Amerikan Emperyalizminin Aparatı Olarak Aşırı Sağ ve Önlenebilir Karşı Devrim

Batuhan Eren11 Temmuz 2026

Yirmi birinci yüzyılın siyasi gerçekliğini şekillendiren dinamiklerin başında aşırı sağın yükselişi geliyor. Hem popülist hem de anti-demokratik sağ hareketleri kapsayan, temelde yerlilikçilik (nativism) ve otoriteryanizme dayanan bu siyasi eğilim, yabancı ve çoğulculuk karşıtlığı, etnik veya dini muhafazakarlık, müesses nizam karşıtlığı ve sosyo-kültürel otoriteryanizm gibi temalar çevresinde şekillenerek günden güne popülerleşiyor. Siyasi partilerden sivil toplum kuruluşlarına kadar geniş bir yelpazeye yayılan aşırı sağ gruplar, kurdukları ittifaklar ve yaydıkları fikirlerle ulus-ötesi bir karakter kazanarak küresel bir “karşı devrim” hareketi inşa etmiş durumdalar.i Bu karşı devrim hareketi, bugün sermaye sahipleriyle kol kola yürüyerek nice mücadeleyle elde edilmiş sosyal ve kişisel hakların aşınmasına, ekonomik ve kimliksel olarak dezavantajlı pek çok grubun hedef tahtasına konmasına yol açıyor. 

Bu yükselen eğilimin elebaşlarından biri olarak ise tanıdık bir yüz karşımıza çıkıyor: Amerikan emperyalizmi. Amerikan emperyalizmi, etki alanını genişletmek amacıyla söz konusu karşı devrimci muhafazakarlaşmayı bir aparat olarak kullanarak birçok ülkedeki aşırı sağ dalganın başlıca lokomotiflerinden biri hâline gelmiş durumda. Özellikle ilk Trump döneminde ivmelenen bu atılım, dış politikadaki yayılmacı müdahalelerin yanı sıra uluslararası etkinlikler ve ittifaklarla anti-demokratik ve ötekileştirici bir siyaset anlayışının küresel ölçekte normalleşmesinde başat bir rol oynuyor. Sivil toplum ve medya araçlarıyla topyekün bir kültür emperyalizmi yürütürken askeri kaynaklarıyla yayılmacı bir baskı düzeni inşa etmeye çabalayan güncel Amerikan politikası göz önünde bulundurulduğunda, aşırı sağın yükselişini Amerikan emperyalizminden ayrı düşünmenin imkansız olduğunu söyleyebiliriz. 

Amerikan Karşı Devriminin Güncel İki Sac Ayağı 

Amerikan yayılmacılığı ile aşırı sağ arasındaki bağı Soğuk Savaş dönemine kadar götürmek mümkün. Washington, komünizme ve Sovyetler’e karşı verdiği mücadelede yalnızca doğrudan müdahalelere başvurmamış; Latin Amerika’dan Güney Avrupa’ya uzanan geniş bir coğrafyada sağcı diktatörlükleri ve antikomünist hareketleri de desteklemişti. Şili’de Pinochet darbesine verilen destek, Kondor Harekâtı ya da Avrupa’daki “Gladio” yapılanmaları; “özgür dünya” söylemi altında sol karşıtı ve otoriter bir siyasetin ihraç edildiği erken örneklerdir. Bugün aşırı sağ hareketlerle ivmelenen muhafazakarlaşma dalgası, bu tarihsel mirasın 21. yüzyıla uyarlanmış bir devamı olarak okunabilir. Özellikle 2008 ekonomik buhranı ve 2010’lardaki göçmen kriziyle kuvvetlenen güncel dalganın ise ilk Trump döneminden itibaren iki ayak üzerinde ilerlediği söylenebilir. 

İlki, Trump yönetiminin bizzat kendi politika ve söylemleriyle yürüttüğü siyasi ayaktır. Milli muhafazakarlık söylemleri (beyaz, Hristiyan ve “kutsal aile” kimliği), göçmen ve azınlık karşıtı politikalar, LGBTİ+ haklarının kısıtlanması, iklim inkârcılığı, kurum karşıtlığı ve polis gücünün paramiliterleşmesi gibi hamlelerle yeni bir otoriterleşmenin önü açılmakta, bu model küresel ölçekte normalleştirilmektedir. Trump yönetiminin İtalya Başbakanı Meloni veya Macaristan’ın eski başbakanı Orban gibi liderlerle kurduğu yakınlık bu yaygınlaşmayı kolaylaştırırken; Başkan Yardımcısı J. D. Vance’in 2025 Münih Güvenlik Konferansı’nda Avrupalı liderlere “ifade özgürlüğü” dersi verip Almanya’daki aşırı milliyetçi AfD’ye açık destek sunması, bu siyasetin sınır ötesine nasıl taşındığını gösteren çarpıcı örneklerden yalnızca birkaçı. Yakında yayımlanacak araştırmamız, bu siyasi atılımların karşılık bulduğunu da gösteriyor: 2024 Avrupa Parlamentosu seçimleri sürecinde Avrupa’daki aşırı sağ aktörlerin Amerika merkezli siyasi ve toplumsal güçleri önemli bir müttefik olarak gördüğünü, kendi meşruiyetlerini transatlantik bir ittifakla pekiştirmeyi hedeflediklerini gözlemliyoruz. Bu ve benzeri çalışmalar, Trump döneminin siyasi hamlelerinin aşırı sağın yükselişindeki öncü rolünü doğrular nitelikte. 

İkinci ayak ise Heritage Foundation, American Conservative Union ve America First Policy Institute (AFPI) gibi düşünce kuruluşlarının, yapay zeka odaklı Palantir gibi şirketlerin ve Elon Musk gibi sermaye sahiplerinin ilerlettiği kültürel-toplumsal ayaktır.ii Heritage Foundation’ın hazırladığı “Project 2025” yol haritası bu ayağın programatik omurgalarından birini oluştururken; Amerika merkezli Muhafazakar Siyasi Hareket Konferansı’nın (Conservative Political Action Conference; kısaca CPAC) Budapeşte’de Orban’ın ev sahipliğinde düzenlenen Avrupa ayağı, çoğulculuk ve eşitlik karşıtı fikirlerin kıtada yaygınlaşmasında bir vitrin işlevi görmüştür. Elon Musk’ın sahibi olduğu X platformu üzerinden AfD’yi açıkça desteklemesi ve çeşitli Avrupa ülkelerinin iç siyasetine doğrudan müdahale niteliğindeki açıklamaları da bu kültürel seferberliğin dijital yüzünü oluşturuyor. Elbette aşırı sağın küresel yükselişi sadece Amerikan emperyalizmi ile açıklanamasa da bu örnekler özellikle kültürel anlamdaki Amerikan etkisini açıklıkla göstermekte. 

İki Dalgakıran Gelişme 

Bu hamlelere rağmen, dalgakıran etkisi yaratan iki gelişmenin bu yayılımı kesintiye uğratıp sol ve ilericiler için yeni hareket alanları açtığını iddia edebiliriz. İlki, 2025’te başlayan ikinci Trump döneminin dış politikasının uluslararası siyasette yarattığı kırılmadır. Yönetimin Avrupa’ya yönelik tarife tehditleri, Grönland’ı “satın alma” girişiminin doğurduğu egemenlik krizi, İran’a açılan savaş ve Filistin’deki soykırımına verilen kesintisiz destek, Avrupa ile Amerika arasındaki yakınlaşmayı sekteye uğratmıştır. Avrupalı yönetimlerin ilk kez ortak bir cephe kurarak Washington’a karşı misilleme araçlarını ciddi biçimde tartışmaya başlaması, kıtadaki aşırı sağ açısından da Amerikan modeline yaslanmayı güçleştiren bir ayrışma dönemini başlatmıştır. 

İkinci gelişme ise Nisan 2026’da yapılan parlamento seçimlerinde, 2010’dan beri iktidarda olan Orban’ın yenilmesidir. Orban’ın 16 yıllık yönetimi, farklı ülkelerdeki siyasi ve toplumsal aktörlere alan açarak Avrupa’da aşırı sağın ulus-ötesi bir nitelik kazanmasına öncülük etmiş; Amerikan etkisinin kıtaya yayılması için elverişli bir zemin hazırlamıştı. Nitekim seçimden yalnızca birkaç hafta önce Budapeşte’de Avrupalı milliyetçi grupları bir “Vatanseverler Kurultayı” çatısında toplamış; bugün aşırı sağ olarak niteleyebileceğimiz pek çok siyasi lider, Orban’a destek için sosyal medyadan ortak bir kampanya yürütmüştü. İktidara gelen merkez sağ Tisza Partisi’nin varlığı bu yenilgiyi doğrudan bir sol zafere çevirmese de Orban gibi kilit bir aktörün güçten düşmesi, kurduğu sınır ötesi buluşma merkezinin dağılmasına ve Amerikan öncülüğündeki muhafazakarlaşma dalgasında ciddi bir aksamaya yol açacak gibi görünmekte. 

Yeni Ulus-ötesi Cephe 

Bu kırılmaların açtığı alanı değerlendirmek, ilerici ve sol güçlerin de kendi ulusötesi cephesini kurmasına bağlı. Aşırı sağ sınır ötesi ağlarını nasıl ördüyse, sol da farklı ülkelerdeki müttefikleriyle bir araya gelmeli; ortak etkinlikler düzenlemeli, stratejilerini paylaşmalı ve yeni fikirler üretip yaygınlaştırmalıdır.iii Bunun nüveleri bugün mevcut: Bernie Sanders ve Yanis Varoufakis’in öncülük ettiği Progressive International ile DiEM25 gibi girişimler, sınır ötesi bir sol koordinasyonun mümkün olduğunu gösteriyor. 2000’lerin başında güçlenen küreselleşme karşıtı hareketler, Dünya Sosyal Forumu ve Sosyalist Enternasyonal gibi oluşumlar bugün daha sık hatırlanıp ders çıkarılması gereken modeller olarak değerlendirilmeli. Yakın dönemde Almanya’da Die Linke’nin gençler arasında yeniden yükselişi ya da New York’ta Zohran Mamdani’nin kampanyası ise, aşırı sağın güçlü olduğu zeminlerde dahi ikna edici bir sol siyasetin kitleselleşebildiğini kanıtlıyor. Geçtiğimiz aylarda faaliyetleri hız kazanan “NoToNato” gibi ulusötesi dayanışma hareketleri de son zamanlardaki önemli örnekler olarak karşımıza çıkıyor. 

Bu cephenin pratikte işlemesi için karşı devrimin doğurduğu ortak sorunların tespit edilmesi, farklı ülke ve bağlamlarda benzer sorunlara yol açan aktörlerin belirlenmesi ve bunlara karşı işbirliği temelli tedbirlerin geliştirileceği dayanışma ağlarının kurulması gerekiyor. Aşırı sağın ulusal siyasetteki yükselişini durduran stratejilerin paylaşılabildiği bu ağlar; gerek meclislerde, gerek sokaklarda, gerekse sosyal medyada bu karşı devrim hareketinin hem siyasi hem de kültürel ayağını küresel bağlamda geriletmek bakımından hayati önem taşıyor. 

Yazıyı bitirmeden, Türkiye’nin de bu küresel karşı devrim hareketinden payını aldığını hatırlamakta yarar var. AKP dönemindeki kutuplaştırıcı politikaların yarattığı toplumsal tahribatın ve sosyoekonomik yıkımın, sosyal medyanın da etkisiyle gençler arasında aşırı sağ fikirlerin yaygınlaşmasına zemin hazırladığı aşikar. Son dönemde güçlenen sol ve sosyalizm karşıtlığı, azınlık ve göçmen düşmanlığı ile aşırı milliyetçilik; yer yer hükümet karşıtı, seküler ve muhalif, yer yer milli güvenlikçi bir duruşla yan yana gelerek kendine yeni tarihsel referans noktaları arayan bir kitle oluşturuyor. “İttihatçılık” gibi alternatif bir kimlik ve tarih inşasına dayanan, “Enver Paşa” benzeri tarihsel kahramanlar üreten sosyal medya içerikleri, bu yükselişi anlamak için önemli ipuçları sunuyor. 

Yukarıda bahsettiğimiz ulus-ötesi direniş hattı kurulurken, eşzamanlı olarak yerel siyasette de bu karşı devrimle mücadele etmek için yapılması gerekenler var elbette. Bu noktada solun önündeki belki de en önemli görev, siyasi, toplumsal ve ekonomik sorunları ve sorumluları yalın bir dille ortaya koyan somut siyaset önerileri geliştirmek. İşçi, çiftçi ve emekli hakları, gelir eşitsizliği, barınma, eğitim ve sağlık gibi alanlar; aşırı sağın giderek daha çok ilgilendiği, ama solun zaten birikim sahibi olduğu konular. Özellikle bu alanlardaki mücadelelerin içinde yer alıp onları elindeki medya araçlarıyla daha görünür kılmak; sorumluları anlaşılır bir üslupla tespit edip aktaran yeni söylem ve eylemler üretebilmek elzem. Aynı ölçüde önemli olan, aşırı sağı besleyen hislerin varlığını kabul etmektir: Göçmen karşıtlığı gibi eğilimlerin yerel halkta karşılık bulabileceğini görüp bu meselelerin tabulaştırılmadan konuşulabilir hale gelmesi bile, aşırı sağın kırılgan gücünü sarsabilir. Zira bu gücün kaynağı, konuşulmaktan kaçınılan konuların yüzeysel ve duygusal argümanlarla kitleleri politize edebilmesidir. Bu hisleri duymak ve anlamak, onları meşrulaştırmak değil; tam tersine, sorunların asıl kaynağını ve egemen sorumlularını gösteren ikna edici bir söylemle aşırı sağın elindeki kozu almaktır. 

Son olarak bu mücadele; yerel kültürlerden beslenip evrensel ve ilerici değerleri savunan yeni bir söylemle, yeni eylem biçimleriyle ve yeni “kamusal karakterler” ve “kahramanlar”la hem sokakta hem sosyal medyada yürütülmelidir. Halihazırda yerel kültürlerde karşılık bulmuş ve evrensel değerlerle temas etmeye yatkın karakter ve kahramanların söz konusu söylemleri yüceltecek biçimde yeniden inşası, bu figürleri zaten tanıyan geniş kitlelere daha rahat ulaşılmasını sağlayacaktır. Tarihsel öneme sahip bu kahramanların yeniden inşasının yanında, güncel mücadelelerde yer bulmuş “kamusal karakterlerin” görünürlüğünü artıracak görsel sahnelerin yaratılması da yarar sağlayacaktır. Erkan Baş’ın, destek verdiği maden işçilerince omuzlara alınıp havaya atılması ya da Özgür Özel’in mutlak butlan eylemleri sırasında TOMA’ya çıkması gibi vurucu sahneler; kamusal hafızada yer ederek kitlelerin, ahlaken doğru buldukları bu kahramanlar etrafında toplanmasını sağlamaktadır. Bunların bilinçli bir programla görünürlüğünün artırılması ve benzerlerinin yaratılması için çaba sarf edilmesi oldukça önemli. Bunlarla beraber, “yurttaşlık” ve “yurtseverlik” gibi kavramların kapsayıcı sol değerlerle yeniden inşası da bu çabanın bir parçası olabilir. Tüm bunlar yapılırken, diğer ülkelerdeki benzer sol ve ilerici hareketlerle kurulacak bağlardan ve sosyal medyanın hızından ve dilinden yararlanan hamlelerden güç alınarak, günden güne güçlenen bu karşı devrime karşı yeni bir direniş hattı inşa edilebilir. 

Amerikan Emperyalizminin Aparatı Olarak Aşırı Sağ ve Önlenebilir Karşı Devrim
0:00 / 0:00