Tek Başına Yetebilme Yanılsaması Üzerine

Demet Yılmazkuday15 Temmuz 2026

İnsanlık tarihi çoğu zaman teknolojinin tarihi olarak anlatılıyor. Ateş, tekerlek, tarım, matbaa, buhar makinesi, elektrik, internet, yapay zekâ… Her yeni teknoloji yaşamı biraz daha kolaylaştırıyor, üretimi artırıyor, bilgiye erişimi genişletiyor. Bütün bunlar insanlığın büyük kazanımları. 

Ama her büyük teknolojik dönüşüm yalnızca yaşam biçimimizi değil, kendimizi algılama biçimimizi de değiştiriyor. Son zamanlarda kendime sık sık şu soruyu soruyorum: İnsanlık tarihinde birbirimize bugün olduğundan daha az ihtiyaç duyduğumuz başka bir dönem oldu mu? İlk bakışta cevap “evet” gibi görünüyor. Artık avlanmıyoruz. Kendi yiyeceğimizi üretmiyoruz. Yol sormuyoruz. Bankaya gitmeden para gönderiyor, birkaç dokunuşla alışveriş yapıyor, her işimizi ekran başından hallediyoruz. Günlük hayatımızın önemli bir bölümünü tek başımıza sürdürebiliyormuşuz gibi hissediyoruz. 

Bu hissiyat bütünüyle sahte değil. Tam tersine, gündelik deneyimimizden beslendiği için bu kadar güçlü. Evet, gerçekten de bankaya gitmiyoruz, sıraya girmiyoruz, sokağa çıkmadan doyabiliyoruz. Ancak bizi bu zahmetlerden kurtaran sistemin kendisi, tek başımıza inşa ettiğimiz bir dünya değil. Biraz durup düşününce tam tersini fark ediyor insan: Gündelik hayatımızın neredeyse hiçbir parçası tek bir insanın üretebileceği şeyler değil. Bir ekmek yalnızca onu fırına koyan ustanın değil; çiftçinin, tarım işçisinin, değirmencinin, kamyon şoförünün ortak emeğinin ürünü. Telefonumuz çalışıyorsa dünyanın dört bir yanındaki binlerce insanın ortak emeği sayesinde çalışıyor.  

Bu gözlem aslında yeni değil. Marx, bir metanın arkasındaki toplumsal emeği görünmez kılan şeye “meta fetişizmi” demişti. Elimizdeki nesne, onu var eden binlerce insanın emeğinden koparılmış, sanki kendiliğinden orada duruyormuş gibi görünür. Yirminci yüzyılın ortasında Leonard Read’in ünlü Ben, Kurşun Kalem denemesi de aynı gözlemden bambaşka bir sonuç çıkarıyordu: Tek bir kurşun kalemi bile tek başına üretebilecek hiçbir insan yoktur; onu görünmez bir iş birliği ağı var eder. Read bu görünmez iş birliğini piyasanın kendiliğinden düzen kurabilme kapasitesinin kanıtı olarak görüyordu. Liberallerin ortak emeğin en açık kanıtlarından birini bile piyasanın zaferi olarak okuyabilmesini ise başka bir yazıda tartışalım. 

Ama benim asıl dikkat çekmek istediğim başka bir şey. Mesele yalnızca karşılıklı bağımlılığın var olup olmaması değil; bu bağımlılığın bize nasıl göründüğü, gündelik hayatımızda nasıl deneyimlendiği. Belki de yaşadığımız çağın en büyük paradoksu tam da burada ortaya çıkıyor: İnsanın insana olan bağımlılığı tarihte hiç olmadığı kadar artıyor, ama karşılıklı bağımlılık da aynı hızla görünmezleşiyor. Teknoloji insanın insana olan ihtiyacı ortadan kaldırmıyor; bu ihtiyacı hissetme biçimimizi değiştiriyor. Çünkü ihtiyaç ile ihtiyaç duygusu aynı şey değil.  

İnsanlık tarihi boyunca insanlar birlikte hareket etmeyi yalnızca istedikleri ya da ahlaki olarak doğru buldukları için değil, buna mecbur oldukları için öğrendiler. İlk insanlar doğayla mücadele etmek, üretmek, kendilerini korumak ve daha sonra sömürüye, baskıya ve eşitsizliğe karşı direnebilmek için birlikte hareket etmek zorundaydı. Birlikte mücadele etmek yaşamsal bir mecburiyetti. Bugün insan türü tarihte hiç olmadığı kadar birbirine bağımlıyken, tarihte ilk kez bu mecburiyetin gündelik hayattaki sıcak hissi zayıflıyor.  

Bu gözlem, son yıllarda sosyal bilimlerde tartışılan başka bir olguyla da örtüşüyor. Robert Putnam, insanların ortak katılım pratiklerinden giderek uzaklaştığını ve bunun “sosyal sermaye” kaybına yol açtığını savunuyordu.i Benim tartışmaya açmak istediğim ise bu aşınmanın nedenlerinden biri. Belki de sorun yalnızca insanların birlikte hareket etmemesi değil; birlikte hareket etme ihtiyacını eskisi kadar hissetmemesi. Eğer öyleyse, sosyal sermayedeki aşınma nedenlerden biri değil, daha derindeki bir dönüşümün sonucu olabilir.Buradaki dönüşüm, teknolojinin bizi dünyadan ve başkalarından bütünüyle kopardığı ya da toplumsal bağları basitçe yok ettiği anlamına gelmiyor. Bu nedenle burada savunduğum şey, Albert Borgmann’ın teknoloji eleştirisini ya da Byung-Chul Han’ın dijital çağın narsisistik öznesine ilişkin çözümlemesini tekrar etmek değil. Benim dikkat çekmek istediğim kırılma daha farklı. Teknolojinin yarattığı konfor, insanın hayatta kalmak ve haksızlıklara direnmek için ihtiyaç duyduğu en temel siyasal refleksi, yani birlikte mücadele etme kapasitesini, fark edilmeden aşındırıyor olabilir. 

Yanılsama, tek başımıza yaşayabildiğimiz değil; başkalarının emeğini artık doğrudan deneyimlemiyor oluşumuzdur.  

Bu yanılsamayı gündelik hayatta en görünür hâle getiren şey ise teknoloji. Bir uygulamaya dokunuyoruz ve yemek kapımıza geliyor; bir düğmeye basıyoruz ve bankacılık işlemi tamamlanıyor. Yapay zekâ ise bu sürecin ulaştığı en son, en rafine nokta. Bir yandan yapay zekâ insanlık tarihinin en kolektif, binlerce yazılımcının, veri emekçisinin ortak emeğine dayanan ürünlerinden biri; öte yandan bize sunduğu deneyim bunun tam tersi. Karşımızda tek, kişisel ve anında yanıt veren sihirli bir asistan var. Sanki dünyanın bütün bilgisine kimseye gerek duymadan ulaşıyormuşuz hissi yaratıyor. Tek başımıza daha güçlü olduğumuz için değil; bizi buna inandıran gündelik bir deneyimin içinde yaşadığımız için “Biz” diye düşünmek giderek zorlaşıyor.  

İşte tam bu noktada, bu yapay özerklik zırhını delen kriz anları oluyor. Pandemi bunun en sarsıcı, en çıplak örneğiydi. Uzun zamandır görünmez olan o devasa bağımlılık ağı, bir virüsle kısa süreliğine yeniden yüzümüze vuruldu. Bir anda “temel çalışanlar” diye konuşmaya başladık; sağlık emekçileri, market çalışanları, kuryeler, temizlik işçileri olmadan tek bir gün bile hayatta kalamayacağımızı en derinden hissettik. Pandemi bize yeni bir şey öğretmedi, sadece uzun zamandır unuttuğumuz o hayati bağımlılık duygusunu yeniden görünür kıldı. Ancak kriz geçince, o görünürlük ve getirdiği dayanışma hissi de hızla kayboldu. Eğer normal zamanlarda bu hissiyatı kaybediyorsak, bunun siyasal sonuçları üzerine ciddi biçimde düşünmek gerekiyor. Çünkü birlikte hareket etmek, örgütlenmek ya da ortak risk üstlenmek yalnızca teorik bir fikir değil; tekrar edildikçe güçlenen toplumsal bir beceridir, bir reflekstir.  

Toplumların da tıpkı biyolojik organizmalar gibi kasları vardır: Birlikte üretme, birlikte karar alma ve birlikte mücadele etme kası. İnsan, tek başına yetebileceği yanılsaması içinde ne kadar uzun süre yaşarsa, bu kası o kadar az kullanıyor. Birlikte hareket etme gerekliliği daha az hissedildikçe pratik azalıyor, pratik azaldıkça refleks köreliyor. Refleks köreldikçe de kolektif eyleme geçmek, ortak kararlar etrafında kenetlenmek zorlaşıyor. Otoriterleşme çağında kendimize sormamız gereken can alıcı soru tam olarak budur: Neden hepimizi ezen ortak sorunlara giderek daha fazla bireysel çözümler arıyoruz? Neden en büyük toplumsal krizlerde bile ilk refleksimiz “Ben ne yapabilirim?” oluyor da “Biz ne yapabiliriz?” daha geç aklımıza geliyor? 

Belki de bugünün en çarpıcı örneklerinden biri tam da burada. Demokratik mücadele bile giderek dijital ortamlar üzerinden yürütülüyor. Bu başlı başına olumsuz bir gelişme değil. Dijital araçlar birçok toplumsal hareketin görünür olmasını, yayılmasını ve örgütlenmesini kolaylaştırabiliyor. Ama aynı zamanda katılmak ile katılmış hissetmek arasındaki sınırı da belirsizleştirebiliyor. Bir paylaşım yapmak, bir kampanyaya destek vermek ya da bir tepki göstermek, elbette örgütlü mücadelenin bir parçası olabilir. Fakat kimi zaman, onun yerini tutmamasına rağmen benzer bir psikolojik tatmin de üretebilir. Belki de en büyük risk tam burada. Bizi mücadeleden alıkoyduğu için değil; mücadele ettiğimiz hissini üretebildiği için. Yazının başında sözünü ettiğim tek başına yetebilme yanılsaması, burada ikinci bir biçim kazanıyor: (Tek başına) üzerine düşeni yapmış olmanın psikolojik tatmini. 

Bugün yeniden güçlendirmemiz gereken şey yalnızca örgütlerimiz değil; birlikte hareket etme kapasitemiz. Bunun yolu da birbirimize neden bağımlı olduğumuzu yeniden hatırlamaktan değil, bunu yeniden deneyimlemekten geçiyor. Bu hatırlama ise soyut bir zihin egzersiziyle mümkün olamaz. Ancak küçük, inatçı ve tekrar eden ortak pratiklerle, yeniden bir toplumsal refleks haline getirilirse anlam kazanır. Çünkü insan dün olduğu gibi bugün de başka insanlarla birlikte var olur. Belki de özgürlüğün ilk koşulu, bu mecburiyeti yeniden hissedebilmektir. 

Tek Başına Yetebilme Yanılsaması Üzerine
0:00 / 0:00