kayıt dışı iktisat üzerinden şekillenir. 

Dolayısıyla okullardaki silahlı saldırıları, yalnızca bireysel patolojilerle açıklamak, bu çok katmanlı yapıyı inkâr etmek anlamına gelir. Burada söz konusu olan şey, toplumsal bir patolojidir. Ve bu patoloji, doğrudan doğruya üretim ilişkilerinin, sınıf yapısının ve ideolojik aygıtların krizinden beslenmektedir. 

Ancak burada önemli bir ayrımı net biçimde yapmak gerekir. Suç toplumsaldır demek, failin sorumluluğunu ortadan kaldırmak anlamına gelmez. Tam tersine, bu yaklaşım sorumluluğu daha derin bir düzleme taşır. Birey, eyleminin doğrudan failidir ve bu eylemin hukuki sonuçlarına katlanmak zorundadır. Aksi halde, toplumsal düzenin en temel ilkelerinden biri çöker. Ancak aynı anda şu gerçeği de kabul etmek gerekir: o birey, kendi başına, boşlukta var olan bir özne değildir. O, belirli bir tarihsel momentin, belirli bir sınıfsal konumun ve belirli bir ideolojik formasyonun ürünüdür. 

Bu noktada egemen söylemin işlevi devreye girer. Medya ve siyasal iktidar, bu tür olayları genellikle “bireysel sapkınlık”, ya da belirli bir topluluğu ötekileştirmek için bir araç olarak çerçeveler. Böylece sistem kendisini aklamış olur. Suçlu vardır, cezalandırılır ve mesele kapanır. Oysa bu yaklaşım, her yeni saldırının zeminini hazırlayan koşulları olduğu gibi bırakır. Yani görünürde sert bir cezalandırma pratiği işletilse bile, gerçekte sistem kendi sürekliliğini garanti altına alır. Üstelik Türkiye’de cezasızlık kültürünün ne denli arttığına, burjuva ahlak ve hukuk yapısının işçinin, kadının, sendikalının, öğretmenin karşısında dururken tarikatları, holding sahiplerini, NATO yandaşlarını, Ülkü Ocakları’nı nasıl koruduğuna şahit olabiliyoruz. İlk adımda cezasızlığın caydırıcı cezalarla giderilmesi, bir ileri adım olarak da suç işlemeye meyledecek toplumsal koşulları değiştirmek, soruna karşı geçici çözümler yerine daha kalıcı ve uzun vadede çözümlere kapı aralayacaktır.  

Burada öfke duygusunu bastırmak değil, onu doğru yönlendirmek gerekir. Çünkü bu olaylar karşısında öfkelenmemek mümkün değildir. Ancak bu öfke, yalnızca fail bireye ya da onun ailesine yöneldiğinde, sistemin işine yarar. Öfkenin yönü, onu üreten koşullara çevrilmelidir. Yoksulluğa, eşitsizliğe, güvencesizliğe, eğitim sisteminin çöküşüne, gençliğin geleceksizliğine… Aksi halde, her yeni olayda aynı döngüyü tekrar ederiz: şok, öfke, cezalandırma ve unutma gibi duygusal ve reaktif cevaplarla anlık rahatlamalarla çözümsüz sorunları yeniden üretiriz.

ABD’deki Columbine Lisesi saldırısı sonrasında yaşanan tartışmaları hatırlamak, bugün Türkiye’de ortaya atılan açıklamaların ne kadar tanıdık—ve ne kadar yüzeysel—olduğunu görmek açısından oldukça öğretici. O dönemde de toplum, dehşet verici bir şiddet eylemiyle karşı karşıya kaldığında, meseleyi anlamak yerine hızla bir “günah keçisi” üretmeye yöneldi. Bu günah keçilerinden biri Marilyn Manson’dı. Onun müziği, estetiği ve “aykırı” duruşu, saldırının nedeni olarak sunuldu. Aynı şekilde video oyunları, gotik kültür ve gençlik altkültürleri de hedef tahtasına yerleştirildi. 

Bugün Türkiye’de okullarda yaşanan saldırılar sonrasında ortaya atılan “otizmliydi”, “bilgisayar oyunlarına bağımlıydı” gibi açıklamalar, tam olarak bu refleksin güncel versiyonudur. Bu açıklamalar, ilk bakışta bir neden sunuyormuş gibi görünür; ancak gerçekte hiçbir şeyi açıklamazlar. Daha doğrusu, açıklıyormuş gibi yaparak asıl açıklanması gereken şeyi gizlerler. 

Öncelikle şu noktayı netleştirmek gerekir: Otizm bir suç nedeni değildir. Otizim spektrum bozukluğu, bireyin sosyal iletişim ve davranış örüntülerini etkileyen nörogelişimsel bir durumdur; şiddet eğilimiyle doğrudan bir ilişkisi olduğuna dair bilimsel bir konsensüs yoktur. Aksine, otizmli bireyler çoğu zaman şiddetin faili değil, mağduru olurlar. Dolayısıyla bir saldırıyı “otizmle” açıklamak hem bilimsel olarak temelsizdir hem de zaten kırılgan bir konumda olan bir grubu damgalamaktan başka bir işe yaramaz. 

Benzer şekilde video oyunlarını hedef göstermek de aynı ölçüde indirgemeci bir yaklaşımdır. Evet, şiddet içeren oyunlar vardır; ancak bu oyunları oynayan milyonlarca insanın büyük çoğunluğu herhangi bir şiddet eylemine yönelmez. Eğer nedensellik bu kadar basit olsaydı, şiddet evrensel bir norm haline gelirdi. Oysa gerçeklik çok daha karmaşıktır. Oyunlar, ancak belirli toplumsal ve psikolojik koşullar altında, belirli bireyler için bir etki yaratabilir. Bu koşulları göz ardı ederek yalnızca oyuna odaklanmak, neden-sonuç ilişkisini tersine çevirmektir. 

Bu tür açıklamaların ortak bir özelliği vardır: Hepsi bireyi “anormal” ilan ederek sistemi aklar, bakışımızı toplumsal sorunlardan uzaklaştırıp bireye yöneltir. “O çocuk zaten farklıydı”, “zaten hastaydı”, “zaten oyun bağımlısıydı” denildiği anda, toplum derin bir rahatlama hissine kapılır. Çünkü sorun artık “bizimle” ilgili değildir; marjinal bir bireyin sapması olarak çerçevelenmiştir. Böylece kimse yoksulluğu, eşitsizliği, eğitim sisteminin çöküşünü, gençliğin geleceksizliğini konuşmak zorunda kalmaz. 

Daha net söylemek gerekirse: Bu açıklamalar bir tür ideolojik sis perdesidir. Toplumsal çelişkilerin üzerini örten, öfkeyi yanlış hedeflere yönlendiren ve sistemi sorumluluktan azade kılan bir mekanizma. Ve bu mekanizma çalıştığı sürece, her yeni saldırıdan sonra aynı cümleleri duymaya devam edeceğiz. 

Dolayısıyla mesele, “çocuk otizmli miydi?” ya da “hangi oyunu oynuyordu?” sorusu değildir. Mesele, o çocuğun nasıl bir toplumsal gerçeklik içinde şekillendiğidir. Bu soruyu sormadığımız sürece, verdiğimiz her cevap, gerçeğin etrafında dolanmakla yetinecek; ona asla temas etmeyecektir. 

Peki ne yapmalı?

Öncelikle, bu mesele güvenlikçi politikalarla çözülemez. Okullara daha fazla polis yerleştirmek, güvenlik kameralarını artırmak ya da cezaları ağırlaştırmak, yalnızca semptomlarla mücadele etmektir. Kanserden dolayı bedeninde ağrı hisseden birinin, kanseri ortadan kaldırmak yerine yalnızca ağrı kesici alması gibi bir durumdur bu. Zira hastalık daha derindedir. Asıl yapılması gereken, bu şiddeti üreten toplumsal koşulları ortadan kaldırmaktır. 

Birincisi, ekonomik eşitsizlikle mücadele edilmelidir. Bu, soyut bir “refah artışı” söylemiyle değil, somut ve devrimci yeniden dağıtım politikalarıyla mümkündür. Eğitim kurumları, sınıfsal uçurumların en keskin hissedildiği alanlar olmaktan çıkarılmalıdır. Her öğrencinin eşit koşullarda eğitim alabileceği bir yapı kurulmadan, bu tür şiddet olaylarının önüne geçmek mümkün değildir. Okullaşmayı laiklik ilkesinden uzaklaştıran ve ideolojik bir aparata indirgeyen İmam Hatipler kapatılmadan; çocuk işçiliğini ve çocukların emeğinin sömürüsünü meşrulaştıran ve legalize eden MESEM’ler kapatılmadan göstermelik müdahaleler uzun vadede sonuçsuz kalacaktır.  

İkincisi, gençlik politikaları radikal biçimde yeniden düşünülmelidir. Gençlerin yalnızca “geleceğin yetişkinleri” olarak değil, bugünün özneleri olarak ele alınması gerekir. Onlara gerçek bir gelecek perspektifi sunulmadığı sürece, umutsuzluk ve öfke büyümeye devam edecektir. Bu da şiddetin toplumsal zeminini besleyecektir. Çocukların birer birey olduğu vurgusu üzerinden kurgulanan ve özünde onları yalnızlaştıran öğretilerdense, takım sporları, topluluk olma bilinci, dayanışma gibi onların sosyal-oluşlarını da ortaya çıkaracak eğitim anlayışının müfredatın içerisinde karşılık bulacağı devrimci bir yeniden örgütlenme olarak eğitimin ele alınması gerekmektedir.  

Üçüncüsü, uyuşturucu ile mücadele yalnızca polisiye tedbirlerle değil, sosyal politikalarla yürütülmelidir. Bağımlılık, bir sonuçtur; nedeni ortadan kaldırmadan sonucu bastırmaya çalışmak, sorunu daha da derinleştirir. Rehabilitasyon merkezleri, psikososyal destek mekanizmaları ve toplumsal entegrasyon programları yaygınlaştırılmalıdır. 

Dördüncüsü, çeteleşmeye karşı mücadele, yalnızca baskı yoluyla değil, alternatif aidiyet biçimleri yaratarak yürütülmelidir. Spor, sanat, kültür ve kolektif üretim alanları, gençler için gerçek seçenekler haline getirilmelidir. Aksi halde, solun geri çekildiği yoksul mahallelerdeki boşluğu çeteler oldurmaya devam edecektir. Zeytinburnu Belediyesi’nin kağıt toplayan çocuklardan buz hokeyi takımı kurması, onların bir takım olma bilincini ve disiplinini edinmesiyle suçtan uzaklaşacağı bir ortam sunmuş oldu. 

Son olarak, eğitim sistemi köklü bir dönüşüme ihtiyaç duymaktadır. Okul, yalnızca disiplin ve itaat üreten bir mekanizma olmaktan çıkarılmalı; eleştirel düşüncenin, dayanışmanın ve kolektif bilincin geliştirildiği bir alan haline getirilmelidir. Aksi halde, eğitim dediğimiz şey, yalnızca mevcut düzenin yeniden üretimi olmaktan öteye geçemez. 

Sonuç olarak, okullardaki silahlı saldırılar ne tesadüftür ne de yalnızca bireysel sapkınlıkların ürünüdür. Bunlar, içinde bulunduğumuz toplumsal düzenin kaçınılmaz sonuçlarıdır. Bu gerçeği görmeden atılacak her adım, yalnızca yeni trajedilerin önünü açacaktır. Suçluyu cezalandırmak gerekir, evet. Ama suçu üreten düzeni sorgulamadan, onu yıkmaya ve değiştirmeye çalışmadan, hiçbir şey değişmeyecektir. 

Okuldaki Şiddetin İdeolojik Perdesi
0:00 / 0:00