Küresel Düzen Nereye? (1): Kapitalizm ve Emperyalizmin Krizi

İsmet Akça1 Haziran 2026

Türkiye siyasi tarihinin dinamikleri, en azından 19. yüzyılda dünya kapitalist sistemiyle eklemlenme sürecinden beri her zaman küresel kapitalizmin ve emperyalist sistemin dinamikleriyle de şekillendi. Bu ilişkilenme, İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD hegemonyası altında kurulan kapitalist-emperyalist düzen ve bloğa dahil olmayla organikleşti. Soğuk Savaş dönemi Türkiye kapitalizminin sermaye birikim stratejisinden kapitalist sınıf pratiklerine, anti-komünizm politikaları çerçevesinde darbelerden kontrgerilla örgütlenmelerine, faşist hareketin kurulmasından paramiliter yapıların şiddetine iç siyaset dinamiklerine dış siyaset içkindi. Bir başka deyişle emperyalizm Türkiye kapitalizmine ve onun siyasi ve devlet yapısına her zaman içkindi. 1980 sonrası neoliberal küreselleşme bu durumu daha da derinleştirdi. Ancak, AKP iktidarına denk gelen 21. yüzyılın ilk çeyreğiyle hem Türkiye’nin neoliberal kapitalistleşme süreci muazzam bir derinlik kazandı hem de emperyalist sistem içindeki konum ve ilişkilenmeler iç siyaseti her zamankinden daha güçlü belirler hale geldi. Dolayısıyla, Türkiye iç siyasetini anlamak aynı zamanda küresel siyasal gelişmeleri anlamayı belki her zamankinden daha fazla gerektiriyor. Bugün bildiğimiz dünya düzeninin sonunun geldiği ve yeni bir düzenin doğamadığı artık sadece eleştirel muhalif düşüncenin değil bizatihi kapitalist sınıfın ve onun siyasi, ideolojik, entelektüel temsilcilerinin de dillendirdiği bir gerçek. Örneğin, Kanada Başbakanı Mark Carney Dünya Ekonomik Forumu 2026 Davos toplantısında yaptığı ve uzunca bir alıntıya değer konuşmasında küresel düzendeki mevcut durumu çok çarpıcı ve açık bir şekilde dile getirdi:

Bugün dünya düzenindeki bir kırılmadan, hoş bir kurgunun sonundan ve sert bir gerçekliğin başlangıcından bahsedeceğim; burada jeopolitik, büyük ve ana güç olan jeopolitik, hiçbir sınıra, hiçbir kısıtlamaya tabi değil. Her gün büyük güç rekabetinin hüküm sürdüğü, kurallara dayalı düzenin giderek kaybolduğu, güçlülerin istediklerini yapabileceği ve zayıfların da katlanmak zorunda olduğu bir çağda yaşadığımız hatırlatılıyor gibi görünüyor… Uluslararası kurallara dayalı düzenin öyküsünün kısmen yanlış olduğunu, en güçlülerin işlerine geldiğinde kendilerini muaf tutacaklarını, ticaret kurallarının asimetrik bir şekilde uygulandığını biliyorduk. Ve uluslararası hukukun, sanığın veya mağdurun kimliğine bağlı olarak değişen bir titizlikle uygulandığını da biliyorduk. Bu kurgu faydalıydı ve özellikle Amerikan hegemonyası, kamu mallarının sağlanmasına, açık deniz yollarına, istikrarlı bir finansal sisteme, kolektif güvenliğe ve anlaşmazlıkların çözümü için çerçevelere destek verilmesine yardımcı oldu. Ritüellere katıldık ve söylem ile gerçeklik arasındaki uçurumları dile getirmekten büyük ölçüde kaçındık. Bu pazarlık artık işe yaramıyor. Açık konuşayım. Bir geçiş döneminde değil, bir kopuşun ortasındayız. Orta güçlerin dayandığı çok taraflı kurumlar – DTÖ, BM, COP – yani kolektif sorun çözme mimarisi tehdit altında. Sonuç olarak, birçok ülke enerji, gıda, kritik mineraller, finans ve tedarik zincirlerinde daha fazla stratejik özerklik geliştirmeleri gerektiği sonucuna varıyor. Bu, saf bir çok taraflılık anlayışı değil, kurumlarına güvenmek de değil. Bu, ortak noktaları yeterince paylaşan ortaklarla, konu konu işleyen koalisyonlar kurmak anlamına geliyor. Orta güçlerin birlikte hareket etmesi gerektiğini savunuyoruz, çünkü masada olmazsak menüde yer alırız. [1]

Bu açıdan son yıllarda yaşanan değişimi anlatmak için en çok alıntılan söz de Gramsci’den: “Kriz, tam da eskisinin ölmekte olması ve yenisinin doğamaması gerçeğinde yatmaktadır; bu geçiş döneminde (interregnum) çok çeşitli hastalıklı belirtiler ortaya çıkmaktadır.” Gramsci bu sözleri, bir hegemonya krizinin, bir otorite krizinin yaşandığı hale dair söylüyordu. Günümüz küresel siyasetine uyguladığımızda söz konusu olan ABD’nin hegemonyasının gerileyişi ve krizi, emperyalist hiyerarşiyi rızadan çok zora dayanarak yeniden düzenleme hamleleri ve bu bağlamda ortaya çıkan militarizasyon, yeni savaşlar, siyasal alanda yeni faşistleşme gibi semptomlar. Böyle bir küresel bağlam içinde orta güçte devletler de çeşitli konularda farklı ittifaklarla stratejik özerkliklerini arttırmak peşindeler. Küresel sistemde olan biteni, salt ve öncelikle Trump’ın marazi kişiliğiyle açıklamayacaksak, Trumpizmi (ya da Erdoğanizmi) salt liderlerin kişilikleri üzerinden değil onları mümkün kılan sosyo-ekonomik ve sosyo-politik ilişkiler üzerinden okuyacaksak, tam da bakmamız gereken yer, en genel bağlamda kapitalist-emperyalist sistemin içinden geçtiği hegemonya krizi olmalı.

Emperyalizm, en sade tanımla, kapitalizmin, küresel düzlemde, çeşitli kapitalist devletler arasında kurulu hiyerarşik yapısını mümkün kılan ilişkiler bütünüdür. Bu hiyerarşi içindeki pozisyonlar zırt pırt değişmemekle birlikte ezeli ebedi sabit de değildir. Bu yapılanmayı ve değişim dinamiklerini her ülkedeki kapitalist sınıf içi ve sınıflararası ilişkiler ile mücadeleler; öncelikle kapitalist sınıf aktörlerinin uluslararası düzlemdeki ilişkileri ve uluslararası düzlemde kendi sermaye bloklarını temsil eden kapitalist devletlerarası jeopolitik ve jeoekonomik ilişkiler ve mücadeleler belirler. Mevcut kapitalist-emperyalist sistemin hegemonya krizinin organik ilişki içinde iki temel uğrağı bulunmakta. Birincisi, neoliberal kapitalizmin 2008 sonrası derinleşen yapısal krizi ve bunun siyasal sonucu olarak ortaya çıkan yeni faşistleşme süreci. İkincisi, hegemonik gücünün gerileyişi ve kriziyle birlikte ABD’nin emperyalist sistemi zoru, askeri gücünü ön plana çıkararak yeniden yapılandırma arayışları.

Birinci Uğrak: 2008 sonrası neoliberal kapitalizmin hegemonya krizi ve yeni faşistleşme süreci

1970’lerde kapitalizmin içine girdiği yapısal kriz, daha sonraları neoliberalizm olarak adlandırılacak olan, sermayenin küresel ölçekte karşı-devrimci bir sınıf saldırısıyla aşıldı. Neoliberalizasyon sınıf ilişkilerinin ideolojik-politik düzeyde yeniden yapılandırıldığı yeni bir sermaye birikim rejimi ve devlet biçimi inşasının gerçekleştiği bir süreçti. Bu dönemde, ucuz emek, esnek üretim ve küresel tedarik zincirleri üzerinden üretim süreçleri büyük ölçüde küresel güneye kaydırıldı. Finansal liberalizasyonla birlikte finans sermayesi dünya ekonomisinde hakimiyet kurdu. 21. yüzyılla beraber buna dev teknoloji şirketlerinin yükselişi eklendi. Aynı süreçte sağlık, eğitim, barınma, enerji ve su gibi kamusal hizmetler ve alanlar yoğun bir özelleştirme ve metalaştırma dalgasına tabi tutuldu. Refah devletinin tasfiyesi, sendikasızlaştırma, güvencesizleştirme ve borçlandırma gibi politikalara dayanan otoriter emek rejimleri neoliberal dönemin temel karakterlerinden biri oldu. İşçi sınıfının ekonomik ve politik kazanımlarının silindiği ve siyaseten özne olmasının engelleneceği şekilde devletin ve siyasal alanın yapısal otoriterleşmesi de bu dönüşümün ayrılmaz bir parçasıydı. Her sorunu çözeceği iddia edilen piyasa ekonomisi fetişizmine (tapınmasına) dayalı neoliberalizm, sermaye sınıfının emekçilere yönelik büyük bir sınıf saldırısıydı.

Bu politikaların ürettiği ekonomik krizler, küresel yoksulluk ve temsili demokrasinin krizi 1990’larda neoliberalizmin hegemonya krizinin üç aşağı beş yukarı dünyanın birçok yerindeki ana dinamikleriydi. Buna karşı, sosyal yardımlara dayalı bir neoliberal refah rejimi, piyasa/şirketler – sivil toplum – devlet üçgeninin işbirliğine dayalı yönetişimci-düzenleyici devlet yapılanmasıyla hem piyasanın arızalarını düzeltme hem de siyasal katılımı sağlama iddiasıyla meşruiyet devşirme hamleleri geldi. Ancak düzenleyici neoliberalizm, sosyal neoliberalizm gibi çeşitli adlarla da anılan bu girişimler özünde daha fazla neoliberalizm anlamına geliyordu ve krizi çözmek bir yana daha da derinleştirdi.

2008 küresel krizi sonrasında neoliberal politikalara rıza üreterek hegemonya tesisi gitgide zorlaştı; sermayenin bazı fraksiyonları ve siyasal temsilcileri arasında da neoliberalizmin tıkandığı ve ötesine nasıl geçileceği sorusu önemli bir gündem konusu haline geldi. Kriz sonrasında Avrupa’dan ABD’ye, Arap coğrafyasından Latin Amerika ve Türkiye’ye uzanan geniş bir anti-neoliberal ve anti-otoriter halk hareketleri dalgası ortaya çıktı. Ancak alternatif bir hegemonya projesi ve bloğu tesis edemeyen bu küresel muhalefet dalgasına ve sermayenin toplumsal rıza üretme kapasitesindeki dramatik düşüşe verilen siyasal cevap küresel ölçekte yeni faşistleşme süreci oldu. [2] ABD’de Trumpizm, Avrupa’daki aşırı sağ hareketler, (çok yakın zamana kadar) Macaristan, Hindistan ve Türkiye gibi ülkelerdeki yeni faşistleşme sürecindeki otoriter-otokratik rejimler bu küresel eğilimin farklı tezahürleridir. Siyasal alanda emekçilerin ve ezilen toplumsal kesimlerin bağımsız özneleşme zeminlerine yönelik sert saldırılara, yurttaşlıkla ilintili seçme-seçilme gibi en asgari demokratik haklara yönelik saldırılar eşlik ediyor. Seçimlere dayalı sistem bir meşruiyet kaynağı olarak muhafaza edilse de asgari siyasal rekabet adaleti yok ediliyor. Yargının siyasal silah olarak kullanılması (lawfare), anayasasızlaşma, muhalefetin kriminalizasyonu ve iktidarın kişiselleşmesi bu yeni rejimlerin temel özellikleri arasında. Rıza üretme kapasitesi daraldıkça kapitalist devletlerin kurumsal mimarisinde baskı aygıtları öne çıkıyor; polis, ordu, istihbarat ve ceza aygıtları ulusal ve uluslararası cari ve potansiyel muhalefetleri zapturapt altına almak üzere yoğun bir işlev görüyor. İdeolojik alanda ise ırkçı, şoven, dinci ve (kadın ve LGBTİ düşmanı) patriyarkal ideolojiler hakimiyet kazanıyor; militarizm sistematik biçimde yükseliyor.

2008 sonrası dönemde kapitalistlerin sermaye birikim stratejileri açısından da kabaca iki ana yönelim şekillenmekte. Birincisi, finans sermayesinin liderliğinde neoliberalizmi “yeşil kapitalizm”, dijitalleşme ve sınırlı sosyal politikalarla restore etme girişimi. Bu yönelim siyasal söylemini kurallı-(ana)yasal ulusal ve uluslararası siyasal düzen tesisi üzerinden kuruyor. İkincisi ise liberal küreselleşmeye karşı daha korumacı, devletin ekonomik müdahalelerini arttıran ve sanayi sermayesi liderliğinde ulusal sermaye bloklarını destekliyor. Bu yönelim ise siyasal ifadesini ağırlıkla yeni faşistleşme süreci içinde buluyor, hem ulusal hem uluslararası siyasette çıplak güce dayalı siyaseti öne çıkarıyor. Ancak her iki programın ortak noktası açık: otoriter emek rejimlerini derinleştirmek, doğayı ve kamusal kaynakları daha yoğun biçimde sermaye birikimine tabi kılmak.

İkinci Uğrak: ABD Hegemonyasının Gerileyişi ve Emperyalizmi Yeniden Yapılandırma Arayışı

Krizin ikinci uğrağı, emperyalist sistem içinde ABD hegemonyasının gerileyişi ve buna karşı emperyalist sistem içi hiyerarşiyi ve ABD’nin hakimiyetini tahkim etme çabaları.

Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasıyla birlikte, hakim anlatıya göre iki kutuplu dünya sona ermiş, ABD’nin mutlak üstünlüğüne dayanan tek kutuplu bir dönem başlamıştı. “Tarihin sonu” tezleri altında küreselleşmeci neoliberal kapitalizmin evrensel ve nihai sistem olduğu, Pax Americana altında adeta ebedi bir barış dönemine girildiği ilan edildi. NATO gibi Soğuk Savaş kurumları da yeni döneme uyarlanmaya çalışıldı. 1990’larda Bosna Savaşı çerçevesinde yapılan müdahale “insani müdahale” söylemiyle çerçevelenir ve ardından NATO genişlemesi hız kazanırken; 21. yüzyılın hemen başında 11 Eylül saldırısını müteakip Afganistan (2001) ve Irak (2003) savaşlarında “terörle mücadele” doktrini bu yeniden yapılanmanın ana ideolojik çerçevesi haline geldi. Terörle mücadele söylemi ve yasaları ABD’den Türkiye’ye birçok ülkede iç toplumsal ve siyasal muhalefetin kontrolü açısından da öne çıktı. Aslında yaşanan şey, neoliberal küreselleşmeye dayalı kapitalist emperyalist düzenin taşıdığı çelişkilerin derinleşmesiydi. 2008 küresel krizi sonrasında ise emperyalist sistemin ve ABD hegemonyasının krizi daha açık bir biçim aldı.

Emperyalist sistem içinde hegemonik güç olmak yalnızca ekonomik üstünlük anlamına gelmiyor. Aynı zamanda küresel üretim, ticaret ve finans ilişkilerini düzenleyebilmek; uluslararası hukuk çerçevesini oluşturabilmek; güvenlik siyasetinin askeri ve polisiye mimarisini kurup sürdürebilmek anlamına geliyor. Hegemonya, diğer devletlerin ve onların sermaye sınıflarının bu hiyerarşik düzene rıza göstermesiyle mümkün. 19. yüzyılda bu rolü İngiltere, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaysa ABD üstlenmişti.

Bugün ise ABD’nin hegemonik kapasitesi özellikle Çin’in ekonomik yükselişi karşısında ciddi biçimde aşınmış durumda. Ucuz emeğe dayalı muazzam bir üretim üssü olarak Çin’i neoliberal küresel kapitalizm içine alarak kontrol altına alma stratejisi ABD açısından başta ticaret açıkları ve sanayisizleşme olmak üzere olumsuz sonuçlar üretti. Çin, sermaye yoğunlaşması, ileri teknoloji kullanımı, devasa sanayi ve altyapı yatırımlarıyla ve devletin muazzam rolüyle küresel bir ekonomik güç haline geldi. Daha 2018 itibariyle ABD imalat sektörlerinin %90’ından fazlasında (özellikle de tekstil, motorlu taşıtlar, elektrikli ekipman sektörlerinde) en önemli yabancı tedarikçi artık Çin’di. Amerikan askeri sanayisinin devamı için gerekli olan (nadir toprak elementleri, ileri teknoloji yarı iletkenler, manyetik malzemeler ve batarya bileşenleri gibi) kritik girdilerin tedariki de büyük ölçüde Çin’in kontrolünde. Özellikle nadir toprak elementlerinde, dünya cevher çıkarımının %70’ini ve işlemesinin %90’ını elinde tutuyor.[3] Çin, muazzam üretim kapasitesinden doğan sermaye ve mal fazlasını ihracat, liman ve yollar gibi altyapı yatırımları, ekonomik yardım ve kredi programları gibi araçlarla tüm dünyaya yayarak ABD’ye meydan okuyan küresel bir güç haline geldi.

Sanayi üretimi ve ticaret alanında Çin’in hakimiyetini geri çevirmek, bu gücün finans ve askeri alanlara doğru yayılmasını engellemek ABD’nin ana jeoekonomik ve jeopolitik stratejisi. Bu doğrultuda, ABD hala üstün olduğu finansal ve askeri gücünü kullanıyor. Bir yandan gümrük tarifeleri, teknoloji ambargoları, dolar sistemi (her ne kadar küresel rezervlerdeki payı gerilese de hala doların hakimiyeti söz konusu), ticaret yolları ve tedarik zincirleri üzerinde hakimiyet yeni dönemin temel jeoekonomik araçları. Bu jeoekonomik hedefleri sağlayabilmek için üstün olduğu askeri gücünü ön plana çıkardığı jeopolitik hamleler eşlik ediyor. Örneğin, 2003 Irak işgalinin Saddam’ın 2000’de petrol satışlarını Euro üzerinden yapmaya başlamasıyla, 2011’de Libya’ya NATO askeri müdahalesinin Kaddafi’nin 2009’da Afrika petrol ve doğalgaz ticaretini altın-dinar üzerinden yürütme hamlesiyle, Venezuela’da Maduro’ya yapılan askeri operasyonun 2017’den beri petrol ticaretinde Çin Yuanı gibi para birimlerini öne çıkarmasıyla da belirli bir ilişkisi olduğunu, tüm bunların da doların küresel gücünü koruyabilmek için olduğunu söyleyebiliriz. Tabii ki bu müdahaleler enerji kaynakları üzerindeki kontrol ve dünyanın kimsenin karşı koyamayacağı polisi olduğunu göstermek gibi hedeflerle ilişkiliydi.

Yine bugün Çin’i çevrelemek üzere ticaret yollarını kontrol mücadelesinde, Çin’in “Kuşak ve Yol Girişimi”nin karşısına ABD’nin Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) hamlesini yapması çeşitli askeri hamleleri ve jeopolitik düzenleme gereklerini de beraberinde getirmekte. Gazze’de soykırımla başlayıp, Lübnan’da Hizbullah’a yönelen, Suriye’de Esad rejimini devirerek HTŞ iktidarını tesis eden ve ardından İran’a yönelen savaşlar zinciri ABD ve İsrail’in Ortadoğu’yu bu yatırımlar açısından yönetilebilir kılmasıyla da çok alakalı. Ha keza, ABD’nin askeri-politik sıklet merkezini, Çin’i çevrelemek ve kontrol etmek üzere, Avrupa ve Ortadoğu’dan Hint-Pasifik bölgesine kaydırma stratejisi de.

Bugün 21. yüzyıl kapitalizmi koşullarında klasik emperyalist dönemin sistem içi rekabet, çatışma ve yeniden yapılanma dinamikleriyle karşı karşıyayız. Günümüz dünyasında enerji kaynakları, kritik mineraller, ticaret yolları, teknoloji, finansal kontrol alanlarındaki mücadele olağanüstü sertleşmiş durumda. Uluslararası ilişkilerde “kurallara dayalı düzen” söylemi çözülürken, yerini giderek çıplak bir güç siyaseti ve militarizasyon (askeri harcamaların artışı, askeri sanayilere yatırımlar, savaşlar ve savaş hazırlıkları) almakta. Emperyalist sistem yeniden yapılanma sancıları içindeyken ABD de elindeki tüm jeoekonomik ve jeopolitik araçları kullanarak küresel hiyerarşiyi kendi lehine yeniden tanımlamaya çalışmakta. Alt emperyalist hedefleri olan orta boy güçler dahil bütün devletler ve sermaye fraksiyonları da yeni güç ilişkileri içinde kendilerine yer açmaya çalışmaktadır.

[1] https://www.weforum.org/stories/2026/01/davos-2026-special-address-by-mark-carney-prime-minister-of-canada/.
[2] Örneğin bkz. Ugo Palheta, “22 Maddede Faşizm ve Antifaşizm. Zehir ve Panzehir”,https://birartibir.org/zehir-ve-panzehir/, 25 Eylül 2021; Şebnem Oğuz. “Günümüz faşizminianalojilerden kaçınarak anlamak için kavramsal bir olanak: Geç faşizm”,https://sendika.org/2025/04/gunumuz-fasizmini-anolojilerden-kacinarak-anlamak-icin-kavramsal-bir-olanak-gec-fasizm-723912, 05 Nisan 2025.
[3] Ekim Arbatlı, “Eski Tiran, Yeni Düzen: Neoliberal Modelin Krizi ve Tasfiyesi”,https://www.ayrim.org/dosya/eski-tiran-yeni-duzen-neoliberal-modelin-krizi-ve-tasfiyesi/#_ednref2,17 Mayıs 2025.

 

Küresel Düzen Nereye? (1): Kapitalizm ve Emperyalizmin Krizi
0:00 / 0:00