Türkiye’de uzunca zamandır her yeni güne daha ağır bir toplumsal kırılma anı ile uyanıyoruz. Yaşanılan felaketler münferit olarak değerlendirilebilecek noktadan çok uzak. Her yeni yaşanan olay dahafazla şiddeti, cezasızlığın somut tekrarını ve derinleşen eşitsizlik duygusunu beraberinde getiriyor. Her seferinde içimizden taşan öfkeyi bir yerlere yönlendirmek istiyoruz elbette. Ama eleştiriyi, öfkeyi, mücadeleyi nereye yönlendireceğiz? Üst üste iki günde Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan olaylar bu uzun dönemin en sarsıcı örneği olarak önümüzde duruyor. Yaşanan olayları bir çocuğunsebep olduğu adli vaka olarak görmek ortada apaçık duran gerçeklere bakmamayı tercih etmek demek. Çocukların nasıl bir ülkede büyüdüğünü, nasıl bir kamusal atmosferde geleceklerini hayaletmeye çalıştıklarını, bu toplumdaki güç ilişkileri ağını görmeden sorunun temelini ıskalayacağımız aşikar. Bu noktada hızlı ve kesin yargılara varmak yerine “çocukluk” ile şiddet, güç ve cezasızlıkkavramlarının arasındaki çok katmanlı bağlara bir nebze daha yakından bakmanın olanları anlamak için faydalı olacağını düşünüyorum.
İlk Hedef: Televizyon Dizileri, Dijital Oyunlar ve Bireysel Silahlanma mı?
Toplumun her kesimini derinden yaralayan şiddet olayları sonrasında haklı refleks tepkiler ortaya çıkıyor: “televizyon dizileri sakıncalı, yasaklansın” veya “oyunlarda ne yapıyorlar bilmiyoruz, kapatılsın”. Bu ve bunun benzeri tekil ve yasaklayıcı tepkiler, sorunu mevcut ekosistemin yarattığı bir anomali gibi göstererek çok katmanlı sorunları net bir şekilde görmemizi engelliyor. Dijital çağın getirdiğişiddetin yeni temsil biçimlerini, kontrolsüz bireysel silahlanmayı veya dijital oyun dünyasındaki saldırganlığı bu ekosistemin dışında yer alan “kötü niyetli birkaç problem” olarak niteleyemeyiz. Ancakbunlar Saray Rejimi’nin yarattığı güç fetişizminin hem nedeni hem de sonucudur. Kanalları gezdiğimizde tanıştığımız “racon” kültürünün simgesi karakterler; işlenen cezasızlık örneklerine bukarakterlerin verdiği tepkiler, sokaktaki adaletsizliği çocukların zihninde “güçlü abi” çözer onayını üreten bu kültür, adaletsizliğe karşı devletin yasal güvencesini sunamadığı durumda bireyselsilahlanma iştahını artıran “kendi adaletini kendin sağlama” arzusunun somutlanmış tezahürüdür.
Bir ülkede hukukun üstünlüğü ve güvenirliği askıya alınınca bireysel silahlanma eğilimi artar. Güç kullanımı gelmeyen adaletin arayışının bir biçimi olarak kültürleşir. “Hegemonik erkekliği” güçlendirenerkek egemen söylemler ile fiziksel ve kültürel şiddet ideolojik olarak köklerini zihinlerde güçlendirir. Ancak bu yapılar tekil yasaklarla ortadan yok olmaz. Çünkü bu öğeler Saray Rejimi’nin yıllarcabilinçli olarak pek çok aygıtla topluma aşıladığı “güçlü olan egemendir” yaklaşımının parçalarıdır. Bu döngünün kaçınılmaz sonucu olan şiddet olayları da bu tercihlerin nefes aldığı iklimin ta kendisidir.
Erken Feminist Uyarı: Dijital Yeraltında İnşa Edilen “Sanal Güç”
Kahramanmaraş’taki şiddet olayını gerçekleştiren çocuğun dijital ayak izlerine baktığımızda karşımıza manosferde (manosphere), “incel” kültürünün güçlü bir fenomeni olan Elliot Rodger’ı kullandığınıgördük. Bu fenomen dijital yeraltında “yetersizlik duygunu mutlak cezalandırma gücüne dönüştür” felsefesini taşıyan nihilist bir tanrı kompleksini temsil eder.
Tam da bu noktada hafızamızı tazelemenin değerli olduğunu düşünüyorum. Feministler olarak yıllardır ilk nüvelerini gördüğümüz zamandan bu yana dijital labirentlerde güçlenmeye başlayan “incel” kültürünün, kadın düşmanı algoritmalarla güçlenen manosferden yükselen seslerin kulak ardı edilecek cılız sesler olmadığını, büyük şiddet olaylarının güçlü öncül ayak sesleri olduğunu anlatmayaçalıştık, çalışıyoruz. Bu topluluklarda doğan nefretin sokaklara taşacağını ve şiddet vakalarına dönüşeceğini defalarca dile getirdik. Buna karşılık toplumsal cinsiyet eşitliğini doğanın fıtratına aykırıolarak gören ve feminist talepleri “bir avuç marjinalin aile yapısını zedeleyen istekleri” olarak niteleyen Saray Rejimi bu uyarıları göz ardı etmeyi tercih etti.
Saray Rejimi’nin Cezasızlık Kalkanı ve “Sessiz” Müfredat
Bu noktada asıl bakmamız gerekenin çocukların şiddeti öğrenme yaklaşımının hangi kurumlar ile meşrulaştırıldığı ve hangi cezasızlık yaklaşımıyla mühürlendiği olduğunu düşünüyorum. Şiddet sadeceyetersizliğin bir ürünü değil, aynı zamanda bir güç ve etki pratiğidir. Mevcut iktidar kendisi için işlevli olanı suç işlese dahi korur; kendi ideolojisine uzak olanı sebepsiz suçlu ilan ederse, çocuklar busiyasi atmosferde çok erken yaşta şiddet sonucunda “zaten hiçbir şey olmayacak” duygusunu içselleştirecektir. Bu durum kuşkusuz yalnızca ailenin yetiştirme yaklaşımı olarak değerlendirilemez. Hukukun üstünlüğünden yoksun bir coğrafyada büyüyen çocuk yasaları kendisini sınırlandıran bir kural olarak görmez. Yasaları ihtiyaç halinde başkalarını ezebilmek için kullanılacak bir ayrıcalık olarakgörmeye başlar.
Ailedeki otoriter baba figürü, ekrandaki kendi adaletini kendi sağlayan abisi, dijital mahallesindeki yetersizlik duygusunu şiddetle çözmesini öğütleyen fenomen ikonu ve yaşadığı coğrafyadaki elimolayların karşısında yargıdaki cezasızlık bilgisi aslında çocuk için sessiz bir müfredat haline gelir. Burada şiddet bir anormallik değil, rejimin tebaasına vaat ettiği ontolojik bir güvenlik alanıdır: “Güçlüysenvarsın; işlevliysen masumsun.”
Geleceksizliğin Nihilizmi ve Sömürünün Şiddeti
Gençlerin içindeki öfke dalgasının nedenini de doğru nitelemek gerekir. Bu öfke Saray Rejimi’nin kurduğu sistemin yarattığı derin geleceksizlik ve nihilizmin dışavurumudur. Umutlarını, geleceğe dairhayallerini sermayeye ve tarikatlara feda etmeye zorlanan gençler, bu sistem içerisinde nefes alabilecek bir alan bulamıyorlar. Çocuklarına bir öğün yemek bile vermeyen, MESEM gibi uygulamalarlaçocukları korumasız iş yerlerine mahkum eden bu iktidar; gençlere barınma imkanı sağlamıyor, güvencesiz ve geleceksiz çalışma koşullarına mecbur bırakıyor.
Bu noktada Federici’nin yeniden üretim krizine dair yaptığı vurguyu hatırlamamızın önemli olduğunu düşünüyorum. Çocuklar için “gelecek” kelimesi artık umut değil, tehdit anlamına geliyor. Dijital dünyadaki nefret söylemi, kamusal alanda şiddetin cezasız kalacağı bilgisiyle birleştiğinde, şiddet çocuklar için bir tür “güç alanı” yaratma pratiği haline geliyor. Gençler üzerinde ağır bir yük oluşturan bu nihilizm, rejimin onları özne olarak tanımamasından, bir maliyet kalemi olarak görmesinden ve haksızlığa karşı ulaşabilecekleri tüm demokratik yolları kapatmasından kaynaklanmaktadır. Bu noktada, şiddet, rejimin sessiz müfredatının en başarılı öğrencileri tarafından, kendilerinden daha savunmasız olarak algıladıkları kişilere karşı gerçekleştiriliyor.
Kurumsal Terk Edilmişlik: Pedagojik İflas
Açıkça ifade etmek gerekirse Yusuf Tekin döneminde Milli Eğitim Bakanlığı, kamu hizmeti işlevini yitirmiş, ideolojik ve ekonomik çıkarları önceliklendiren bir araca dönüşmüştür. Okullar artık toplumsalbarış ve eşitlik için çalışan kamusal alanlar olmaktan çıkmıştır.
Müfredatta yapılan bilimden ve laiklikten uzak yapılan değişiklikler, toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlılığın önemsizleştirilmesi, eleştirel düşünmenin eğitim pratiklerindeki eksikliği ve bilimselpedagojinin gerici protokollerle değiştirilmesi, çocukların “iyi insan” olabilmesi için temel kavramları öğrenmesini engellemektedir.
Otoriterliğin kuşattığı okullar çocukları özne olarak görmek yerine yönetilmesi gereken nesneler olarak görmektedir. Başkalarının sınırlarına saygı duymanın göz ardı edildiği bu “manevi” ortamda güçsahibine hükmetme yetkisini doğal olarak bahşeden bu iklim, zayıf görünene itaat etmeyi bir erdem olarak pazarlamaktadır. Bu, şiddeti önleyen kamusal kalkanın devlet tarafından bilinçli bir şekildeortadan kaldırıldığı anlamına gelir. Okullar artık şiddeti önleyen yerler olmaktan çıkıp ona yeni bir dil ve ideolojik bir temel sağlayan kurumlara dönüşmüştür. Gençlerin önüne konulan bu pedagojikengeller onları ya ucuz iş gücü havuzuna ya da ideolojik araçlara dönüştürmeyi amaçlamaktadır.
Öğretmenler, mülakatlar, düşük ücretler ve yetersiz yöneticilerin baskısı yoluyla sistematik olarak proleterleştirilmiştir. Pedagojik özerklik kaybedilmiş; ÇEDES gibi projelerle rehberlik fırsatlarıengellenmiş ve öğretmenler, sınıfta şiddeti önleme rollerinden uzaklaştırılarak, yetersiz bürokrasi ve gerici protokollerle sadece sessiz müfredatın aktarıcılarına indirgenmiştir.
Bir Etik Zaruret Olarak İstifa: Kurumsal İflasın İtirafı
Türkiye’de çocukların ve gençlerin karıştığı şiddet olaylarında, Milli Eğitim Bakanlığı politikalarından kaynaklanan kişisel sorumluluklar açıkça belirtilmelidir. Bakanın görevde kalması olmuş olanlarınonaylanması demektir. Yusuf Tekin’in istifasını talep etmek, eğitim sistemini laik, bilimsel ve toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeten bir yapıda olmasını istemekle aynı anlama gelir.
Modern toplumda, çocukların güvenliğini ve gelişimini merkeze alan bir pedagojiyi inşa edemeyen, aksine cezasızlığı besleyen bir yapının sorumlusu olarak göreve devam edebilmek ahlaki olarakimkansızdır. İstifa, burada sadece bürokratik bir prosedür değildir. Toplumun yarasına karşı gösterilen asgari etik ciddiyettir. Neden bu karardan geri durduklarını da biliyoruz. Bu adım, çocukluğusömürüye, gençliği karanlığa ve eğitimi gericiliğe teslim eden bu pedagojik rejimin iflasının ilk resmi itirafı olacaktır. Eğer bu ülkenin çocukları güç ile adalet arasındaki anlamı yitirmişse, o koltuklardaoturanların mevcudiyeti bu suça doğrudan ortaklıktır.
Sonuç: Kederin İçinden Yeni Bir Yaşamı Örgütlemek
Bu durumu sadece “çocuk suçu” olarak okumak yerine otoriter-cezasızlık rejiminin ve erkek egemen siyasi pedagojinin tezahürüne örnek olarak okumamız gerekir. Karşımızdaki çocuklara baktığımızdabirer fail değil aynı zamanda bu sistemin kurbanlarını, şiddete hazırlanan özneleri görmeliyiz. Onları şiddetle sosyalleştiren, tahakkümü bir güç aracı olarak sunan ve eşitlik fikrini bir tehdit olarakkodlayan bizzat bu rejimin kurduğu ve beslediği sistemdir. Gerçek mücadele; cezasızlık rejimini dağıtan, okulların laik, bilimsel ve eşitlikçi pedagojisini yeniden kuran ve insanı güçle değil, sorumluluklatarif eden bütünlüklü bir siyasal hatla mümkündür. İşte bu nedenle bu acının siyasetini yapmak meşrudur.
İhtiyacımız olan şey derin bir kamusal dürüstlük ve kederle bu enkazı kaldırmaktır. Çocukların güç ile adalet arasındaki bağı yeniden öğrenebileceği; öğretmenlerin özgürleştiği, gençliğin ise “gelecek” kelimesini korkuyla değil, umutla yan yana getirdiği bir düzeni kurmak, bu siyasal failleri tasfiye etmekle başlayacaktır. Çünkü bugün çocukların içinden konuşan şey rejimin onlara miras bıraktığıdokunulmazlık bilgisidir. Biz, bu mirası ve inşa ettikleri karanlığı, kara düzeni reddediyoruz.




